Sayfa Görüntüleme Sayısı

12 Kasım 2018 Pazartesi

BAŞARI VE BAŞARISIZLIK OLGUSUNU NEYE DAYANDIRARAK AÇIKLIYORUZ ?

 
 
 
 
 
  




Ünlü mucit Edison'nun bütün fabrikası yanıp kül olduğunda, ''Bütün hatalarımızı da yaktık, artık sıfırdan başlayabiliriz'' diyebilmiştir. Bir deneyde defalarca başarısız olduğunda, sonuçsuzluğu ''Başarıya götürmeyen yolları elemek'' diye adlandırıp, ''Her denememde başarısız olmaya götüren bir yol daha buluyorum'' demiştir. Edison felsfesine göre, başarısızlığa götüren bütün yollar tükenince geriye sadece başarıya giden yol kalır.
Ünlü gangester Al Capone; ''Çocukken her akşam yatmadan önce ve aklıma geldiği her an Tanrı'ya bana bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı'nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım! Ertesi gün gittim, kendime bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı'ya günahlarımı affetmesi için dua ettim.''
Bu örnekler, başarının genler ve çevrenin ötesinde bir şeyle, ''olayları yorumlama biçimimizle'' bağlantısı olduğunu işaret eder.
Tek bir başarısız olay kadar, başarı ve başarısızlık olgusunu neye dayandırarak açıkladığımız da çok önemlidir. Olaysal atıflar kadar olgusal atıflara da dikkat etmek gerekir. ''Başarı, işini ne kadar iyi yaptığına değil, kimleri tanıdığına bağlıdır'' diyenle, ''Başarı, bir işte herkesten iyi olmaktır'' diyenin başarı davranışları aynı olmayacaktır. ''Başarı, çabayla üretilir'' diyenle, ''Kısmetinde varsa ayağına gelir'' diyen aynı derecede çaba göstermeyecektir. Başarının bağlı olduğu faktörler hakkındaki yorumunuz başarı davranışlarınızı belirleyecektir.Neden bulma biçimi, başarı ve başarısızlığı sahiplenme davranışını da etkiler. Sonuçlar iyi çıkarsa bunu biz başarmışızdır; kötü çıkarsa, başkalarının suçudur! Bilirsiniz: İyi notu öğrenci alır, düşük notu öğretmen verir! Bir kitap çok satmışsa, bu yazarın başarısıdır, az satmışsa yayınevinin başarısızlığıdır! Başarının her zaman birden çok baba adayı vardır, ama başarısızlık hep ortada kalır.



Mümin Sekman
''Her Şey Seninle Başlar''
adlı kitabından.
 

 
 
 
BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:


10 Kasım 2018 Cumartesi

SIYRILMAK

 
 
 
 
 
 
Bilgisayarın neredeyse otomobil büyüklüğünde olduğu yıllardayız. Amerika'da Steve Jobs ve arkadaşı Wozniak, sıradan insanların kullanabileceği ilk kompakt kişisel bilgisayarı (PC) akıl ettiklerinde, üniversiteyi henüz bitirmemiş, yirmili yaşlarda iki gençtir. O dönem çok popüler olan Atari firmasına gidip, her eve girebilecek bir bilgisayar yaptıklarını, bu ürünü yaparken de Atari'nin bazı parçalarını kullandıklarını, eğer seri üretimini yapmak isterlerse projelerini onlara verebileceklerini, hatta kendilerinin de orada maaşlı olarak çalışabileceklerini söylerler. Firma PC'leri kimsenin almayacağını söyleyerek kabul etmez. HP'ye aynı teklifle giderler, onlar da Jobs'un söylediğine göre; ''Fikrinize ve size ihtiyacımız yok, daha üniversiteyi bile bitirmemişsiniz!'' diye rededer.
İki kafadar kendi şirketlerini kurmak ve ilk kişisel bilgisayarları üretmek için bankaya başvurduklarında, ''Bu tür pahalı oyuncakların kimseye satılamayacağı'' gerekçesiyle onlara kredi verilmez. Onlar da evdeki hesap makinesi dahil bir çok şeyi satarak denkleştirdikleri parayla evlerinin garajında kendi şirketlerini kurarlar. Kurdukları Apple şirketi zaman içinde Macintosh, Iphone, Ipdad ve Ipod'u üreterek sektörün en büyüklerinden biri olur. Apple'ın 2011 yılı piyasa değeri 422 milyon dolara ulaşır.
''Çılgınlar, uyumsuzlar, asiler, baş belaları, eski köye yeni adet getirenler. Onlar kural düşkünü değildirler ve statükoyu umursamazlar. Onlardan yararlanabilir, onlara karşı çıkabilir, onları yüceltebilir veya alçaltabilirsiniz. Yapamayacağınız tek şey onları görmezden gelmektir, çünkü onlar üreterek, gerçekleştirerek değişim yaratanlardır. Onlar insanlık koşusunu bir adım öteye götürenlerdir. Farklıdırlar. Bazıları onlara deli diyebilir. Bizim için onlar birer dahidir. Dünyayı değiştirecek insanlar, onu değiştirebileceğini düşünecek kadar çılgın olanlardır.
''BÜYÜK ÖNCÜ İNSANLARIN HEYKELLERİ HAYATTAYKEN ÜZERLERİNE ATILAN TAŞLARDAN YAPILIR !''
Alman filozof Schopenhauer'e göre bir gerçeğin doğumu üç aşamadan geçer:
''Önce alay edilir, sonra şiddetle karşı çıkılır, en sonunda zaten böyle olacağı biliniyordu'' denir ve kabul edilir. Kabul ettiren yapanın kendisidir. Kendisine inanan kişidir.
Eğer bir alanda ölçüyseniz, cesaret kıran çoğunluğa karşın, neyse ki destekleyici bir azınlık da gelip sizi bulur. Oranları değişiklik gösterse de negatifin pozitifi de vardır. Bu insanlar içimizdeki zekayı, yaratıcılığı, sanatı, yeteneği, nezaket ve saygıyla görmeye eğilimlidir. Her toplumda; iyimserler ile kötümserler, çekiştirenler ile geliştirenler, destekleyenler ile engelleyenler yan yana yaşar. Ve bunların etkileri üzerinizde farklı farklı olur. Sizin, negatifleri nasıl def edeceğiniz, pozitifleriyse nasıl bir alçakgönüllülükle karşılayacağınız kendi elinizdedir. ''HANGİ KESİMİN NE KADAR BASKIN OLDUĞU O TOPLUMDAKİ BAŞARI KÜLTÜRÜNÜN KARAKTERİSTİĞİNİ BELİRLER. BAŞARI KÜLTÜRÜ DE TOPLUMDA YAŞAYANLARIN DAVRANIŞLARINI DOĞRUDAN ETKİLER.''
''Sen işini kış tut, yaz çıkarsa bahtına'' der aile büyüklerimiz. ''Ne oldum deme, ne olacağım de'' diye tembihler atasözlerimiz. ''Akarken hemen küpünü doldur'' diye uyarır meslek büyüklerimiz. Hep bir iktirsazlık ürküntüsü, kadercilik, belirsizlik korkusu ve başarısızlık beklentisi egemendir. Gol atmaya değil gol yememeye, on numaralı futbolcu olmaya değil, kaleci olmaya hazırlanırız. Öğrenilmiş çaresizlik.
Yenilikçi olmaya, yeni şeyler keşfetmek için yatırım yapmaya ve de dünyaya kendini kaliteli zeka ile kabul ettirmenin güzel örneklerinden bir tanesi şöyledir:
1797'de ilk demir döküm saban üretildiğinde, New Jersey'deki çiftçiler, ''Demir saban zehirlidir, demir toprağa iyi gelmez, mahsulü bozar, yabani otları çoğaltır'' gerekçesiyle kullanmayı rededer. İlk seri otomobil üretimi yapan ''Henry Ford'' 1903'te bankaya kredi başvurusu yaptığında rededilir. Ekspertiz raporunda şöyle yazar: ''Atlar her zaman kullanılacaktır. Otomobil ise ancak geçici bir moda olabilir.'' Henry Ford pes etseydi bu gün Ford marka arabalara binemeyecektik. Ve milyonlarca kişi Ford fabrikalarında çalışamayacaktı.

Çaresiz hastalıklar haricinde her şeyin bir çaresi vardır. Önemli olan karşınızdaki anlayabilmek istesin, eğitilebilsin ve de size değer vermek istesin.
 
 
10.11.2018
 
Mümin Sekman
''Her Şey Seninle Başlar''
adlı kitabından.
 

 
 
 
BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:


12 Ekim 2018 Cuma

DOĞUM GÜNÜM - Burak Kırmızıtuna 14.10.1975






Çok şükür ki kırk üç senedir güzel bir hayata sahip oldum. İsteklerimin çoğu er geç gerçekleşti. Azı da yarıda kaldı. Sağlıklı bir hayatım oldu bu güne kadar. Kendimi sevdim ve kendime özen gösterdim.

Günümüze uymayan ve beni zorlayan benliğimde toplanmış bir takım hümanist hissiyatlar yüzünden hayal kırıklıkları ve üzgünlükler de yaşadığım oldu ama her zaman tesellisi yaratandan geldi. Toplum içinde ve bireysel iletişimlerimde, farkındalığımın (algı yeteneğimin) üst düzeyde çok açık olması beni olacakları neredeyse önceden bilme düzeyine taşıdı. Bu gelişmiş yetimin zarar görmemi engelliyor olması bile beni mutlu etmedi. Çünkü kim hakkında kafamda ne toplanmışsa bunun sonucunda hiçbir zaman yanılmadım. Doğal olarak da çoğunun olumsuz olmasından dolayı çok şaşırdım ve mutlu olamadım. ’’Demek sen de …’’ demekten yoruldum. Yani karşımdaki her kimseyse; ne düşündüğünü, nasıl birisi olduğunu benden istediği kadar gizlediğini sansın ben o kişilikleri hep çözebildim. Bunu (bu karar aşamasını) algı – farkındalığımın sayesinde toplayıp kafamda biriktirdiğim ve sonucunda da birleştirdiğim verilerle gerçekleştirebiliyordum. Bu bazen ilk karşılaşmada oluyor bazen de belli bir süre alıyordu. Kişilik okuyucu gibi yaşadım hep. Kişi beni aldattığını düşüne dursun ben onu çoktan çözmüş bir şekilde karşısında duruyordum. O ise hala oyununa devam edip beni etkilediğini, inandırdığını düşünmüş oluyordu. Tanımadığım her kişi benim için aynı değerde. Herkes eşittir gözümde. Aynı dikkatle dinlerim herkesi, yardım etme isteğim aynı düzeydedir. Saygım herkese aynıdır. Aynı eşitlikle paylaşırım herkesle her şeyi. Herkese adıyla hitap etmeye özen gösteririm ki bu bence bir insana gösterdiğiniz değer, özen ve itinadır. Zamanla (kişiyi gözlemledikçe ve paylaşımım arttıkça) bu göstermiş olduğum değerlerde oynamalar olur. Asla ilişiğimi devam ettirmem, yavaş yavaş uzaklaşır o kişiyi bensiz bırakırım. O da aynı kalitede yoluna devam eder.

Evet kalite demişken; benim için çizgi ve duruş çok önemli olmuştur. Bu benim ambalajım ve ruhumun kısa bir tanıtımıdır dışarıya. Yani kendimi tanımlatacak birkaç kelimeden oluşan değer ifadeleridir. Kendimle ilgili öyle bir sunum yapmış olmalıyım ki dışarıya; hakkımda insanlar net birkaç kelime söyleyebilsin. Giyimim, konuşmam, değerlerim, görüşlerim çizgimi belirler. Vizyonumdan ve halimden asla vazgeçmem. Kırk üç yıldır böyleydim ve ömrümün sonuna kadar ben böyle biri olarak devam edeceğim. Bunu kimsenin değiştirmeye gücü yetmeyecektir. Başkalaşmam, benzemem ve yaranmam.

Kırk üç senedir, kendim için; sevgisiz, şevkatsiz (merhametsiz) ve saygısız hiçbir şeyin yolunda gitmeyeceğini ve doğru olmayacağını bildim. Ego ve ukalalığında sorunlu kişiliklere ait bir davranış olduğunu. Ve yine yanılmadım. Yanımda şimdi olmayanlar ve benimle iletişime geçmeyip uzaktan izlemek zorunda kalanlar mutlaka bu üç değerin birinden yoksun kalmışlardır. Yada ego ve ukalalıkta sınır tanımamışlardır. Bunun sonucunda da hiçbir mutlu anlarımda yada üzüntülü günlerimde yer alamamışlardır. Alamayacaklardır da. Hatalarım elbette olmuştur. İnsan çok sık hata yapabilir. Ancak bunu ne kadar düzeltme hevesinde, ne kadar yapıcı olma isteğindedir ? Bu çok önemlidir. Ben hep bu heveste oldum. Özür dilemekten utanmadım. Özür dileyecek olan, suratından pişmanlığını okuyabildiğim birine de kapımı asla kapamadım. Her zaman herkese samimi, içten davrandım. En ben olarak. Herhalde insanlar birbirlerine olan inançlarını öyle kaybetmişler ki, bu yaklaşıma öyle yabancı kalmışlar ki, bana inanan her zaman çok az kişi olmuştur. Bana inanan benledir, aksi ise uzaktadır.

Mutluluk benim için bir halının altında yada bir gökdelenin paratoreninin ucunda olabilir. Neye mutlu olacağımı yalnız beni çok iyi tanıyanlar bilir; ''Olmayacak şeylere.'' Bir Star Wars oyuncağı beni çok mutlu edebilir. Işıltılı bir ayakkabı bağcığı, sahnede kullanacağım küçük bir yüz havlusu bile. O hediyelerde saklı manalar ve veren kişinin o hediyelere bulaştırdığı maneviyat bende mutluluğu yaratandır. Olmadık bir saatte bir yürüyüş teklifi beni çok mutlu edebilir. Gecenin bir saatinde elinde tatlıyla gelen birisi de. Sinema perdesine gölgemi yansıtıp komik hareketler yapıp herkesten tepki toplamak da beni mutlu eder. Kumsalda kulağımda kulaklığımla güneşlenerek müzik dinlemek de beni çok çok mutlu eder. Bana ne keyif verecekse ve ben neyi seviyorsam bana vazgeçemeyeceğim bir mutluluk verir. Mutlu olmak için uzun zamandır o size bahsettiğim farkındalığımın tavsiye ettiği bir diyetteyim. Çok direndim bu dieti tutmamaya ancak her seferinde kendi gözlerimle olanları gördükçe başlamak zorunda kaldım: ’’İnsan Dieti’’  Mümkün olduğunca duyulara dayalı öz savunma. İzole bir yaşam. Her geçen gün sokağa çıkma isteksizliğim daha da artmakta.

Koca bir kırk üç sene. Tadına doyamadım. O yüzden hep sizlere bloğumdan ve sosyal medya sayfamdan derim ya ’’Bu gün yapabildiğiniz ve sizi mutlu eden en iyi şeyi yaptınız mı?’’ diye. Zamanı boşa akıtacak kadar kimse zengin olamaz. Şunu söylemeliyim ki geçmişe dönük çeşitli özlemlerim var. Pişmanlıklarım ise çok az. Bir elimin üç parmağını geçmez.

Sevenim azdır , sevmeyi bilmek gerekir zaten. İyilikten anlamayı da. Ama gerçek sevenim çoğu kişiye göre oldukça fazladır. Bir kaç insan sizi çok severse diğer yüz kişiye ihtiyaç duymazsınız. Yüz kişinin aynı duygusal hisleri aynı düzeyde size beslemesi imkansız gibi bir şeydir. Ama emin olun ki çevrenizde uzun yıllardır bulunan o, on - onbeş kişi gerçekten sizi seviyordur.

Konuşmamı, fikirlerimi, gülüşümü, hareketlerimi, horlamamı, tez canlılığımı, özenimi, tertip ve düzenimi, disiplinimi, ciddi yaptığım espri olduğu zor anlaşılan cümlelerimi, yarattığım sessizliği, yalnızlığı, gönlümden kopan birkaç makamı, söz verdiysem mutlaka tutacağımı sevmiş, yani beni sevmiş olanlar, bu gün de yanımdasınız ve biliyorum ki beni sonsuzluğa uğurlayana kadar yanımda olacaksınız. Sizi seviyorum…. Çok...  
Teşekkürler Tanrım.

Âlemde gündüz gönlüme işkencedir;
Bence bayram ufukta gün bitincedir.
Günün geçit vermez karlı dağlarını
Sanki sihirbaz bir el eritincedir.
Bütün gün beklediğim bahar ki gece,
Gökte yıldızların da ümidincedir.
Yollar, yollarda nihayet içime denk,
Sonsuzlaşarak başı boş gidincedir.
Ben ister güleyim, ister ağlayayım,
Sesimi yalnız kendim işitincedir.
Âlemde gündüz gönlüme işkencedir;
Bence bayram ufukta gün bitincedir.
                                                         Cahit Sıtkı Tarancı



 BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:

17 Eylül 2018 Pazartesi

ÖLÜMÜM


14 Eylül 2018 Cuma, Saat: 14.10’da bir tehlike yaşadım. Ucu açık, ölüm riski olabilecek bir tehlike. Ummadığım, beklemediğim bir anda… Cuma günü bir çok şey hissettim. Düşünmeme vaktim bile vardı. Süremin uzun olması daha kötüydü. Bir sürü şeyin aklımdan geçit töreni yapar bir edayla geçmesine neden oluyordu. Bir anda olup bitebilirdi. Bence bir insanın başına böyle şeylerin gelmesi toparlanmak ve değer bilmenin havalandırılıp canlandırılması adına çok önemli. Bir ders niteliğinde oluyor. Kısa bir ara verip hayatını ve yaptıklarını, oturup düşünmeni, tartıp ölçmeni gerektiriyor.

Doğru olan bir şey var ki, sizin de gayet iyi bildiğiniz gibi ve bu aralar çok daha fazla önemseyip sarılmamız gereken; ‘’Hayatın aslında çok kısa olduğu ve vakit harcayacağınız şeylerin gerçekten vaktinizi harcamaya değer olması gerektiği’’ gerçeğidir. Yolun sonuna geldiğimi hissettiğim yada yolun sonu olsa ne olur diye düşündüğüm o anlarda, hemen eksiklerim aklıma geldi. Neydi o eksiklikler; yapamadıklarım, ertelediklerim. Bunların içinde; kendilerine daha çok vakit harcamam gereken insanlardan tutun, sevgimi daha çok hissettirebileciğim insanlara ve gerçekleştirmekten vazgeçtiğim düşüncelerime kadar her şey vardı. Daha çok erken olduğunu düşündüm kendim için. Seksen yaşındaki bir insan için bile ‘’Ölüm’’ erkendir. Çünkü hayat çok güzel ve yaşanılasıdır. Bütün insani değerleri, göstermediğimiz şevkatleri, yardım etmediğimiz insanları, sarılmadığımız sevdiklerimizi, katı bir duruş sergileyen ruhumuz ölümü ensesinde hissettiğinde hatırlarız, gerçek bir insana dönüşürüz. Gerçek bir ‘’İNSAN’’ olmak için geç değil midir ? Bundan sonra çok düzgün biri olacağımıza dair kendi kendimize sözler verir, dualar ederiz. Ama bu sözümüzü her şey düzeldikten çok kısa bir süre sonra unuturuz değil mi ? Bana soracak olursanız ölüme yaklaştığım sürecin bana verdiği büyük dersler oldu, sevdiklerimi ne kadar çok daha fazla sevdiğimi ve onlardan ayrılamayacağımı görmüş oldum. Bir yandan o durum içinde hiç kimsenin ölüm ile sizin aranıza giremeyeceği gerçeğini de görmüş oldum. İkimiz vardık. İzole olmuş ayrı bir alandaydık. Kimsenin eli yetişemezdi bize. Sonra denize karşı oturduğum bankta yanıma oturdu ölüm. Bana baktı, ben hiç ona bakmadım. Denize bakıyordum. İnanın kendime ağlayamadım bile. Sadece gözlerim doldu. Hala bana bakıyordu. O bana baka dursun ben hemen muhakemelerime başladım. Eşimi çok çok özleyecektim, ailemi de. Onlarla yapacak çok şeyim ve onları mutlu edecek şeylerim vardı. Yaşadığım süre içerisinde kendime ne faydam olmuştu ? Çevreme ne faydam olmuştu ? Soyut ve somut olarak geriye beni iyi temsil edecek şeyler bırakabilmiş miydim ? Son bir kez görmek isteyeceğim birileri var mıydı ? Birilerine hayatım boyunca söylemek istediğim ama söyleyemediğim bir şeyleri söylemek ister miydim ?

Peki nasıl ölecektim ? Ağır ağır mı ? Bir hastane odasına düşerek mi ? Bana kimse kötü sonuçları söylemeden dışarıda ağlaşarak ama suratıma farkettirmeden, buruk buruk gülümseyerek mi ? Yanımda oturan ölüme sormak istemedim. Hiç muhatap olmak istemiyordum onunla. Yakınlaşmak istemiyordum. Çevreme bakındım, hayat devam ediyordu. Kimsenin haberi yoktu halimden. Ve kimseyi ilgilendirmiyordum. Ölsem ne olurdu ki ? Gün mü doğmayacaktı ? Hayat mı duracaktı ? Düzen devam ediyordu. Bankımın arkasından geçen insanlar, gülüşüyor, konuşuyor. Arabalar sokaktan gelip geçiyor. Kediler bir birlerini kovalıyor. Bir yaşlı çift birbirleri ayak ağrılarından bahsederek gelip geçiyordu. Yalnızdım. Kulaklarım ve suratım bir taş ocağı fırını gibi yanıyordu. Nerden başlayacağım sonumu nasıl bekleyeceğim, ne yapmam gerekiyor bilemedim. İçim içime sığmıyor, kalkıp sonsuza kadar koşmak istiyordum. Öleceksem ‘’önemin’’ bir ‘’önemi’’ kalmamıştı. Yani benim için ne olursa olsun artık önemli değildi. Gidiyorsam bu dünyadaki hiçbir kuralın ve yaşam şeklinin benim için önemi olamazdı. Çok komik şeyler yapmakta, ‘’Acaba şöyle olur mu ? Böyle olur mu ?’’ dememekte özgürdüm. Esasında saçma sapan hareketlerin ve eylemlerin hiçbir öneminin olmamasını, hakkımda kimin ne düşündüğünün artık hiçbir öneminin kalmamasının rahatlığını yaşamalıydım. Hayatımda pişmanlıklarımın sayısı iki elimin iki parmak sayısını geçmez, şimdi artık hiç olamazdı. Mesela; şimdi çok moda olan, mekanın masaları ile mekan arasından bir yol geçmesini bile önemsemeyerek dışarı masa atıp oturma alanı oluşturan bir cafe’ye gidip sipariş almak, masaya yaklaşıp siparişi aldıktan sonra mekana girip tuvaletini kullanıp çaktırmadan çıkıp giderek ve sonrasında da siparişi bir türlü gelmeyen insanları düşünerek gülerek katılmak isteyebilirdim. Oturduğum banktan ayağı birden kalktım. Ölüm orada oturuyordu ama hala ona bakmıyordum. Hızlı hızlı yürümeye başladım. Biliyordum. Ölüm orada kalır mıydı benim gibi bir müşteri bulmuşken. Ya bastığım yerde, ya ilerde bir yerde bana katılacaktı yine.

Düşünsenize bir daha hiç olmayacağım. Bir daha canım ailemle karşılaşamayacağım. Canım eşimle yanak yanağa, kucak kucağa, göz göze olamayacağım, ona sarılıp yatamayacağım. Ben yok olacağım. Ve sadece dünyada bana eşlik edip hayatıma muhteşem değerler kattıkları için sevdiklerime teşekkür ederek elveda diyeceğim. Aklım almıyor. Unutmayın ölmeniz için çok bilindik şeyler yaşamınıza gerek kalmıyor. Hiç aklınıza gelmeyecek bir şeyin altından da çıkabiliyor ölüm. Ölüm için bir neden lazım sadece. Eğer yapmanız gereken bir şey varsa hemen yapın.

‘’Boş boş oturmak, hep yakınmak, güzellikleri görmezden gelmek, sevmemeye inat etmek, gereksiz – anlamsız yarışlarda kaybolmak, adaletsizlikten haz almak ve bir anın değerini bilememek. Bunları yapmamak ve telafi etmek için o ölüm anında hayatınıza bir saniye bile eklenmesine yalvaracaksınız.’’

Şimdi sizlerle başıma gelecekleri sanki biliyormuşçasına çok kısa bir süre önce okuyup bitirdiğim ‘’Ölmeden Önce Keşfetmeniz Gereken Beş Sır’’ – Dr. John Izzo -  adlı kitapdan alıntılar paylaşacağım.

Mutluluğu iyi yiyecek ve seks gibi zevklerin getirdiği iyi hissetmenin geçici bir durumu olarak düşünebiliriz. Bu mutluluğun kalıcı bir durumu değildir. Fakat mutluluk diye adlandırdığımız şeyi yaratan günlük memnuniyet ve neşedir. Her günün ve hayatlarımızın sonunda  ‘’İyi Bitkinlik’’ dediğimiz şeyi isteriz. Yani yorulduğumuza ve yaptığımıza değmiştir.

Mutlu insanların kendilerine sorduğu soru, hayattaki önemli olan şeye mi yoksa onlara önemli olarak sunulan şeye mi odaklandıkları üzerinedir.

Düşünün ki, bu günden altı ay sonra öleceksiniz. Bu zamandan önce yapmanız gereken beş şey nedir ? Odayı endişeli bir sessizlik kaplar ve çoğu zamanda yersiz bir mizah yerini alır. İnsanlar bu altı ay içinde ne yapmaları gerektiğini yazmaya başladıklarında , çoğunlukla düzeltilmesi gereken ilişkilerden bahsederler. Bazen uzun zamandır ertelenen bir hayal yer alır. İnsanlar bu listeyi tamamladıklarında, onlara şöyle sorarız: ‘’Altı ayınız kalmış ve elinizde de yapmanız gereken bu listeler var. Peki ne kadar zamanınız kaldığına bakmaksızın, sizce bunlar zamanında sizin tarafınızdan gerçekleştirilecek kadar önemli değil miydi ? Neden beklediniz ? Şimdi biz sorunca mı önem teşkil etti.’’

Sevgiyi bir duygudan çok, bir seçim olarak alın. Sevgiyi hissetmekten değil sevgiyi seçmekten bahsediyorum. Bizi dönüştüren sevgiyi seçme gücüdür. Başkalarınınbeni sevmesi üzerinde çok az kontrole sahip olduğumdan, sevgi dolu bir kişi olmamda bütün kontrol benim elimdeydi.

Yarın için yaşanılan bir hayat her zaman gerçekleştirilmekten bir gün uzakta olacaktır. Günü hatta anı yaşayın. Endişe hiçbir zaman yarının acısını sizden almaz fakat her zaman bu günün neşesini çalar.

59 yaşındaki Bob; ‘’Ölmek konusunda pek endişeli değilim. Öldüğümde yüzümde bir gülümseme olacak; hayatım, arkamda bırakacağım şeyler ve hayatımı nasıl yaşadığım konusunda içim rahat. Dünyaya ne yapmaya geldiyseniz onu yapmak en önemli hedeftir ve ben bunu yaptım. İyi yaşamıştım ve öldüğümde buna hazır olacağım’’

Hayatımızın sonunda korktuğumuz şey tamamlanmamışlık duygusudur; yapmak için doğduğumuz şeyi yapmamış olmaktır. Ölüm yaşamın bir parçasıdır ancak ölümü kabul etmek için yaşadığımızı bilmemiz ve yaşamdam tadmin olmamız gerekir.

Onlarca psikoloji kitabı, bilgelik kitabı ve yaşam koçluğu kitapları okudum. Hepsinin sayfalarında aynı görüşü paylaşan satırlara rastladım:

‘’Amacı olan bir yaşam bulmak için, toplumun ve insanların ne düşündüğüne boş vermeniz ve sizin için önemli olanın ne olduğunu bulmak ve peşine düşmek için bir disiplinle kendi içinize yönelmeniz gerekir.’’
 
 

 
 
 


BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/channel/UCJ00MRQcw097mj7VBdalwhw


17 Ağustos 2018 Cuma

TOLTEK - 2








- İnsanları kişisel algılamadan gerçekte oldukları gibi görebilmeyi başardığımızda, asla onların söylediği yada yaptığı şeyden incinmeyiz. Size yalan da söyleseler bundan incinmezsiniz. Çünkü onların korktukları için yalan söylediklerini bilirsiniz. İnsanlar kendilerinin mükemmel olmadığının sizin tarafınızdan keşfedilmesinden korkuyor. Kendinize doğruları söyleyebilmek, sizin boş yere duygusal acı çekmenizi engeller. Kendinize gerçeği itiraf edebilmek size acı verebilir. Gerçeği kabul etmek iyileşmenin başlangıcıdır ve bir süre içinde her şey daha iyiye doğru düzelecektir. Birisi size sevgi ve saygıyla davranmıyorsa, o kişinin sizden uzaklaşması sizin için bir armağandır. Eğer sizden uzaklaşmıyorsa onunla birlikte uzun yıllar acı çekmeniz, acıya katlanmanız kaçınılmaz olur. Böyle bir kişi tarafından terk edilmek bile, size bir süre acı verebilir ama bir süre sonra yüreğiniz iyileşecektir.
- Her şeyle ilgili varsayımda bulunma eğilimimiz vardır. Varsayımlarda bulunmanın problemi, varsayımlarımızın gerçek olduğuna inanmamızdır. Onların gerçek olduğuna yemin edebiliriz. Başkalarının neyi düşündüğüne yada yaptığına dair varsayımlarda bulunuruz. Varsayım teorilerimizi kişisel algılarız. Sonra da o kişileri suçlar ve sözlerimizle duygusal zehir saçarak tepki gösteririz. Varsayımda bulunuruz, yanlış anlarız, kişisel algılarız ve hiç yoktan koskocaman bir drama yaratırız.
- Doğrunun ne olduğunu bilmemekten, karşımızdaki kişiyi açıklığa davet etmemekten korkuyoruz. Gerçeği duymaya cesaret edemediğimizde ya da açıklama istemekten korktuğumuzda varsayımlarda bulunuyoruz. Sonra da varsayımlarımızın doğru olduğuna inanıyoruz. Bu inançlarımızla varsayımlarımızı savunarak, başkalarını yanlış ya da haksız kılmaya çalışıyoruz. Bir şeyi anlamadığımızda, varsayımlarda bulunarak ona anlam vermeye çalışırız. Ama gerçek ortaya çıktığında rüya balonumuz patlar ve gerçeğin hiç de düşündüğümüz gibi olmadığını anlarız.
- İnsan zihninin çalışması ilginçtir. Kendimizi güvende hissedebilmek için her şeye bir anlam vermeye, açıklamaya, her şeyi anlamaya çalışmaya ve anladığımızın doğru olduğu konusunda haklı çıkmaya ihtiyaç duyarız. Anlamadığımız bir konuda her türlü varsayımda bulunuruz. Çünkü soru sorma cesaretine sahip değiliz. Herkesin hayatı bizim gibi algılaması gerektiğini yada algıladığını varsayarız. Başkalarının bizim gibi düşündüğünü, hissettiğini, yargıladığını ve sömürdüğünü varsayarız. İnsanların en büyük varsayımı budur. İşte bu yüzden başkalarının yanında kendimiz olmaktan korkarız. Çünkü herkesin bizi yargılayacağını, dalga geçeceğini, suçlayacağını, kullanacağını ve sömüreceğini varsayarız. Tıpkı kendimizin yaptığı gibi. Bu yüzden başkalarına bizi redetme şansını vermeden, biz kendimiz redederiz. Başkalarının bize yapacağı şeyi, bizim kendimize yapmamız daha güvenlidir. 
- ''Sevgimle bu kişiyi değiştirebilirim''  Ama bu doğru değildir. Sevginiz hiç kimseyi değiştirmez. Eğer birisi değişiyorsa değişmeyi seçtiği içindir, sizin onu değiştirme gücünüzden değil. Sevginin mazur gösterilmeye ihtiyacı yoktur. Sevgi ya vardır, ya yoktur. Gerçek sevgi, diğer insanları değiştirmeye çalışmadan oldukları gibi kabul edebilmektir. Tabii size verdikleri zarar ve kötü hissettirmeleri karşılığında değil. Böyle bir rahatsızlığınız oluşuyorsa karşı taraftan dolayı, o zaman onu veya onları yalnız bırakma yoluna girer ve uzaklaşırsınız. Eğer birilerini değiştirmeye ısrarla çalışıyorsak, bu, onlardan gerçekten hoşlanmadığımız anlamına gelir. Açık bir iletişim ile tüm ilişkileriniz değişecektir. Bu durumda her şey açık ve net olduğu için varsayımda bulunma ihtiyacını da duymayacaksınız.
- Her koşul altında daima en iyisini yapın, ne daha fazla, ne daha az. Ama şunu daima hatırlamanızda yarar var: An, her an değiştiği için asla ''en iyiniz'' olmayacaktır. Her şey canlıdır ve her an değişim halindedir. Bu ayık yada sarhoş olmanıza göre değişecektir. Bu nedenle ''en iyiniz'' bazen yüksek kaliteli olacaktır, bazen o kadar iyi olmayacaktır. Sabah taze ve enerjik olarak yaptığınız ''en iyi'', akşamın yorgunluğunda yaptığınız ''en iyi''den daha iyi olacaktır. ''En iyiniz'' sağlıklı ve hasta olmanıza göre değişecektir. Ayık yada sarhoş olmanıza göre değişecektir. Psikolojinizin bozuk yada düzgün olmasına göre değişecektir. Harika ve mutlu ya da üzgün, kızgın ya da kıskanç olmanıza göre ''en iyiniz'' değişecektir. Günlük yaşamınızda duygularınızın andan ana , saatten saate, günden güne değişiklik göstermesi gibi, ''en iyiniz'' de zaman içinde değişime uğrayacaktır.
- Sen bu dünyaya hazzı ve yaşamı feda etmek için gelmedin. Yaşamak, mutlu olmak ve sevmek için burdasın. Eğer iki saatlik bir meditasyonda yapabileceğinin en iyisini yapabildiğin halde, sekiz saat meditasyon yapmaya kalkarsan yorgun düşersin, amacından saparsın ve yaşamdan haz alamazsın. Yapabildiğinin en iyisini yap. O zaman meditasyonun süresinin değil, yaşamanın, sevmenin ve mutlu olmanın önemli olduğunu anlarsın.
- Aksiyon, hareketlilik, dolu dolu yaşamaktır. Aksiyonsuzluk, yaşamı yadsımanın bir yoludur. Hareketsizlik, yıllar boyu her gün televizyonun karşında oturmaktır. Hareket etmemek için türlü bahaneler üretmektir. Çünkü canlı olmaktan ve kim olduğunuzu ifade etmek için risk almaktan korkarsınız. Kim olduğunuzu ifade etmek aksiyona geçmek demektir. Kafanızda bir çok harika fikir olabilir, ama fikirleri hayata geçiren şey aksiyondur. Bir fikir aksiyona geçmediğinde ifade yoktur, sonuç yoktur, ödül yoktur. Ve o fikiri sonsuza dek bir odaya kilitlersiniz.
- Siz bu dünyaya mutlu olmak için geldiniz. Sevmek için, haz almak için, sevginizi paylaşmak için geldiniz. Bunlar sizin yaşam hakkınız. Bu haklarınızı kullanın ve yaşamdan zevk alın. İçinizden akıp geçen yaşama tepki duymayın. Çünkü sizin varlığınız güzel yaşamanın ve yüksek enerjinin kanıtıdır.
- Sözlerinizde özenli olduğunuzda, hiç bir şeyi kişisel algılamadığınızda, varsayımlarda bulunmadığınızda, daima yapabildiğinizin en iyisini yaptığınızda harika bir yaşamınız olacaktır. Yaşamınızın kontrolü yüzde yüz sizin elinizde, sizin yönetiminizde olacaktır.
- Hayatınızda bir şeyleri düzeltmeye duygusal yaraları açarak başlayabilirsiniz. Zehri boşaltırsınız ve yarayı iyileştirmek için gerçeği bilmeye ihtiyacınız vardır. Bize yanlış davrandığını düşündüğümüz kişileri affederek başlayabilirsiniz. Onlar affedilmeyi hak ettikleri için değil, kendimizi sevdiğimiz için. Kendimizi üzmemek, mutsuz olmamak için. Adaletsizliğin bedelini tekrar tekrar kendimiz ödemek istemediğimiz için. Affetmek iyileşmenin tek yoludur. Affetmeyi seçmek kendimize şefkat duymak demektir. Gerçek, neşter gibidir. Gerçek acı verir çünkü yalan iltihabıyla kaplı bütün yaraları açar ve temizler.

DON MİGUEL RUİZ






BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:



https://www.youtube.com/channel/UCJ00MRQcw097mj7VBdalwhw

16 Ağustos 2018 Perşembe

TOLTEK - 1


·        



   - Başkaları tarafından kabul görmeye ve sevilmeye her birimizin ihtiyacı var ama öncelikle kendimizi kabul etmeyi ve sevmeyi bilmiyoruz. Kendimize duyduğumuz öz sevgi ne kadar çoksa, öz zarar da o kadar az olur. Öz zarar, öz reddedişten kaynaklanır. Öz redediş ise, mükemmellik imajına sahip olup, asla bu ideale, bu mükemmelliğe erişememekten kaynaklanır. Kendimizi redetmenin nedeni mükemmellik imajına sahip olmamamızdır. Bu nedenle, kendimizi olduğumuz gibi kabul etmeyiz; ve bu nedenle de başkalarını olduğu gibi kabul etmeyiz.
    Başkalarını olduğu gibi kabul etmeniz onların yanında kalacağınız anlamına gelmez. Mesafenizi o kişi yada kişilerle geçinip geçinemeyeceğinize yada anlaşıp anlaşamayacağınıza göre siz ayarlarsınız)
   - Her şeyi söz aracılığı ile gerçek kılarsınız. Hangi dili konuşursanız konuşun, niyetiniz söz aracılığıyla şekil bulur. Rüyalarınız, hissettikleriniz ve gerçekten kim olduğunuz söz ile ifade bulur. Söz, sadece bir ses yada yazı sembolü değildir. Söz, bir güçtür; kendinizi ifade etme ve iletişim kurma gücüdür. Bu ilişkiden emin olmayanlar, iletişim kurmaktan çekinirler, kafalarında bir sürü olası yaratırlar. Sözle düşünürsünüz. Düşünmekte kullandığınız sözlerle yaşamınızdaki olayları yaratırsınız. Siz konuşabiliyorsunuz. Dünyada başka hangi canlı konuşabiliyor ? Hangi canlı insan gibi düşünebiliyor ? Söz, insan olarak sahip olduğunuz en güçlü araçtır. Ama iki yanı keskin bir kılıç gibi, sözünüz en güzel rüyayı da yaratabilir, etrafınızdaki her şeyi de yok edebilir. Kılıcın bir yanı sözün kötüye kullanımıdır. Bu kullanım cehennemi yaratır. Diğer yanı ise sözün mükemmel kullanımıdır. Bu da güzellik, sevgi ve dünyadaki cenneti yaratır. Nasıl kullanıldığına bağlı olarak söz sizi özgürleştirebilir yada sizi bildiğiniz tutsaklığınızın çok ötesinde esareti altına alabilir.
   - Size aptal olduğunuzu söylediğimde, görünüşte bu sözü size karşı kullanmış olduğum izlenimi verir. Oysa gerçekte bu sözü kendime karşı kullanmış olurum. Çünkü size aptal dediğimde, bana kızarsınız. Sizin bana kızmanız ve bunun sonucunda da bir şekilde aksiyon almanız benim için iyi değildir. Bu nedenle, ben kızgınlık duyup, kullandığım sözle size duygusal zehir akıttığımda, bu sözü kendime karşı kullanmış olurum. Ya dolaylı yoldan cümlelerinizde mesaj bulundurarak karşı tarafa kendinizi uygun bir şekilde ifade etmelisinizdir. Yada bir şey söylemeden iletişiminizi kesme yoluna da gidebilirsiniz.
   - Karşımızdaki kişiye yalan söylüyoruz daha da önemlisi kendimizle olan iletişimimizde de yalan söylüyoruz. Kendimizi kandırmaya çalışıyoruz.
   - Mutsuzluk arkadaş arar. Mutsuzluk saçan sözlülerden uzak durmak sizin bakış açılarınızı ve düşüncelerinizi maximumda size ait kalmasını sağlar.
   - Şimdi düşünün haklı çıkmak adına, başkalarının sizin bakış açınızı desteklemesini sağlamak adına kaç kez sevdiklerinizle ilgili dedikodu yaptığınızı bir düşünün. Kaç kez kendi düşüncenizin doğru olduğunu kanıtlamak uğruna sevdiğiniz biri hakkında zehir saçarak başka insanların dikkatlerine çarptınız. Yada sırf irtiba görebilmek ve karşınızdakini karalamak adına başkasıyla girdiğiniz sohbetlerde kaç kere yalan söylediniz. Sizin fikirleriniz sizin bakış açınızdan başka bir şey değil. İlle de doğru olması gerekmiyor. Gerçekler ve doğrular tartışmaya ve yoruma gerek kalmadan çoğunluk tarafından kabul görenlerdir. Fikirleriniz inançlarınızdan, egonuzdan ve bireysel rüyanızdan kaynaklanıyor. Zehri yaratıyoruz ve başkalarına yayıyoruz çünkü kendi bakış açımızın doğru olduğunu hissetmek istiyoruz. Tasdik görmediği taktirde psikolojik olarak çok zorlanan, yaşamını ve başka yaşamları kabusa çeviren insanlar da mevcut.
   - Sözlerinize gösterdiğiniz dikkat ve seçimlilik size bir şey daha kazandıracaktır: Bağışıklık. Başkalarının negatif telkinlerine karşı bağışıklık kazanacak ve size söylenen olumsuz sözlerden etkilenmez hale geleceksiniz. Olumsuz fikirleri kabul etmek ancak olumsuz fikirlerin verimli olduğu bir zihinde gerçekleşebilir. Kendinizi ne kadar sevdiğiniz ve kendinizle ilgili ne hissettiğiniz, sözünüzün kalitesi, onurluluğu ve size çizdiği duruş ile doğru orantılıdır.
   - Etrafınızda olan biteni kişisel algılamayın. Sizi caddede gördüğümde, sizi tanımadığım halde ‘’Hey, sen tam bir aptalsın’’ dersem bu sizinle değil benimle ilgilidir. Eğer bunu kişisel algılarsanız, aptal olduğunuza bile inanabilirsiniz. Belki de şöyle düşünürsünüz: ‘’O aptal olduğumu nasıl biliyor? İçimi mi görüyor, yoksa herkes ne kadar aptal olduğumu görebiliyor mu? Kişisel algılamak, ancak söylenen şeye yada yapılan şeye katılmak (dahil olmak) ile mümkündür. Söylenen şeyle anlaşma yaptığınız anda (yani onu kabul ettiğiniz anda) zehir zihninize yayılır. Sizin bu tuzağa düşmenizin nedeni ‘’Bireysel Önemlilik’’ denilen şeydir.
   - Sizin benimle ilgili düşündüklerinizin, benim için bir önemi yoktur. Sizin düşüncelerinizi ben kişisel algılamam. İnsanlar, bana ‘’Miguel sen iyi bir insansın’’ dediklerinde de kişisel algılamam, ‘’Miguel sen kötü bir insansın’’ dediklerinde de kişisel algılamam. Siz mutluyken veya sizin menfaatlerinize uygun davranışlar sergilemişken bana ‘’Miguel, sen bir meleksin’’ diyeceğinizi bilirim. Ama bana kızgın veya size göre sizin tarafınızdan olmadığımda da ‘’Oh Miguel, sen şeytanın tekisin! Çok kötüsün. Bu tür şeyleri nasıl söyleyebilirsin?’’ dersiniz. Her iki halde de söyledikleriniz beni etkilemez. Çünkü ben ne olduğumu biliyorum. Ne kadar iyi olabileceğimi, ne kadar kötü olabileceğimi biliyorum. Kendimin farkındayım ve kendimi tanıyorum. Kabul görmek, onaylanmak gibi bir ihtiyacım yok. Birisinin bana kim ve ne olduğumu söylemesine ihtiyaç duymuyorum. Hayır, hiçbir şeyi kişisel algılamıyorum. Sizin bakış açınız, sizin dünyanızı yansıtır. Siz kendinizle uğraşırsınız, benimle değil. İnanç sisteminiz doğrultusunda oluşturduğunuz fikirleriniz, daima kendinizle ilgilidir, benimle değil. Bana ‘’Miguel, söylediklerin beni incitiyor’’ da diyebilirsiniz. Ama sizi inciten benim söylediklerim değildir. Söylediklerim sizin yaralarınıza dokunduğu için canınız yanar ve incinirsiniz. Sizi inciten sizsiniz.


DON MİGUEL RUİZ





BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:



https://www.youtube.com/channel/UCJ00MRQcw097mj7VBdalwhw

8 Ağustos 2018 Çarşamba

MÜZİK İÇİN





İnsanlar ‘’müziği‘’asırlardır birbirine yakın manalardaki cümleler ile tanımlamışlardır. Şunu çok iyi biliyorum ki müziğin üretim maddesi duygudur. Yani bir yemek yapmak için birkaç malzeme gerekiyorsa müziğin yapımı içinde gerekli tek malzeme ‘’duygu’’dur. Diğer tüm kirli düşüncelerden arınmıştır müzik.
Yurt dışı diye tabir edilen yerlerde ‘’müzik’’ bir meslektir. Müzik bir sektördür ve müzik yaparak insanlar ciddi paralar kazanmaktadırlar. Yani geçinebilmektedirler. İkinci bir meslekleri yoktur, ek iş yapmazlar. Müzik profesyonelce yapılır zaten öyle de yapılmalıdır.
Bazı ülkelerde (genelde ekonomik sıkıntısı olanlarda) müzik, seyyar satıcı tezgahlarında sergilenecek bir şeymiş gibi, ehemmiyet verilmeden, en sıradan mesleklerden bir farkı bırakılmayarak yapılır. Her olumsuzluğun çok az ölçü de olsa olumlu olanı da vardır elbet. Ancak genelde maddi kazanç hep ilk sıradadır. Kişi üreteceği, katkıda bulunacağı, projeyi sormaz mesela ilk soracağı şey ‘’Ne kadar kazanacağı’’ olur. Elbette her şeyin maddi karşılığı vardır. Ve bunu istemek doğaldır. Ama bunun müzikten (sanattan) daha önemli olmuş olması düşündürücüdür. Müzik bir görev haline gelemez, aşksız – şevksiz, zorla yapılamaz. Yapılmaya kalkılırsa da ticari yönünden başka bir amacın olunmadığı apaçık belli olur. Müzikle alakası olmayan yada müziğe ihanet etmiş kişiler tarafından müzik tam bir sömürme aracı olarak kullanılır. Müziğin ruhu, duygusu falan onları ilgilendirmez, kişinin cebinden alabileceği parayla ilgilidir. Geçmişte, örneğin; bir müzik albümü bir müzik firması tarafından bir kişiye yapılırdı. Her şeyini, klibinden, albüm tanıtımına kadar yapımcı firma üstlenirdi. Şimdi günümüzde artık çok popüler müzik yapım şirketleri bile albüm yapmak isteyen kişiye, kişinin ne yapabileceğini soruyor. Kişi yapabildikten sonra sana neden gelsin ki ? Esas sen firmana güveniyorsan sen o kişiye ne yapacaksın ? O şirketler markasını (etiketini) veriyor sadece o kadar. Üretilen eseri bastırıyor cd'ye dağıtıyor yada web'te yayınlıyor, sonra çekiliyor. Çok paralar akıtırsa kişi ancak o zaman eserin tanıtımını da yapıyor, klibini de çekiyor, imza günü de düzenliyor, konser de düzenliyor, basın ile de destekliyor... falan. Ama dikkat edin ‘’çok paralar karşılığı’’ !!! 
O kadar para harcasa bile projesinde verilen sözlerin tutulmamasıyla karşılaşan olmuyor mu ? Oluyor. 
Bir müzik sevdalısı üretmek için çabalamaya görsün, müzik üretmeyi kötüye kullanmak isteyen biri hemen faydalanma peşine düşer, tabii insanların manevi duygularına dokunarak. Onları anlıyormuş gibi yaparak, kendisinin de bir müzik aşığı olduğunu zannettirerek. İnsan duygusunu kullanarak, onun hassas noktalarına dokunarak çok kolay istediğini elde eder. Özellikle sanat yapan ince ruhlu insanlar iyi niyetli olur, çabuk güvenir, inanırlar. Bu hassasiyet amaca ulaşmak için kullanılan en güvenli yoldur.
Yapma arkadaşım. Müziği kullanma. İki iş yapma. Müzikten geçinemiyorsan müzikle uğraşma, o zaman geçinebileceğin bir iş yap. Müziği de arkadaşlar arasında, özel günlerinde yaparsın. Kimsenin güzel duygularla yapılması gereken ve ancak o zaman amacına ulaşabilecek bir işi kirletmeye hakkı yok. Ama insanoğlu değiştirebilir misin ? Değiştiremezsin. Her şeyi düzeltebilirsiniz, ekonomiden, evinizin bahçesine kadar her şeyi, ancak bir insanı değiştiremezsiniz. Hele ki temel nitelikleri kötü olan bir insanın değişmeme ihtimali yüzde yüzdür. Yapacağın müzik adına her ne ise kaliteli yap, düzgün yap, insanları üzmeden yap, hakkını vererek yap. Yoksa yapma kardeşim. Ticaret yapmak istiyorsan git, cep telefonu al sat, ihracat fazlası giyim al sat, tekstil işine gir, müziğin ticareti olmaz. Hem bu tür işler yapıp, hem müzik de yapma. Etik de olmaz.
Mesela, müziğin ‘’M’’sinden anlamaz mekanın müzik direktörlüğünü yapar. Yahu çocukluğunda dinlediğin ninniden başka sözlerini tam bildiğin bir şarkı yok kalkmışsın bir de müzik direktörüyüm diye ortaya çıkıyorsun. Millet boşuna mı yıllarını harcıyor müzikle uğraşarak. Müziğe gerçekten bir insana değer verir gibi duygularıyla bağlı kişiler yapsın. İcra edecek olan için de bu böyle, müzik için görev yapan diğer kişiler için de bu böyle. Bırakın insanlara, türlü türlü şakalar yapmayı. 😁 Stüdyonuzu, müzik firmanızı özellikle de kalbinizi bir ticaret haneye dönüştürmeyin. Altından kalkamacağınız şeylerin altına bile bile girmeyin. Sonunda her şey apaçık belli oluyor. O anlar geldiğinde ne hissedeceğinizi düşünün. Ancak benim duygularım yok, vicdanım rahat, amacımsa net belli diyorsanız zaten ne dense boş.
Bir de müziğin her yerde olması var. Müziğin her yerde olması çok güzel ama her yerde ama her yerde olması kafa karıştırıcı. Vapurda müzik. Metroda müzik. Adım başı nargile cafelerde müzik. Bir gün büfeden döner alırken ödeme yaptığın kasiyerin de oturduğu tabureden size doğru gitar çalıp şarkı söyleyerek dönmesi artık an meselesi. İşte müziğin işportaya düşmüş haline bir örnek. Herkes çalıp söylüyor ama herkes.
E müzik bu kadar revaçta olan meslekler arasında görülüyorken, kolay yoldan şöhret yolu, para kazanma yolu olarak görülüyorken, bunu yapmak isteyen milyonlarca insanı da büyük bir kazanç kapısı olarak gören simsarlar çıkıyor ortaya malesef.
Bir kere kimse müzik ile kolay para kazanmıyor ve kolay şöhret olmuyor. Her şeyin manevi bedeli oluyor. Ve müzik yapmak da o ağır bedellerin ödendiği bir alan.
Bu işe soyunacak olanların unutmayacağı tek şey; kendilerini uzun ve maceralı bir yolun beklediği olmalıdır. Ve muhtemelen bu savaşı kazanan çok az talihli kişi olacaktır.
 Müziğin gerçek sahiplerine selam ve sevgilerimle.












BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/channel/UCJ00MRQcw097mj7VBdalwhw