Sayfa Görüntüleme Sayısı

13 Mart 2019 Çarşamba

MEKANLARIN BİR ŞARKICIYA SAHNE VERMEDEN ÖNCE YAPTIKLARI MUHABBETLER:




-         ‘’Sahne performanslarınızı mail adresimize gönderin, biz oradan seçip sahne veriyoruz’’

Her gün gelen yüzlerce mailden hangisini, ne kadar sağlıklı inceliyorsunuz, bir de bu maillere kim bakıyor? (Ki zamanında konuşulup mail atıldıktan sonra olumlu yada olumsuz geri dönülmemesi üzerine tekrar tel. ile geri döndüğümüzde: ‘’Pardon atlamışız’’ sözleriyle çok karşılaştık.) Menejerim yüz yüze sunum yapacağım diyor, randevu talep ediyor, karşıdan hala mail atın deniliyor? Hem saygısızlık, hem amatörlük bu.

-         ‘’Sahnenize getireceğiniz kitleniz var mı?’’

Sizin mekana gelen müşteriniz var mı? Ya nasıl bir mantıktır bu?: Müşterini ben getireceğim, senden para almadan şarkı söyleyeceğim, eğlendireceğim ve üstelik sana kendimi beğendireceğim, sende sadece dükkanını dolduklarıma yiyecek, içecek satarak para kazanacaksın öyle mi? Bana da senin kazancını etkilemeyecek şekilde ayrı bir kapı giriş ücreti belirleyeceksin, onu bana vereceksin oh ne ala. Yahu bana ne senin mekanının gelirinden, giderinden, menüsünden, fiyat listesinden… Bana (soliste) istediği parayı verip çıkarmak istersen, gelir programımı yapar, giderim. O parayı vermek istemezsen de çıkmam. Nerede görülmüş para almadan iş yapmak. Bu kadar açık.Senin para kazanıp kazanmayacağından ben mesul değilim ki. O senin ticari kaygın, dükkanının popüleritesinin net olmamasından kaynaklı.  Zaten iş yapan, oturmuş müşterisi olan, müşteri silkilasyonu olan bir yer bu beklentiye girmez. Bunu teklif eden mekanların hiç biri doğru düzgün iş yapamayan mekanlardır. Her şeyi soliste yükler, solisten bekler, yorulmadan, kısa ve kolay yoldan para kazanmak ister bu teklifli mekanlar. O gün mekanında, ne kadar su harcamışsın, ne kadar elektrik yakmışsın, tonmaister’a ne kadar para vereceksin, kaç personel çalıştıracaksın… bana ne !!! Ben mi düşüneceğim bunu ya. Ne kadar komik. Ben kendi işimden sorumluyum. Dükkanın sahibi yada işletmecisi ben miyim? Beni ne ilgilendirir bütün bunlar? İş yapamıyorsan endişilerin varsa kapa git o zaman. Yada biraz daha kesenin ağzını aç, ünlü bir ismi çıkar sahnene, o zaman mekan dolacak mı, dolmayacak mı endişesi yaşamazsın. Bir kere etik değil, normal değil (akla mantığa sığmıyor) Bana müşteri getir (müşterinle gel) sahneye çık. Yok ya ! Tercih işletmenin, no name isimlerle çalışıyorsan veya çalışmak istiyorsan, o zaman garanti kişi sayısı bekleyemezsin. Çıkarmak istediğin no name’i beğendiysen, güvendiysen, istediği parayı da verirsen; sahne verirsin, çıkarırsın. Bu kadar kolay. Tekrar söylüyorum: ‘’Bedava, kim ne iş yapar?’’ Kaldı ki günümüzde popüler isimlerin sahnelerinin bile tadminkar geçmediği çok oluyor. Mekanın endişesini neden sahneye çıkacak kişi çeksin, stres olsun. O kişi sanatçı. Sanatını icra etmekten sorumlu. O na ne işletmenin muhasebe defterinden.

-         ‘’Biz mekanımızda no name (tanınmamış isimler) çıkarmıyoruz’’

      Her şeyden önce tanınmamış yada az tanınan şarkıcı ve gruplar elbette şans verile verile, sahneye çıka çıka seslerini ve şarkılarını duyurabileceklerdir. Bunun önünün mekanlar tarafından kesilmesi yada haksızlıklarla sahne seçimlerinde hatalar yapılması nedendir? Bizim sahne görüşmelerimizde bir çok defa duyduğumuz cümledir bu: ‘’Biz mekanımızda no name (tanınmamış isimler) çıkarmıyoruz’’cümlesi. Sonra aylık program listelerine bakarız bunu diyen mekanların. Ve görürüz ki: Sima, Candan, Abdulkadir, Selma, Belma, Hasan, Hüseyin, Grup Karnıbahar, Grup Terminatör falan… E kardeş hani sen isimsiz şarkıcılarla çalışmıyordun. Bir de bunu söylediğinde şey deniliyor: ‘’O kişinin kaç takipçisi var biliyor musunuz’’ yahu o fake (sahte) takipçi sayılarını biliyoruz. Kişinin yirmi bin takipçisi var gözüküyor, paylaşımını on kişi beğeniyor. Bırakın bu masalları. Biz o çıkarmıyoruz dediğiniz ama çıkardığınız no namelerin çoğunun mekana kaç kişi getirdiğini de görmüştük. O zaman çok merak ediyorum ne hissettiğinizi. O yüzden her işte olduğu gibi, dayı-yeğen, ahpab-çavuş işi müziğe de çok güzel karıştırılmış. Adalet yine mumla aranır olmuş. Ama biz beğendik çıkardık derseniz ona bir şey diyemem tabii. O zaman şunu sorarım: ‘’Bize neden yer vermediniz sahnenizde?’’ ‘’Sizi beğenmedik’’ derseniz o zaman yine bir şey diyemem. Ancak bunun gerçek, samimi, adaletli ve doğru olmadığı konusunda endişeler taşırım. Çünkü iyi tartarım.

-         Müzik yapmayı bir iş olarak görün artık. Lay lay lom değil o işler. Siz dükkanınız için on kuruşu nasıl düşünüyorsanız. Solistte ona eşlik edenler ve kendisi için on kuruşu düşünüyor. Solist de şarkı söyleyerek ev geçindiriyor, siz dükkan işleterek. Orkestrada bulunan müzisyen arkadaşlar da hayatlarını sahneden kazanıyor. Sizin iş yapmayan mekanınızda çalarak orkestraya kişi başı kırk - elli lira paylaştırmak bir şarkıcı için ne kadar zor biliyor musunuz ? Bazı sahnelerde ben kazanç düşükse cebimden koyup orkestrama vermişliğim vardır. Ama bunu kaç defa, nereye kadar yaparım. Bir de neden yapayım ki? Çünkü doğru değil. Doğru olan mekanın bu parayı bize kazandırması, vermesi. Solist neden kapı parası gibi kurnaz bir sistemde her sahnede tedirgin olsun; bırakın kendisini, orkestranın parası çıkar mı, çıkmaz mı diye düşünsün. Sahneye çıkıldığı an para kazanıldığı an olması gerekmez mi? Ne kapısı? Ne kaç kişisi? Bu yüzden bir çok enstrümanist arkadaşlar sahne öncesi bütçe ne kadar diye sorarlar. Yani o akşamki sahneden alacakları net paranın miktarını öğrenmek isterler. Keşke söyleyebilsek. Solist tarafından ‘’Belli değil, gelen kişi başına göre ….. lira alacağız’’ demek kadar saçma bir şey var mı? Adam ne kadar para alacağını bilmeden neden sanatını  icra etsin. Siz ne kadar para kazanacağınızı bilmeden bir yerde çalışır mısınız?
 



 

 








BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/channel/UCJ00MRQcw097mj7VBdalwhw







 

 
 



 

6 Şubat 2019 Çarşamba

OL

 
 
 
 


Mütevazilik hakkında, Gandi yönetici  (Hindistan’ın İngiltere’den kan dökülmeksizin bağımsızlığını elde etmesini sağlayan, kesin şiddet-karşıtı (ahimsa), baskıya kitlesel sivil itaatsizlik (Satyagraha) felsefenin kuramcısı ve uygulayıcısıdır.Halkının fakirliğini ve hayat şartlarını paylaşmak için ve felsefi inançları gereği son derece basit ve sade bir yaşam sürmüş, sembolik olarak çıkrıkla ördüğü örtülerle yetinmiş, sadece meyveyle beslenmiştir.)  tipinden örnek vererek konuya gireyim:
Bu durum ve yapı, kibirlilik hali (ego), dünyanın batı ve doğusunda belirgin farklılıklar gösterir. Özellikle Amerika da ve Avrupa da liderler ve yöneticiler alçakgönüllü, empatik, esprili ve samimi bir görüntü çizerler. Mütevazilik ve tevazu ön plandadır. Lider ya da yönetici kendini çalışanıyla aynı seviyede görür. Yönetim becerilerini güç ve şatafat kullanarak elde etmez. Yeni nesil şirketlerde neredeyse tamamında bu tarz yöneticiler vardır. Bu durum ‘Gandi Yönetici’ diye tanımlanabilir. Mütevazi, egodan arınmış, doğallığı ön planda ve en alttaki çalışanla bile temas halinde. Konuşurken insanlara dokunan, kibir den uzak, gözünün içine bakan yönetici.
Sonra halkın içinde, onlardan biri gibi… Avrupa da çoğu lider ya da yöneticiyi halkın arasında, toplu taşıma araçlarında, bisiklet sürerken, sıradan araçlarla gezerken, alışveriş yaparken görmek mümkündür mesela. Sahi, şirketinizde çalışan çaycının ya da güvenlik görevlisinin kaç çocuğu olduğunu, nerde oturduğunu, ekonomik ve sosyolojik durumunu kaç tane iş veren biliyor ?
Neden Gandi yönetici tipi diye bir adlandırma var ? Çünkü; kendi giysisini kendi yıkayan, bir lokma ile günü geçirmiş, karşısındakine saygı göstermiş, sadelik ve mütevaziliğin simgesi gösterilen biri olduğu için. Ama onun bu sadelik ve mütevaziliğini batı daha çok örnek almış görünüyor. Akıllıca. ''Hiçe saymadan, küçük görmeden, iyi olan bir şeyi kabul edip örnek almak'' doğru bir yol. Amerika ve Avrupa’nın toplumsal yapıları ve iş dünyası bunu yaşıyor. Evet mütevaziliğin ve saygının başarı getireceğini ve insan olabilmenin gereklerinden olduğunu ve de bu şekilde insanların birbirleri arasında çok sıkı bağlar kurabileceklerini çözmeyi başarmış o toplumlar. Ve bu birliktelik ve zihniyetle ilerlemişler. Kendi aralarında didişmeyi bırakmışlar. Bunun hiç bir şey kazandırmayacağını, aksine çok şey götürüp sıkıntı yaratacağını anlamışlar. Bu farkındalık da onların duruşunu yaratmış, kalitesini belirlemiş, dünyanın ilgisini çekmiş, takdir edilmiş.
Böyle bir niteliği ve duruşu elbette ben de tebrik ederim. Bir çok dünya vatandaşıyla iletişimim oldu, kulağınıza gelenler doğru, efsane değil. O insanlar, el ele sıkışıp merhabalaştıktan sonra tamamiyle bir etki alanı yaratıyorlar, size odaklanıyorlar. Bunu size değer verdikleri ve insani bir hareket olarak gördükleri için yapıyorlar. Konuşurken gözlerinizin içine bakıyor, verdikleri sözleri tutmaya çalışıyorlar. Boşverme, geçiştirme yada baştan önyargılı yaklaşma gibi bir halleri yok hayatlarında. Saygılılar, esprililer, her birinin hayatın anlamına dair bir sloganı var, yaşama sevinciyle dolular, karamsar değiller, örnek almayı takdir etmeyi, el sıkmayı biliyorlar. ''Benden daha iyiydi'' bile demekten çekinmiyorlar. Bunun en güzel örneği ''Oscar Gecesi Ödül Töreni''dir. O ödül töreninde, ödül alanlar herkese tek tek teşekkür eder, birbirlerine ödülleri ithaf eder, çalışma arkadaşlarına ''Sen olmasaydın, bu ödülü alamazdım'' şeklinde jestlerde bulunurlar. Hatta ödül alan kişi ''Bence bu ödül ..... (bunun) hakkıydı bile diyerek samimi açıklamalarda bulunabilir. Tebrik ettiğim bu insanlar, beğeni ve takdirlerini en içten halleriyle size hissettirmeyi başarıyorlar. Beğenmedikleri şeyleri ve ayrı görüşte olmadıklarını da asla sizi kırmadan açıklamayı başarıyorlar. Konumları ne olursa olsun. Instagram hesabımda da dünya insanlarının takdir yaklaşımlarını görüyorum. Örneğin kadın dünya çapında bir top model, yetmiş bin - seksen bin takipçisi var ama benim paylaşımımı beğenmekten her hangi bir rahatsızlık duymuyor. Yüz bin takipçisi olan siyahi bir müzik yapımcısı resimlerimin altına iltifatlar yazabiliyor ve beni takip edebiliyor. Ego gibi bir şeyi hissetmiyorlar. Adaletli yaklaşıyor ve hakkı neyse veriyorlar. İyi - Kötü, Güzel - Çirkin ayrımı yapan tarafları gelişmiş. Kısa zamanda bu tür beğenileri ve yorumları, yüksek sayıda takipçileri olan, dj'lerden, müzik yapanlardan, yapımcılardan, dansçılardan, kısacası dünya vatandaşlarından sıkça gördüm. Peki bunu yapanlarla, yapmayanlar arasındaki fark ne ?
Buna siz cevap verin istiyorum: ....................................................................................................................................................




Sanırım dünya vatandaşlarının çoğu bu dizelerden haberdar olmuş ve kendisine bir ders çıkarmış:


 
“Sevgide güneş gibi ol,
Dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol,
Hataları örtmede gece gibi ol,
Tevazuda toprak gibi ol,
Öfkede ölü gibi ol,  her ne olursan ol,
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”
 
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
 
30 Eylül 1207 & 17 Aralık 1273



28 Şubat 2015’de bu dünyadan göçen halk edebiyatının büyük üstadı Yaşar Kemal ‘Deniz Küstü’ romanında balıkçı Topal Hasan ‘a şunları söyletir:
‘’Bu gece seni hangi deyyus yiyecek güzelim? ' der içini çeker, balığı ölçer sonra da ya denize ya da livarına atardı. Balığı denize atacaksa yüzü sevinçten bir çiçek gibi açar, şahadet parmağının ucuyla balığa dokunur, sonra onu denize bırakırdı. Topal Hasan’ın elinde olsa, şu lanet geçim ekmek parası olmasa tuttuğu yerden tüm balıkları denize bırakırdı. Şu bütün Marmara’nın balıklarını tutar tutar gerisin geri denize salardı.’’
Merhameti yüzünden, balıklara kıyamayıp aç kalmayı göze alan ‘Bu güzel insanlara ‘ ne oldu? Yoksa ‘O iyi insanlar’, o güzel atlara bindiler çekip gitmişler miydi ?

















BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:




16 Ocak 2019 Çarşamba

NEDENSE KENDİSİNİ ÜZECEK ŞEYLER YAPMAYI SEVER İNSANOĞLU, AYNI YAĞLI YİYECEKLERİN SEVİLMESİ GİBİ







Ya bu kıskançlık halleri ne olacak ? Bir de trip durumları... Haklı nedenlerim var deyip abuk sabuk şeyleri öne sürerek trip yapma, hep kendinin haklı olduğunu düşünme halleri ? Söyleneni dinlememe, ''Ama ....'' diyerek, her dakika laf kesip, hep baskın olma atakları, nereye kadar ? Mutsuz eder insanı bu tür bir yaşayış. Hep durup dururken, kendi kendine, karşındakinin haberi olmadan kendini onunla yarışa sokmak yorar insanı. İki haset insanın yan yana gelerek, baş başa verip birbirlerini ağırlamaları da en tehlikeli birlikteliklerdendir. Kıskanarak kimse kimsenin mutluluğunu, başarısını engelleyemez. Tam tersine öyle aşikar belli oluyor ki bu durumlar, kıskanan, hasetlenen, egolanan kişi kendi kendisni ifşa ediyor esasında ister istemez. Ve de etrafı boşalıyor, kimsesi kalmıyor, yada çevresi aynı kendi tarzında, aynı hisleri karakterinde barındıran kişilerce dolu oluyor. Bir muhabbette oluyorlar ki sormayın.
Bir de; bu kişiliklerin karakterlerinde, kendilerince rahatsız oldukları şeyleri karşısındakinin yüzüne söyleyememe cesaretsizlikleri vardır ki hep içten içten, arkadan arkadan hasetlenme, çekememe ruhi haliyeti... Her ne kadar sizi çekemeseler de bu kişiler, zorlanarak durumu idare edip, bağlantıyı koparmadan, sizin hayatınızın devamını merak etme isteğinin karşı koyulmaz cezbine esir düşerler ve rahatsızlıklarını kimsenin yüzüne söylemeden hep etrafda yer alırlar, uzaktan da olsa. Diğer bir nedeni de esasında hislerinin (kıskançlık, hasetlik, çekememezlik,ego) yanlış olduğunu çok iyi bilmeleridir. Karşısındakine bunlarla gitme utancını hissederek o kişi yada kişilere kendince duydukları rahatsızlıkları asla söyleyemezler.
Çok haklı olduğunu düşünüyorsan canım, kendine güveniyorsan, ne hissediyor ve düşünüyorsan, söylersin o insana, hem sen rahatlarsın, hem de karşındakini mutlu edersin. Kimse üzülmez merak etme. Paylaşılır ne varsa, uzlaşılırsa uzlaşılır, olmadı herkes farklı yönlerde hayatını sürdürmeye devam eder.
Zaten şu da var; sen ben olamazsın, olmanı da istemem. Herkes, herkesin sahip olduğuna da sahip olamaz; o zaman hayatta "hazım etmeyi" becermeye çalışmak gerekir. Yapamıyorsan da kendini üzmeyecek, çok uzaklara gideceksin. Kıskanarak, hasetlenerek bir kişinin önü kesilebiliniyor mu ? Yo hayır. Zaten kişinin kısmetinde varsa, iyi bir insansa yada azimliyse er yada geç güzel şeyler hayatında oluyor ve başarıyor. Bu kıskananlara ne oluyor peki ? Her gün kendileriyle didişiyorlar, yazık. Bunun yerine örnek almayı yada ders çıkarmayı deneseler hayatları değişecek haberleri yok.
Çoğunlukla şunu görüyorum; ''Sen kimsin'' e getirilen haller uçuşuyor etrafta. Herkes paha biçilemez bir değerde olduğunu kendi kendine kabul ederek tavırlarında hadsizleşebiliyor. Başka bir kafada yaşayarak, o kafada davranabiliyorlar etraflarındakilere. Yahu peki ''Sen kimsin'' Bunu sorabildiğine yada davranışlarınla bunu hissetirme cesaretinde bulunabildiğine göre çok üstün bir varlık olduğun kanaatini getiriyorum ben. Ya o kadar ukalaşmaya gerek yok; çünkü alt tarafı bir insansın. Sınanan, yanlışlarının çok çok olduğu, doğaya, hayvanlara, kendi ırkına, her türlü mandiği gözü kapalı atan bir insan. Benim gözümde; vasfı, mesleği, maddi durumu v.b, o, bu, şu, herkes eşit. Bu yüzden benim için herkes aynı yerde. Bu noktada bu eşitlikte benim için; sadece saygı ve sevgi yüzdeleri farklılık gösterebilir. Herkese duyulan saygı ve sevgi insani güdülerin de etkisiyle zaten eşit olamaz. İnsan her şeyi eşit sevemez.
İnsanoğlu uslanmaz bir hal içersinde ve de ısrarlı. Ne laf, ne ibretlik şeyler, hiç bir şey ders olmuyor onlara. Kıymet bilmiyor, huzursuzluk çıkarmaktan ve mutsuz etmekten keyif alıyorlar. İnatla acımsızlaşıyorlar. Başkaları mutsuz olursa kendileri sakinleşiyor, ruhları huzura kavuşuyor.
Sigmund Freud şöyle söylemiş; ''Bir gün dönüp geriye baktığınızda, mücadelelerle geçen yılların en güzel dönemler olduğunu fark edersiniz'' Bu sözden benim anladığım; Hayatınızı artık ne kadar yapabilirseniz güzel şeylerle doldurun. Hayatınızı, boş, lüzumsuz ve kötü şeylerle meşgul ettiğinizde o meşguliyete harcadığınız zamanlarınızın en kıymetli dönemlerinizin olması gerektiği gerçeğini çok geç olunca anlayacaksınız. 

(Ayrıca bir dip not da eklemek isterim; şu facebook denen şey de çok şey gösterdi bana. Hiç ummayacağım bir kanaldan deneyimlemelerim oldu. Sonuçta o da hayatın içinden zaten öyle değil mi?)





















BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:



7 Ocak 2019 Pazartesi

‘HAYAT ARTIK BİLGE OLMA GEREKLİLİĞİNİ ŞART KOŞUYOR BİZLERE YOKSA HAYATIMIZ VE İŞİMİZ ÇOK ZOR’

 
 


 



Farkında mısın, insanlar hem mutlu huzurlu, bolluk bereket, aşk ve sağlık dolu bir hayat istiyor hem de küçük şeylerle uğraşıyor! Günlük hayatında, diğer insanlar gibi haklı çıkmaya, kendini kanıtlamaya, farklı gözükme çabalarına giriyorsan istediğin iletişimi yaşayamazsın, bunu biliyor muydun ?
Doğru sabır için akılcı sorular sorarak, bilinçli zihni yani aklını güçlendirip bu duygulardan çıkmalısın. İyi bir düşünce avcısı olup, nasıl ve ne düşündüğünü, iyi bir duygu kaşifi olup duygularını keşfetmeyi ve kontrolü elinde tutmayı, harekete geçmeyi öğrenerek bazı davranışlarını değiştirmen gerektiğini bilmelisin.
Hayata dair stres ve belirsizlik arttıkça bilinçaltı yönetimi ele geçirir. Bilinçaltı yönetimi ele geçirdimi kişinin tehlikede olduğuna dair otomatik düşünceler üretmeye başlar. Bilinçaltının yönetimi ele geçirdiğinde otomatik olarak duygularının ve düşüncelerinin devrede olduğunu ve seni esir aldığını unutmamalısın. Sen duygularının ve gerçekçi olmayan düşüncelerinin esiri olmayınca öfken de azalacak, öfken azaldıkça sevgiye döneşeceksin, sevgiye dönüştükçe hayalini kurduğun hayatı yaşayacaksın.
-         Bundan sonraki yaşam sürecimde olayları iyi kötü diye değerlendirmeden, yaşadıklarımı olduğu gibi kabul etmeliyim yani ? İçimden nefret, kin gibi duygular geçse de bunların her insanın içinde olduğunu, yaşamın amacının zaten onları sevgiyle kucaklayabilmek becerisi olduğunu hatırlamalıyım.
-         Evet, en önemlisi de ilahi düzene verdiğin duyguların sana aynı oranda geri geldiğini hatırlamalı ve saf sevgide kalmalısın. Kötü duygular yayıyorsan kötü şeyler çekiyorsun. Kural çok basit. Sen hastalıklı deneyimler yaratıyorsun sürekli. Çünkü bu hayatta her ne olduysan öyle olmak istediğin için oldun. Zengin yada fakir, başarılı yada başarısız, evli yada bekar, güvenli yada güvensiz isen bunu sen böyle yaptın. Sorunların için hep dışındaki şeyleri suçladın. Sorumluluğu üstlendiğinde her şey senin kendine çektiğini kavradığında intikam duygundan, nefretinden kurtulacak ve huzura ereceksin. Sürekli kafam karışık diyorsun, peki kafanı kim karıştırdı ? Sorumluluğu üstlen. Onu sen karıştırdın. Her şeyin sorumulusu ve nedeni: ‘’Sensin’’                  
‘’Ne elinizden gidene ne de başınıza gelene üzülün’’
Yaratan; güçlenmem, kendim olmam ve ona yaklaşmam için istedi ve bu yüzden bu deneyimleri ‘’Ben çektim, ben istedim ve ben yaşadım’’dediğinde, artık suçluluk ya da başarısızlık diye bir şey olmaz; başarı olur, bilgelik olur.
 
Hayat Cesurlara Torpil Geçer
Bircan Yıldırım





BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:
 





 
 


29 Aralık 2018 Cumartesi

YENİ YIL 2018 → 2019








Bu günü yaşamak; yarını düşünmek değildir. Artık yaşamak, günü ve içinde bulunduğunuz anı kurtarmaktır. Kendiniz için ne yaparsanız yanınıza kar kalır. Kendinize ve hatıralarınıza katacağınız olumlu şeylerden, yeni güzelliklerden bahsediyorum. Yaşamak; hayatın bütün acımasızlığına karşılık, koca tehlikeli bir ormanda bütün olumsuzluklardan sıyrılabilme marifetini gösterebilmektir.
Bakıyorum da dört beş sene öncesine yeni yıl dilekleri hep aynı: Peki değişen ?
Değişen yine hiç bir şey yok; güzellikler ve iyi olmak ve oldurmakla alakalı hiç bir şey değişmemiş, yapılmamış. Her şey hayallerde ve sözlerde kalakalmış.
İsteklerle, istekleri hayata geçirmek yine çelişmiş. Bir söylenen bir söyleneni tutmamış. Hani hasta olduğunuzda ve çok korktuğunuzda; söz veriyorum, bu günleri atlatıp bir iyileşeyim şunu yapmayacağım, bunu yapacağım falan dersiniz ya, iyileşince de bütün söylediğinizi unutursunuz; işte yılbaşında ve bütün dönüm noktalarında bu iyimserlik takınılır. Güzel şeyler için umutlanarak dilekler dilenir ancak gün gelince istenilen güzelliklerin gerçekleşmesi adına hiç bir şey yapılmaz, katkıda bulunulmaz. Sonra dönüp yanlış olan şeylere bakıyorum; ohoooo karnemiz beş yıldız, geçmişiz, hatta aşmışız.
Formaliteye dönüşmüş bir yılbaşı kutlaması, klişe dilekler, inanın, yıllar, yıllar önce dinlediğim masallar kadar çok güzel geliyor kulağa. Bir masalın anlatımında, başlangıcından bitimine kadar olan kısım kadar sürükleyici, keyifli ve inandırıcı. Oysa masallar anlatılıp dinlendikten sonra hayatın gerçekleri tekrar önünüze çıkmak için sıraya girerler. Dilekler de ve kağıttan okunur gibi söylenen güzel ama gerçekleşmeyen sözler de aynı bu masallar gibiler. Ağızlardan çıkıp sözler bittiğinde hayatın gerçekleriyle yüz yüze yaşamaya devam ediyorsunuz.
Evet gelelim yeni yıl kutlamamıza :)  :
''Her şeyin en güzeli, en mutlu edeni bizlerin olsun. Sağlık, daha çok mutluluk, daha çok başarı bizlerle olsun. Önümüzdeki günlerde de akıl sağlığımızı koruyacak gücü ve sabrı bulabilelim. Ne kadar mutsuz ve bu mutsuzluğunu her yere saçan insanlar var, dilerim bizler mutlu yaşayanlar arasında olmaya devam edebiliriz yeni yılda da.
Ve umarım gerçekleştiremediğimiz bütün hayallerimizi hayata geçirebiliriz. Yaşadığımız, tanıdığımız muhteşem şeyler için çok şanslı olduğumuzu ve yeni yılda da bunların süre geleceği inancını kaybetmeyelim.
Yılbaşına nerede ve ne şekilde girerseniz bütün yılınız öyle geçer efsanesini de göz ardı etmeyin. Mesela ben çok marjinal bir şekilde .........?.......... gireceğim. :) İyi seneler !

















BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:





13 Aralık 2018 Perşembe

GÖRSEL VE YAZILI MAGAZİN BASINI

 
 
 
 
 
 
Misafirliğe birbirine giden tanıdıklar gibiler. Şeyi diyorum şeyi; yirmi beş yıldır, aynı yüzleri, aynı yerlerde gördüklerimden bahsediyorum. Hep bir; birbirlerini ağırlama durumları. Adına sanat dünyasındakiler mi diyeyim, show dünyasındakiler mi, müzik dünyasındakiler mi ? herneyse.
Yakın zamanda tesadüf dağıtıldıktan sonra tv'de gördüğüm Altın Kelebek ödüllerindeki yüzlerin, yine geneli aynı yahu. :) Ama yaşlanmışlar. Aralarına bir iki yeni yüz de almışlar ki, hani ''yap, çalış sen de çık buralara, bak yapan nasıl yapıyor'' denilebilmesi adına. Eh, o iki üç yeni yüz de bayrağı devir alıp bir otuz sene daha götürse işi (ki hiç sanmıyorum) böylelikle müzik ve medya aşkınız, takibiniz on beş yirmi kişi arasında son bulacaktır.
''Bir de biz seçmiyoruz halk seçiyor.'' gibi bir klişe cümle vardır ya :) Valla nasıl böyle oluyor, anlamıyorum ? Ben halkın zevk sahibi olduğunu düşünüyorum ? Bir yerde bir terslik var.
Bakalım ödül alanlara:
 
45. ALTIN KELBEK 2018 KAZANANLARI:

EN İYİ HABER PROGRAMI : AHMET HAKAN (?)
EN İYİ ERKEK HABER SUNUCUSU : CEM ÖĞRETİR (atv Haber) (?)
EN İYİ KADIN HABER SUNUCUSU :  BUKET AYDIN
EN İYİ DİZİ : ÇUKUR / KEREM ÇATAY VE PELİN DİŞTAŞ (😏?)
ONUR ÖDÜLÜ : TÜRKER İNANOĞLU
25.YIL ÖZEL ÖDÜLÜ : KENAN DOĞULU (😏?)
EN İYİ KOMEDİ DİZİSİ ERKEK OYUNCU: ÇAĞLAR ÇORUMLU
EN İYİ KOMEDİ DİZİSİ KADIN OYUNCU : PINAR ALTUĞ (😏?)
EN İYİ KOMEDİ DİZİSİ : ÇOCUKLAR DUYMASIN / BİROL GÜVEN (😏?)
EN İYİ ÇOCUK OYUNCU : ALİ SEMİ SEFİL, KÜBRA SÜZGÜN, DEMİR BİRİNCİ
EN İYİ ERKEK SUNUCU : ACUN ILICALI (😏?)
EN İYİ KADIN SUNUCU : MÜGE ANLI (😏?)
JÜRİ ÖZEL ÖDÜLÜ : CEM YILMAZ
ONUR ÖDÜLÜ : CÜNEYT ARKIN
ONUR ÖDÜLÜ: GÖKÇEN KAYNATAN
ONUR ÖDÜLÜ: NİLÜFER
ONUR ÖDÜLÜ: SILA (😏?)
EN İYİ GÜNDÜZ KUŞAĞI : FATİH ÜREK (😏?)
EN İYİ MAGAZİN PROGRAMI : MÜGE VE GÜLŞEN'LE 2. SAYFA (😏?)
EN İYİ YARIŞMA : ALİ İHSAN VAROL
EN İYİ PROJE : YILDIZ TİLBE (😏?)
EN İYİ POP MÜZİK KADIN : ALEYNA TİLKİ (😏?)
EN İYİ POP MÜZİK ERKEK: EDİS
EN İYİ KLİP : HADİSE - FARKIMIZ VAR (😏?)
AZERBAYCAN YILIN KADIN SANATÇI ÖDÜLÜ : AYGÜN KAZIMOVA (😏?)
EN İYİ ROMANTİK KOMEDİ DİZİSİ : ERKENCİ KUŞ / FARUK TURGUT
EN İYİ FANTEZİ MÜZİĞİ ERKEK : HAKAN ALTUN (😏?)
EN İYİ FANTEZİ MÜZİĞİ KADIN : SİBEL CAN (😏?)
ONUR ÖDÜLÜ : MÜSLÜM GÜRSES
EN İYİ HALK MÜZİĞİ ERKEK : MÜMİN SARIKAYA (?)
EN İYİ HALK MÜZİĞİ KADIN : SEVCAN ORHAN (?)
EN İYİ MÜZİK GRUBU : ATHENA (😏?)
YILIN ŞARKISI : GAZAPİZM - HEYECANI YOK (?)
EN İYİ ÇIKIŞ YAPAN : EZHEL (?)
EN İYİ YOUTUBER: ORKUN IŞITMAK (?)
EN İYİ DJ : MAHMUT ORHAN

Özetle şunu söylemek isterim: Şimdi yaptığım bir şeyi (şu an) söyleyeyim; Hadise'nin klibi hakkında bir fikrim yoktu, en iyi klip seçildiğinden merakımı uyandırdı, acaba ne atraksiyonlar var dedim, neler yapmışlar, izlemeden de bir kanıya varmak istemediğimden bir izleyeyim dedim; ya Allah aşkına en iyi klip mi bu şimdi ? Birbirinin kopyası diğer kliplerden hiç bir farkı yok. Hadise bol bol görüntü vermiş, sıradan bir klip. Şarkı teneke. Zıngır zıngır. Bekledim bekledim, ha şimdi bir şey olacak, ha oldu olacak derken klip bitti. Bu arada en iyi klip ödülü şarkıcıya değil o klibi çeken yönetmene verilir. İlk defa gördüm ödülü klip şarkıcısının aldığını.
Bakın arkadaşlar; iki tür vitrin vardır; biri her öğlen aynı saatte açılır ve gecenin geç saatlerine kadar dolar taşar, bakılır, harmanlanır. Bir vitrin vardır; sabah erken saatlerde açılır, akşamın makul saatinde kapanır. Günde içeri üç beş kişi girer. Ve kaliteli bir alışveriş yapar. Bir vitrinin sahibi; camlarına indirim yazıları yapıştırır, diğer vitrin sahibi duruşuyla aynı duruştaki alıcılarını bekler.
Herhalde bütün bunlar ''iyi''nin buralarda çok göreceli olmasından kaynaklanıyor. ''Neye göre, kime göre iyi ''denir ya, e iyi de göz var nizam var. Şimdi ekşi bir yoğurdu beğenmeyene; ''E bana göre iyi ben yerim'' diyebilir misiniz ? O yüzden bu laf bana tam bir kılıf gibi gelmiştir hep. Eğer her konuda; ''iyi'' çok fazla görülseydi, her konuda fazla fazla ''iyi'' çıkarabilseydik, anlama ve seçme anlarında doğru kararlar verilebilecektik. Daha önce sunulanı görmeyen birisi ilk defa gördüğünü ''iyi'' sanıyor. Sonra da aynı şeyi sıkça gördüğünde ona benzer şeyleri de iyi sanmaya devam ediyor. Çünkü sadece gördüğünü biliyor. Bir kıyas yapma durumu yok.
Yine gözüme giren bir şey paylaşayım o ödül gecesinden; bir ''Show Must Go On'' söylendi o gecede, yani o show devam etmeli mi ?, ederse iş nereye gider düşünür oldum. Donuk bir ifade, yapay hareketler falan. Durmuyor elbise işte üstünde. Ve alkış alıyorsun, ödül alıyorsun büyük başarı inan. Ama sadece burada yerler bunu. Özellikle şarkı söyleyen kesimden hiç bir kimsenin yurt dışında tutunamaması (bakın bir süreklilikten bahsediyorum, yurt dışında yolda yürüyememekten bahsediyorum.) da çıkan işlerin ve bu işi çıkaranların dünyaya hitap edecek düzeyde olmadığını çok net gösteriyor.
Yurt dışında da müzik endüstrisinde bu gibi absürd durumlar var, yok değil. Sesinin gerçekten olmadığı ama sahne show'unun ve görselinin aklı başından aldığı müzik yapan kişiler var. Ama buradaki gibi sadece bu absürdlüklerin üzerine kurulu pembe dizi gibi yürümüyor işler orada. Herkes hakkını alıyor. Her şeye eşit ilgi var. Bizimkisi ''Müzik Dünyası'', onlarınkiyse ''Müzik Endüstrisi'' bu çok önemli bir fark.
Yazımın başlığı neden; ''Görsel Ve Yazılı Magazin Basını'' ?
Çünkü kendileri sadece o dünyaya giriş anahtarlarının, işte bildiğimiz malum kişilerde olduğu alanda yaşıyorlar. Özellikle ''Müziği'' , o dünyada, tam olarak yapıtlar değilde yüzde yetmişini ilginç ve aykırı özellikteki duruşlar yada bürünmeye çalışılan şeyler temsil ediyor.
Bir Fatih Erkoç'u görmek isterdim orada ödül alırken.
- ''E bir şey yaptıda hakkını vermedik mi ?'' dediniz.
Athena'nın yeni bir üretimi mi oldu da ''En iyi müzik grubu'' ödülünü aldı ? Benim mi haberim yok ?Fatih Erkoç ise çok üretken ve kaliteli gerçek bir müzisyendir, neden oralarda gözükmüyor, kaç tane ödülü var söyleyin bana Fatih Erkoçun. Onu kaç kere bir bar çıkışı yada bir dizi oyuncusuyla gördünüz ? Kaç kere yaptığı sanatla alakalı televizyonda görebildiniz ? Erol Evgin ''Ateşle Oynama'' şarkısıyla yeniden müzik hayatında önemli bir gelişme elde etti. Ödül aldı mı? Ve yine soruyorum; Erol Evgini hangi dizi oyuncusuyla ne zaman flörtleşirken görebildiniz? Bir bar çıkışı kaçarcasına arabasını ararken ne zaman gördünüz ? Televizyonda yada yazılı basında ne kadar sıklıkla kendisini görebiliyorsunuz ?




Altın Kelebeğin 44.'üncü ödül töreninde, yılın şarkısı katagorisinde; Tarkan iki şarkısıyla aday olarak şansını ikiye katlamış. Aynı şarkıcı, aynı katagoride iki şarkısıyla ödül almaya çalışıyor, ilk defa gördüm. :) Yine bu yıl da gördüğümüz bingo iki isim de yine bu listede. Ve sonuç: Tarkan, yılın şarkısı katagorisinde ''Beni çok sev'' ile ödül alıyor. Erol Evgin orada duruyor ki şarkısı (Ateşle Oynama) listelerde uzun zaman yer aldı, çok yerde çalındı, beğenildi. Yetmiyor, popüler kültür ve nama gölge düşmesin ''Tarkan varken olur mu'' muhabbetine, en iyi pop müzik erkek ödülünü de Tarkan alıyor. Böylelikle ne olmuş oluyor sevgili canlarım; 1969 yılından beri sahnede olan ve şarkı söyleyen Erol Evgin, yıllar sonra ayağa kalkışının emeklerini, halk böyle istiyor açıklamasıyla almış oluyor. ''Ne olacak sende seneye alırsın. Yazalım adını şuraya, hatırlat ama haaa'' gibilerinden.
 
Şunu diyeceğim; Ben biliyorum ki; o dünyaya bilerek girmek istemeyen (biri de benim) şarkı söyleyen, müzik yapan, üretken ve değişik fikirlere sahip çok başarılı arkadaşlarım var. Bana soracak olursanız; o dünya sanattan uzak, emekten uzak bir dünya. Hep bir yarış var orada. Bu yarışın en güzel sergilendiği kitap; Radi Dikici tarfından kaleme alınan, son zamanların (anlatımı kopuk olmasına rağmen) en etkileyici biyografi kitabı: ''Aşkın Kavurduğu Güneş: Zeki Müren'' di. O kadar şöhretine, halk tarafından sevilmesine rağmen Zeki Müren'in diğer sanatçılarla ilgili yaptıklarına okuyunca inanın benim kadar şaşıracaksınız.Yarış elbette güzeldir ancak olan yarış adil ise güzeldir, ortaya çıkardığın eserinle (çalışmanla) güzeldir, rakibin doğruysa güzeldir. Her an şahsına söylenen düzeysiz laflara cevap yetiştirilen, her zaman kendini aklamaya çabalamak zorunda bırakılan, bir sidik yarışına girme mecburiyeti doğurtulan, onun bunun işine çomak sokmaya çalışılan bir yarış ortamında olmayı elbette kimse istemez. Şimdi ben öyle bir ortamda popüler olmak istemem. Ben şarkımı söyler, işimi yaparım, o dünyada tanınmayı hiç bir zaman istemedim ki. Popüler olma yarışına katılarak her şeye normal bakmak ve bu hırsın getirdiği hareketleri sergilemek müzik (sanat) dünyasından çok uzaktır, bunu asla müziğime yapmam. Ne bileyim duygusal bir işin içinde bunlar yer alamaz. Siz sevdiğiniz, duygusal bağınızın olduğu birisiyle aranıza kötü şeyler sokuyor musunuz ? Eh işte müzikle benim aramdaki bağ da böyledir. Onunla benim arama kötü olan hiç bir şey giremez. Böylelikle o dünyada (yazılı ve görsel medyada) yer alıp almamak kişinin kendi tercihidir. O dünyaya katılmak istemeyen bir kişi yaptığı sanatsal çalışmaya ilgi gösterilmeyeceğinin farkındadır ne yazık ki. (aynı benim gibi) Çünkü sadece iş üzerine konuşmak hiç bir magazinciyi cezbetmez. Ya özel bir durumunuzla çıkış yapmalısınız yada birilerini beğenmediğinizi söylemelisiniz. İşte bunu da yapmayan sanat sevdalısı ve üretici insanlardan bir haber yaşıyor oluyorlar sevgili görsel ve yazılı magazin gazeteciliği yapan arkadaşlar. Ödül törenlerinde yer verilmeye, televizyon ve gazetelerde haber yapılmaya layık görülmüyorlar o dünyadan uzak olanlar. Magazin; dedikodu haberi, iki tanıdık simanın atışması haberi yada flört haberi, kişinin bir açığını yakalama merciyi değildir. Magazinin o boyutunda olmayan bir kişiye, çalışmalarıyla beraber kendisini tanıtmak adına basında yer almak istemesine sıcak bakmamak haksızlıktır bence.
Son olarak, o masadan uzakta başka bir masada oturuyor olan sanatçıların da (müzisyen, tiyatro oyuncusu, sinema oyuncusu, ressam, heykeltraş...) var olduğunu unutmayın. Sadece aynı kişilerle ilgilenerek başka insanların başarısından nasıl haberiniz olabilir ? Hiç bir sanat dalı o dünyanın etrafında dönmüyor. Türk Müzik dünyasının  bir kaç isimden oluştuğunu sanıyor olmak da büyük talihsizlik bence.
















BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:



6 Aralık 2018 Perşembe

NE KADAR RAHATSIN





Kötü bir tarz edinmenin ve kimsenin birbirine karşı bir sorumluluğunun olmadığı fikrini benimseme durumunun yaygınlaşmasından dolayı ve son zamanlarda da başıma sık gelmesi üzerine yazımda ''Ne Kadar Rahatsın'' başlığını kullandım, bloğumda da bu duruma yer verme gereğini duydum. Beni bilen bilir, bilmeyen de şöyle bilsin; çok gözüme girmediği sürece ve de sınırları zorlamadığı sürece kolay kolay bir yerlere çıkıp birilerinin yaptığı durumları yorumlamam, eleştirmem. Ancak yapılan etik olmazsa, hak yemek söz konusuysa ve had aşıp hiçe sayma tavırları takınılınarak bir saygısızlık oluşturuluyorsa, o zaman: ''Bir dur bakalım'' dememden doğal ne olabilir ?   ''Sen bunları bunları yaptın, neden yapıyorsun ?'' derim.
Hayatda aklı selim insanların, sevgi saygı çerçevesi içerisinde gerek sosyal hayatlarında gerekse işinin gereği, yaptığı belli başlı hareketleri ve düşünceleri birilerinin red ederek yapmaması; günümüzde bir marifet, bir yaşam tarzı oldu adeta. Bunu da rahatlıkla yapar oldular.
Benim için belli başlı değişmeyen olmazsa olmaz bir kaç şey vardır. Onlardan biri, saygıdır diğeri; yaptığın işi iyi yapma disiplinidir, o işin hakkını vermeye çalışmaktır. Bu ikisini yapamıyorsanız benim için görüntü vermekten başka bir şey yapmıyorsunuz demektir. Benim anladığım; amacı varmış gibi dolandığınızdır. Amaçlı olanlara engel olmanız da toplumda açtığınız ayrı bir yaradır. Şunu söyleyeyeim; siz önemsemeyebilirsiniz ama devamlı itibar kaybetmeniz de sizin fark etmediğiniz ama başınıza gelecek zararlardan olur. Gelecek kaygısı oluşturur. Aynı benim şimdi hiç bir şeye saygısı olmayan ve iş disiplini (yada yaşam mantelitesi tamamiyle kendi kurallarına odaklı) kişilerden burada bahsetmem gibi. Yeri geldiği zaman bu durumlardan bir yerlerde bahsetmem gibi. Bu tür kişileri hiç zaman unutmayacağım gibi.
Şunu düşünüyorum: ''Zaten yaşını almış akıl başında bir kişi, hayatında bu tür şeylere önem verseydi, duruşuna ve çizgisine değer verir, çok özen gösterirdi. Kötü eleştiri gelecek diye rahatsız olurdu. Kendi imajına zarar vermekten çekinirdi.'' Çalıştığı markayı temsil eden bu tür kişiler ilk o ada zarar vereceklerinin farkında değiller herhalde. Çünkü ''Şurada şu oluyor'' ''Burada bu, bunu yapıyor'' diyerek insanlar eleştirirler.
Bilinçli ve ısrarcı yapılan yanlış davranışların sahiplerinin kendisine saygısı olmadığını, başkasına da kolay kolay saygı duyamayacaklarını düşünüyorum. Ve görüyorum ki yanılmıyorum da. Hakkında düşünülen olumsuz şeylerden rahatsız olmayan bu kişiler sadece işlerini bir şekilde yürütmeye odaklıdırlar. Bu satırlar da bu kişiliklerin umrunda olmayacaktır. Zaten umrunda olmasını, düzelmesini yada utanmasını beklemek bir mucize olur. Fakat benim, haksızlıklar fazlasıyla umrumda.
Bir insan sorumsuzca ve saygısızca davrana biliyorsa yani öyle biriyse, dilediğiniz kadar o kişiye hatasını söyleyin; arkasını dönüp gitmekten, suratınıza sırıtmaktan ve garip bir şekilde manasız savunmalar yapmaktan vazgeçmeyecektir. Bir de yalanlar söylemekten. Doğru olmayanın en yakın dostudur; ''Yalan''.
Had aşma, yerini hazım edememe, ukalalık yapma ... böyle nereye kadar gider bir insan ? Nerede tutunabilir, nasıl toplum içinde bir yer edinebilir, nasıl mutlu olabilir ?
Eğer işinin gereği, senden bir yanıt bekleyen insanlara cevap veremeyecek kadar sorumluluk sahibi değilsen, o pozisyonda ne işin var ? Temsil ettiğin marka senin tekelinde değil, yetkini hatalı bir şekilde öyle hoyratça, kafana göre kullanamazsın. Bu kadar rahat olamazsın. Çünkü sorumluluğunu bilmen, insanlara saygılı olman, ağzından çıkanı unutmaman senin işinin gereği. Her şeyden öte doğru bir kişiliğin gereği.
Bunları yapamıyorsan boşuna bir markanın da adının olumsuz yorumlarda geçmesine neden olma.
Olmadık yerlerde olmadık kişiler yahu.
 














BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA: