Sayfa Görüntüleme Sayısı

19 Temmuz 2015 Pazar

BENCE

 
 
 
 
 
İlgilenenler için bu gün ki blog yazımı bana sıkça sorulan soruların başlıklarına verdiğim cevaplara ayırdım.
SİYASET
Kimileri siyasetsiz yaşam olmaz dese de, ben olabildiğini kendi hayatında görenlerdenim. Siyaset’in neler getirdiğini aşağı-yukarı herkes bilir. Neler götürdüğünü de… Ben siyaset’e sıcak bakmıyorum. Benim hayatımda siyaset yapacak bir ortamım yok,açıkcası… İnsanların kendi kendine yetebilmesini seviyorum.
SAVAŞ
Aşk dolu olan akılların hükmettiği yerlerde savaş ve kavgaya rastlayamazsınız. Aşık olmak,sevişmek ve kahkahalarla sohbet edip her şeyi eşit şekilde paylaşmak varken ve günün birinde öleceğimizi biliyorken, neden birbirimize zarar vermek isteyelim. Her şeyin daha fazlasına sahip olmak kimseyi kimseden üstün kılmaz. Önemli olan elindekini nasıl kullandığındır. Kalbinizde iyilik yoksa; siz olmasanızda ileride sizin yolunuzdan yürüyenler mutlaka hüsrana uğrayacaklardır. Daha çok sevgili yeni nesiller yetiştirmek, güzel günlere yatırım olacaktır.
EGO
Hem hayatınızdaki ortamlarda psikolojik savaşların hem de dünyadaki silahlı savaşların nedenlerinden biri olan ve insanın kendi benliğine zarar verdiren bir iç güdü vakası. İçimizde var olan, büyüyen, kanser gibi yok edilemeyen, tehlikeli ve sonuçları kötü olan bir hastalık.
Muazzam derecede egolu ve boş özgüvenli insanlarla bir dakika bile aynı havayı soluyamıyorum. Tıkanıyorum. Kişinin o uçan egosunu hissettiğim an yanından ayrılıyorum. Hem de bir daha dönmemecesine. Sizi, kendilerinin istediği ve sizin istemediğiniz,gerek görmediğiniz bir yarışa sokuyorlar. Ve hep kendilerinin ispatı peşinde oluyorlar. İnanın şu sosyal paylaşım sitesi ‘’Facebook’’ ta bile arkadaş listemden çıkardığım insanların haddi hesabı yok. Bu yüzden her zaman, her yerde arkadaş sayım ve ortamım sıkca değişiyor. Bedeli yalnız kalmak olsa bile.
PARA
Kadınların çikolata kadar çok sevdiği ve genelde erkeklerde bolca bulunmasının beklenildiği kağıt parçaları. İnsanlığın birbirleriyle aşıkatmasının, ego'nun, savaşların, özel ilişkilerin bitmesinin, aldatmaların, hırsızlığın bir numaralı sebebi… Kağıt yada madeni sembollerle dünya nimetlerinin en iyilerine sahip olma döngüsünün adı; PARA. Bu yüzden parasız olmaz. Yoksa aç kalırsınız. Her şeyden önce ölürsünüz. Biraz paranız varsa (bir yerde çalışıyorsanız) sıkça olmasada bazen güzel şeylere sahip olabilirsiniz. Sahip olabileceğiniz şeyler sınırlıdır. Kaybedebileceğiniz şeyler fazladır. Çok paranız varsa (bir yerde birilerini çalıştırıyorsanız) tamamiyle güzel şeylere sahip olabilirsiniz. Sağlığınızdan başka ve sevdiklerinizin vefatından öte kaybedebileceğiniz hiçbir şeyiniz yoktur.
Günümüzde ‘’İyi bir insan’’ sıfatıyla değilde ‘’Paralı bir insan’’ sıfatıyla her şeyin en iyisine sahip olunulması aklıma ister istemez ‘’Adalet’’ kavramını getiriyor. Parasızlık yüzünden bu güne kadar olmuş ve olacak kötü olayların tesellisini de ‘’Allah’’ta aramaktan başka bir şey gelmiyor insanın elinden. ‘’Allah her şeyin iyisini bilir’’ diyoruz.
Parayı sevmiyorum. Zengin ve sosyete adıyla hitap edilen kesimden hiçbir arkadaşım yok. Parayı sevmediğim gibi onların ortam ve sohbetlerini de sevmiyorum. Kendime ve partnerime yetiyor olmam ve bizim bununla yetiniyor olabilmemiz çok önemli. Parasal hırsım ve eli sıkılığım hiçbir zaman olmadı.
MÜZİK
Müziğimi yaparken yada onu dinlerken annem ve sevgilimle konuşuyormuşum gibi hissediyorum.
DÜNYA
Nankörlüğümüze büyük bir vefa örneği gösteren renkli kürem. Evim. Yaşadığım yerin sınırları ve siyaset, benim bir dünya görüşüne sahip olmama ve dünya insanlarını sevmeme engel olamaz. Dünyamı sevmek, üzerinde yaşamak ve onu korumak benim hakkım ve görevimdir.
KADINLAR
İnsanlara karşı güven konusunda dikkatliyimdir. Ancak kadınlara güven konusunda iki kez dikkatli olmalıyım. Onlar tarafından bana gösterilen özel yaklaşımlar samimi gelmiyor. Tekrar tekrar okuduğum bir hikaye gibiler. Hepsi aynı sanki. ‘’Benim için bütün kadınlar özeldir’’ diye düşündüğüm yaş diliminde bütün flörtlerim tarafından ya aldatıldım, ya terk edildim, yada bir gösteriş malzemesi olarak kullanıldım. Artık kimseye ayıracak ve ileride değersiz olarak adlandıracağım bir saniyelik bile vaktim kalmadı. O kıymetli zamanlarımı, emeklerimi ve hislerimi değersizleştiren onlar olmuştu ve hepsini onlar harcadı zaten… Beraber olduğum bütün kadınlarda yanıldım. Onca kadından sadece biri benim için çok özeldi ve özel kaldı.
Kısaca kadınım; sadece bana ait olmalı ve başkasıyla olan durumları sınırlı kalmalı. Yani bir kadın sevgilisine yaklaştığı gibi herkese benzer ilgiyi göstermemeli. Hislerini para için satmamalı. Dürüst olmalı, nerede-nasıl davranacağını bilmeli. Bana bolca sarılmalı ve gözlerimin içine bakarak gülmeli. Bu kadar. Tekrar güvenimi kazanacak kadın böyle olmalı.
Hayatımın bana kalan bundan sonraki değerli günlerini ‘’Evet bu benim için her şeyi hak eden son insan’’ diyebileceğim kişiyle paylaşmak istiyorum.
SİNEMA
Çok sevdiğim ve seyirci olarak ilgi duyduğum,değer verdiğim bir sanat dalı. Ama hiçbir zaman kliplerimin dışında beni bir oyuncu yada yönetmen olarak kimse göremeyecek. Çünkü oyunculuk da yönetmenlik de çok özel dallar, kolay değil.  Sıkı bir sinema izleyicisi olarak diyebilirim ki; şu an kum gibi çoğalmış dizilerde oyuncu sıfatıyla yer alan kişilerin oynadığı dizileri ve oyunculuklarını beğenmiyorum. Kesinlikle şu görüşteyim; her kimse işinin okulunu okuyorsa şayet, bitirmeden işine başlamamalı ve de müzisyen müzik yapmalı, yorumcu şarkısını söylemeli, manken görselliğin olduğu yerlerde görevini gerçekleştirmeli, yönetmen filmini çekmeli, aktör-aktrist oyununu oynamalı….. Liste uzar gider.
Yani anlayacağınız her şeyi becerdiğini sanan insan sanatçı olamaz.’’Her şeyi yapmaya kalkışmak’’ hiçbir şeyi tutturamamış ve her şeyi yarım bırakan insanların izlediği yoldur. Benim için her dala atlamak; aç gözlülükten ve ticaretten başka bir şey değildir. Asla benim için sanatsal değeri yoktur. ‘’Nuri Bilge Ceylan’’ yurt dışında önemli ödüller almış bir yönetmenimiz. Şarkıcı olmak ister mi? Oyuncu olmak ister mi? Sunucu olmak ister mi? Yada neden olmadı? Çünkü zaten doğru ve hakkını vererek işini yapmak ve bir yol katetmek insanın yıllarını alıyor. Ki yanında bir de başka bir sanat dalıyla uğraşması ve misal onda da başarısız olması kendi kendini yok etmesi anlamına gelmez miydi? İlk yaptığı ve başarılı olduğu branşa bir ihanet olmaz mıydı? Mesleğine aşık olan birinin yapabileceği bir şey midir bu? Yoksa o da bilirdi oraya,buraya saldırmayı; ‘’onu da yaparım-bunu da yaparım’’ demeyi.
Kesinlikle yeteneğim var onu da başarırım’ı kabul etmiyorum. Hem o branşların okullarını okuyan ve yıllarını vermiş sanatçılara saygısızlık hem de kendinizi kandırarak kendinize saygısızlık. Profesyonellik ve işinde ciddiyet kazanma tecrübelerle olur,seneler alır. Bu olgunluğa ve dalınızdaki başarıya doygunluğunuzda yaklaşık altmış yaşa tekabül eder. O zamanda siz zaten sanatınızda başarılar elde etmiş bir şekilde inzivaya çekilmiş olursunuz.
Özetle; Yaptığınız sanatı severek ve eksiksiz,kusursuz yapmanız, sanatınızla alakalı projelerinizi hayata geçirmeniz ömrünüzün tamamına yakınını kapsar.
EV
Krallığım. Huzurumun tavan yaptığı yer.
SAHNE
Özgürlüktür. Hiçbir hareketinizin hesabını yapmadığınız için  sahnedesinizdir. Özelsiniz. İnsanlara sunacağınız marifetleriniz var. Ve insanlar da bunu almaya hazırlar. Meraklılar. ‘’Sahne’’de olma durumunun herkesi onure eden bir büyüsü var. Kim üzerine çıksa ister istemez gözleri ışıl ışıl parlıyor.
Hafif loştu ortalık. Gözümün görebildiği yere kadar her yer dağılmış ve çöptü. Bulunduğum yerin üzerinde benim mikrofon ayağımla, geride birkaç cihaz kalmıştı. Etrafta çıt yoktu. Ben üzerinde yürüdükçe gıcırtılarla bana bir şeyler anlatmaya başlayan sahneye bir gün döndüm dedim ki;
‘’ Nerede o uğultulu, coşkulu kalabalık? Seninle ben kaldık yine baş başa bak. Misafirler gitti.’’
Sonra üzerine uzandım. Dekordan bir parça alıp üzerime örttüm. Gözlerim tribünlere baka kaldı. Sonra ağırlaştı. Ne kadar uyudum bilmiyorum. Ta ki;
‘’Abi hadi gidiyoruz’’ diyen bir ses beni uyandırana dek.
Adama bak, hem evime kapıyı çalmadan girmiş, hem de beni evime götüreceğini iddia ediyor.
Sueno Hotel Amfi Tiyatro

 
www.burakkirmizituna.com
 
 
 


BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:





13 Temmuz 2015 Pazartesi

ONLAR





Onların sadece eğlence vaad ettiğini düşünmüyorum.Şakalarında mutlak bir mana arıyorum. İnsanlar gibi farklı karakterlerde olmalılar. Bizim makyajlı ve peruklu olduğunu düşündüğümüz varlıklar aslında öyleler. Kendi saçı, kendi büyük ayağı, kendi kırmızı burnu ve kendine has renkli suratı. Hiç biri takma değil, boya değil. Öyleler. Onlar öyle doğmuşlar. İnsanlardan farklı bir ırk onlar.
Bir balık gibi yaşama alanları sınırlı. Bir çadır içinde yaşamaya mecburlar. Orada kendilerini asırlar önce kabul ettirebilmişken şimdi kalkıp ‘’Biz sizler gibi, sizin içinizde, her yerde yaşamak istiyoruz’’ demeye cesaret edemiyorlar.
Onların içinden geçmişte bunu insanlara söyleyenler olmamış mı? Elbette olmuş. İnsanlar ne yapmış? Alıp onların renkli saçlarını dibine kadar kesmişler. Renkli kırmızı burunlarını estetik operasyonla düzelttirmişler. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bu komedi ikonlarını tüm insanlığa kötü göstermek ve normal hayata karışmalarına engel olmak için korku film’lerinde korkunç bir karakter olarak lanse etmeye çalışmışlar. Özellikle de çocukların korkulu rüyası olarak. Oysa ben onlara gülmeyen bir çocuk görmedim bu güne kadar.
Onlar bir türse, içlerinde iyi ve kötü niyetli olanlarının bulunması normal. Aynı insanlar gibi. Hiç kimse yüzde yüz iyi olamaz. Yüzde yüze yakın iyi olabilir.
Hayvanları, hakimiyetleri altına aldıkları gibi, onların da özgürlüklerini ellerinde tutuyor insanoğlu… Onlardan her zaman eğlence ve hizmet bekliyorlar.
Milano Sirki’nin palyaçosu Vladi Rossi şöyle anlatıyor;
‘’Kardeşimle beraber sahneye çıkıyorduk. O şapşal bir palyaçoyu oynuyordu, ben de sinirli palyaçoyu. Karşılıklı atışmamızı yaptık. Onun oyun gereği de sahneye bir girip bir çıkması gerekiyordu. O tekrar sahne dışına çıktı. Yeniden sahne sırası ona geldi. Bekliyorum. Yok. Ne gelen var ne giden. Seyirciye de durumu çaktırmıyorum. Çok sinirlenmiş gibi yapıp ‘Nerede bu şapşal?’ deyip sahnenin dışına çıktım yuvarlanarak. Seyirci de alkış kıyamet. Kulise gittiğimde acı haberi almıştım. Kardeşim kalp krizi geçirmiş meğer. Kırk iki yaşındaydı öldüğünde. Yıkıldım tabii. Sahneye dönmem gerekiyordu. İçeri girdim ve ‘Bu sefer elimden kaçmayı becerdi’ deyip salonu terk ettim. Kimse bir şey anlamamıştı.’’
Bir de bu ırkın samiyetini kendi çıkarları için kendi hayatlarında kullanan insanlar var. Maskesini takan… Gülerek, güldürerek yaklaşan… Doğruculuk ve iyilik timsali rolünde…Ve bunların peşinden giden topluluğu… Dişisi,erkeği…Hepsi aynı yalan dünyalarının içinde…İşte gerçek ‘’Palyaço’’lar… Benim en çok eğlendiğim…  Makyajlarının altında ne olduğunu bildiğim… Ve hayatımdan her zaman defedeceğim.



Yarattım önce, sonra yıktım,
geldiğin gibi öyle gittin. 
Bir palyaço, iyi fakat isimsiz,
istesem de, baştan yaratamam seni...