Sayfa Görüntüleme Sayısı

21 Aralık 2024 Cumartesi

2025'e GİRERKEN EVRENDE HERKES EDERİ KADAR




Bir türlü olmuyor, insanlık her sene yeni yıla girerken kendisi için bir çok dilekte bulunuyor ama hala herkes hayatından şikayetçi ve işler yolunda gitmiyor.

Bu durumunuzla alakalı inceden inceye düşündünüz mü hiç? Neden hala yaşananlar bu kadar acımasız?
Bu ruh haliyle, bu kafayla iyi şeylerin size akacağını ve hayatınızın güllük gülistanlık olacağını düşünmediniz herhalde. Her şeyi doğru yaptığınızı ve yanlış yapmanın kendinize tanınmış bir hak olduğunu düşünüyorsanız. Fena yanılıyorsunuz. O zaman göreceksiniz ki, gelecek sene de, bir sonra ki senenin aynısını yaşayacaksınız, belki de (büyük olasılıkla)  daha kötüsünü... Ama hala inatla ve ısrarla aynı tiyatroyu oynuyorsunuz.
Her şeyi, kendinizi de dahil, çıtayı çok yüksekte tutuyorsunuz, uçuyorsunuz....
Bir hayal aleminde yaşar gibi umarsızsınız. Kendinize olmadığınız ve layık olamayacağınız etiketler yapıştırmayın. Yada olmadık insanlara bunları yapıştırmayın.
Neden kokuşmuş aynı şeyler etrafta dönüp duruyor ve çoğalıyor? Bu kadar hata, yanlış neden oluyor? Durup dururken olmuyor herhalde. Kendinizi kaybetmeyin. Doğru olmaya ve doğru için çalışın. İnsanlara karşı rahat davranışlar sergilemeyin, dangul dungul olmak size kötü nam kazandırır. Başkalarının hayatına ve kendisine saygı duymayı öğrenin. Yeni nesilleri organik mama ve organik sevgiyle büyütün. Onları iyi hazırlayın. Yolda yürurken insanların yol haklarına saygılı olun, onların üzerine doğru yürüyüp çarparak mastürbasyon yapmayın. Böylelikle ve bunun gibi bir çok doğruyla kaliteli ve doğru bir yaşamı hak edin. Evet hak edin çünkü vermeden almak olmaz. Nasılsanız öyle olur.
Mütevazi ve görgülü olmak, saygılı olmak, kendini bilmek, kibiri bırakmak, laftan anlamak, bencil olmamak, kimsenin hakkını yememek, emeğe değer vermek, vicdanlı olmak, yardım sever olmak, kaliteli ve medeni olmak, rahat durmak, kötülük yapmamak, hırslardan arınmak, aklınızı kullanmak, becerilerinizi arttırmak, kendinize yatırım yapmak, kendinizi yetiştirmek, iyi arkadaşlar edinmek, güzel çevrelerde bulunmak......İnsana dair iyi olan ne varsa en fazlasından hayatınıza taşımaya çalışmak ve hayatlarınıza dahil etmek bu kötü hayatı çok güzel bir hale getirecektir.
Bu saydığım şeyleri uygulamaya koymak gerekiyor. Klişe ve yüzyıllardır bilinip söylenen şeyler bunlar. Reçeteyi biliyorsunuz ama uygulamıyorsunuz. Sorsan herkes herşeyi biliyor.
Lay Lay Lom olan her şeyin içinde olmaktan keyif alıyorsunuz. Hayat ile ilgili ciddi konuların içinde de çözüm odaklı yer almaya çalışsanız ya. Görmezden gelmekle olmuyor yada beni ilgilendirmez, ben dahil olmayayım demekle... Böyle olduğunuzda da hayatın içindekiler olumsuzluklar hep sizi buluyor. bir anda  yolunu bularak karşınıza çıkıveriyor işte. Sonrasında da yakınmalar başlıyor.
Yeni yılın gelmesi bir şeyi değiştirmeyecek. Ne size, ne dünyaya. Siz değişmedikçe hiç bir şey değişmez. Bu yazıdan sonra iyice bir düşünün yada olduğunuz gibi devam edin.



 




Toplumsal olaylarda sanatçıların tepkisizliklerini, düşüncelerini paylaşmamalarını konuşuyor toplum.

Ben de kendimce, içinde olunulan ruhi haliyete ve yaşanılan kötü durumlar hakkında bir iki şey karalamak istedim. Ancak eksik şeyler kalacağını biliyorum, yada yazmayı unuttuğum şeyler… Elimden geldiğince toparlamaya çalışacağım.

Fısat buldukça bahsettiğim bir konu var. Bunu kendimi övmek için değil, bu durumu  başkalarının nasıl fark etmediğine şaşırdığım için burada yine sizlerle paylaşacağım.

Lise yıllarımda (90’lar), insanları gözlemleme merakım oldu. Nasıl oldu bu? Mesela insanların davranışlarına dikkat ederdim. Bir olaya nasıl tepki veriyorlardı yada nasıl ve neden tepki vermiyorlardı, bir insan nasıl manüpüle ediliyor veya kişi bir başkasını nasıl manüpüle ediyordu. Kıskançlıklarını, hasetliklerini, birbiriyle olan yarışlarını, yetersiz hissetmelerini, yalakalıklarını, egolarını, komplekslerini, sahteliklerini, gözyaşlarını, göstermek istedikleri sevgilerini, mutluluklarını v.b gözlemleme, onlara şahitlik etme fırsatım oldu. Bu tür eylemleri anlayabilmek, anlam çıkarabilmek bir yetenek mi yoksa Tanrı vergisi bir şey mi bilemiyorum. Çünkü her insan, her insanı okuyamaz. Ben arkadaşlarım arasında, tek yada topluluk ile birlikte bulunduğum yerlerde, bulunduğum ortamlarda mutlaka bu tür sonuçlar çıkarabilirdim. Ve zamanla yanılma payımın giderek düştüğünü görmeye başlamıştım. Sonunda; “Evet, bak yine haklı çıktım” diyordum kendi kendime. Ve günümüze kadar ister istemez yaptığım, yıllardır süre gelen bu filitreleme hali beni çok yordu. Çünkü bir şeylerin yada birilerinin ne olduğunu anlamak (özellikle gizli kötü niyet ve gizli kötü davranışlarla bezenmişleri anlamak) ve ona göre bir tavır sergilemek, bir önlem almak beni mutsuz etti.

Keşke bilmeseydim dedğiniz şeyler vardır. Bazen her şeyi anlamak da insana iyi gelmiyor, bezdiriyor, mutsuzlaştırıyor ve yoruyor.

Geleceğim nokta şudur ki, o yıllarda (90’ların sonuna doğru)  toplum yapısını çözmeye başlamıştım. Ergenlik dönemimin bitiminde daha bir aklı başındalıkla anlam veremediğim şeyleri de anlamam kolaylaşmış, yavaş yavaş da tecrübeyle sabit hale gelmeye başlamıştı. Toplum içindeki insanların tavırları (şahsıma karşılık) çoğu zaman beni memnun etmedi. Ya saygısızlık gördüm, ya bir haksızlık yaşadım, ya itibarsızlaştırılmaya çalışıldım, ya yok sayıldım, sabrımın sınırları çok zorlandı, tahrik edildim, egom normal kıvamda olmasına rağmen kibirli insanların mastürbasyonuna maruz kaldım, herkes her şeyi çok iyi biliyordu, lüzumsuz boş konuşan ama itibar görenlerin arasında en arkada kaldım, hatasını kabul etmeyenlerin verdikleri sıkıntıları ve stresleri yaşadım, gibi gibi, bunun gibi bir çok şey. Çok az iyi insan ve iyi davranışla karşılaştım. Ancak o azınlık fikirlerimi değiştirmeye elbette yetmedi. Tam 50 senedir bu toplumun içindeyim (1975), doksanların sonundan itibaren değişen bir şey görmediğim gibi kötüye giden bir çok şey gördüm. Ben hayatın kendisiyim. Ben toplumun içindeyim ve olanları en gerçekçi yaşayan ve olanların gerçek şahiti de haliyle benim. Yani herkes. Toplumu oluşturan bir bireyim diğerleri gibi. Bu bozulma, aşama aşama nasıl görülmez ?

Toplum bahsettiğim o yıllarda (90’ların sonuna doğru) gözlemlerime göre iyice değişmeye başlamıştı. Hatta yakınlarıma, arkadaşlarıma anlatırdım; ya şöyle harekete maruz kaldım, döndü bana şunu dedi, gitti adam bir diğerine şunu yaptı, otobüste yer kavgası çıktı, yolda yürüyordum karşıdan gelirken bir anda boş yolda üzerime doğru geldi bana çarparak yürümeye devam etti…. gibi, sıraya girilen bir yerde göz göre göre önünüze geçilmesi gibi, yaya geçitinde arabanın üzerinize sürülmesi yada tanımadığınız birinin suratınıza bakarak ireti edici bir şekilde gülmesi gibi…şeyleri. Onlarda ya hafife alarak “hep mi seni buluyor” diyorlardı. Şimdi artık bunu söyleyenleri de buluyor; o tipler, o hareketler … Demek ki hep beni bulmuyormuş. Belki de onlar, o insanlara yada o hareketlere yakın tarzlarda oldukları için,  o zamanlarda o profiller ve o tip davranışlar kendilerine garip gelmiyordu, bilemem. Ama sonuçta o küçük davranış bozuklukları günümüze kadar bir çığ gibi büyüyerek üzerimize çullanı verdi işte.  O zamanlar Televole vardı, magazin programları sıkçaydı. Hoş şimdi de cinayet çözen televizyoncular var. Ne trajikomik. Kimileri bu zamandaki ekonomik zorlukları, bu bozulmaya neden olarak gösteriyor. Ben bunu kabul etmiyorum. Çünkü bunun bir anda olan bir şey olmadığını biliyorum. O yıllardan şahit olmuştum buna. Ancak ekonomik zayıflık, psikolojik rahatsızlığı olanları daha da hasta etmiş olabilir.  Bir de bu işin psikolojik (sağlıksal) boyutunun yanında, manevi (iyilik – kötülük) boyutu var. Her şey bir tercih sonucu doğar. Bazen fark edersiniz, bazen fark etmezsiniz. Bir insandaki kötülük, insanın  genetik yapısında (soyunda) olabilir. Ancak bu bile tercihinize, kararlılığınıza, seçiminize etki edemez. Bana sorarsanız günümüzde yaşadığımız kötülük dolu olayları yüzde 70’i tercihen, yüzde 30’uysa sağlıksal (psikolojik - istem dışı) olarak gerçekleştiriyor.

Hatalar, hatalar, hatalar. İnsanız bir hata sonucu dünyaya getirilmişiz. İnsan, hata yapar. Ancak hatayı kabul etmek, düzelmenin yada düzgün olmaya başlamanın çok güzel bir yolu ve örneğidir. İnsanlar,  garip bir kibire, ukalalığa ve çok bilmişliğe sahip olduğu ve dünyanın kendi etrafında döndüğünü sandığı için, hata kabul etmek bir insanda mahcubiyet, zayıflık ve yenilgi hissi yaratıyor. Halbu ki kabulümüz kendi iyiliğimize olacakken… “O niye bunu yaptı?” derken, “Ben ne yaptım ki?” diye sorabilmek, (çıkış noktası – neden – sonuç), orta yolu bulmaya veya hak vermeye çalışmak, medeniyetin en güzel göstergesidir. Ve en sağlıklı yoldur. Kendinizin rahatsız olduğu ve hoşlanmayacağı şeyleri siz başkasına yaparken rahatsız olabileceğini aklınıza getirmek kötü şeylerin önünü kesecektir. Kötülük yapacak olan kişinin, aynı kötülüğü kendisine ve ailesine yapıldığını düşünebilmesi onu kötü niyetinden alıkoyabilir. Eskideki o yozlaşmamış, pek kirlenmemiş insanları anmak hiçbir sorunumuzu çözmez. Bu anış sadece onlara bir saygı göstergesi olacaktır. Geçmişteki kahramanları anmak ve onların başarılarından pay çıkarmak onları gücendirir. Adama: “Siz ne yaptınız?” diye sorarlar. İşte bilanço (rapor) ortada. Sadece iki saatinizi ayırın ve herhangi bir kanalın akşam haberlerini izleyin. Hiç olmadı, dönüp bir sokağa bakın, insanlara bakın, ağaçlara, hayvanlara, suya bakın, sebzeye - meyveye bakın, toprağa bakın. Aynılar mı? Göz göre göre de yalan söylenmez herhalde. Vicdanlı, iyi kalpli, düzgün bir insan bu gerçeği görmezden gelemez.  Hiçbir şey yokmuş gibi yapmak, doğruyu gizlemeye çalışan söylemler kullanmak işleri daha da kötü boyuta taşımaktan başka hiçbir işe yaramaz. Size anı kurtartır, en fazla günü kurtarırsınız. Sonunda etrafınızdan “E Hani Böyleydi - Böyle Böyle Demişti, Nerde Hani” sesleri yükselir. Bence, toplumun sosyal medyada gösterdiği itirazı, kabullenmeyişi, baş kaldırıyı, eleştirel yorumları yaşadıkları hayatta .gösteremeyişi de hiçbir şeyin düzelmemesine neden oluyor. Kişinin sosyal medyada (sanal dünyada) oluşu, gerçek hayatta ise olmayışı, verilen o tepkilerin yerini bulamamasına neden oluyor. Klavye kahramanlığı diyorlar ya gerçek hayatlarında insanlar o kahramanlığı dışa vuramıyor. Bakıyorum etrafa, en vahim olayların ertesi günü, herkes havasında, güneş gözlükleri suratlarda, bir havayla dolanan bir sürü şişme insan sağda solda. Kafeler cıvıl cıvıl, tıklım tıklım, sohbet, muhabbet, gülücükler havalarda uçuşuyor. Güzel ama e dün haberlerde onca şey olmuştu. Onca can hiç uğruna gitmişti. Bir toplum hiç mi acısını dışa vurmaz, bir şeyler de belli olsun etrafta yahu. Bir üzgün hava essin, bir boş kalsın mekanlar bakalım, kaygılanın, üzülün… Yok. Milletin keyfi yerinde. “Yooo öyle bir şey olmadı ki” kafasında sallana sallana dolaşıyor herkes. İşte bu vurdum duymazlık, bananecilik, ben kendi havama bakarımcılık…. Durumu bu hale getirdi. İşte bütün bunlar bu yüzden oluyor.

O, kendimce gördüğüm doksanların sonuna doğru insan (toplum) psikolojisindeki değişimden önceki yıllarda yetiştirilmiş evlatlara bir bakmak gerekir. Keşke onların hem kariyerlerini, hem psikolojilerini, hem de manevi yanlarının gücünü inceleyebilme fırsatımız olabilse. Bir de şimdi evlat yetiştiren anne – babaya ve onların üretimlerine (evlatlarına) bakalım. Hiç zamana – teknolojiye yada herhangi bir şeye kabahat bulmayalım. Çünkü bir çocuğa his yüklemek, onu iyi şeylerle doldurmak sadece anne – babanın elindedir. Hiçbir teknoloji, anne – baba izin vermezse çocuğa erişemez. Ama özgürlük adı altında ve kendi başının çaresine bakabilme becerisi kazandırma bahanesi ile çocuğunuzu kontrolsüz bıraktığınızda onu meçhule terk etmiş olursunuz, bunun farkına varın derim. Çocuk üzerinde iyi kontrol sağlama, çocuğu kaliteli yetiştirme (yükleme yapma) ve düzgün bir çevrede çocuğu büyütme becerisi, sizleri topluma iyi bir birey kazandırma başarısına götürecektir.

Kötü eylemler yapan, başkasının canını yakan, başkasının mutsuzluğunu isteyen, bundan keyif alan, ileri düzeyde başkasını kıskanan (takıntı – obsesyon), yaralayan, yok etmek isteyen bir şahsın, önce ailesine sonra aile çevresine, gençlik dönemindeki sosyal yaşantısına (gezdiği yerler, arkadaşları v.b), çocukluk ve gençlik dönemindeki ilgi alanlarına, kişinin çocuklukta ciddi bir travmatik olay yaşayıp yaşamadığına bir bakmak gerekir. Bu yeterli olacaktır. Kadın döven, canice cinayetler işleyen, hayvanlara eziyet eden X bir kişinin geçmişinde yaşadığı illa ki kötü bir çıkış noktası vardır. O hale dönüşmesine neden olan şey yada şeyler mutlaka mevcuttur. Her insan melek (bebek) doğar. Scooter’ı (martı) kaldırımda yüksek hızla sürenlerin hepsi genç. Kaç kere birilerine çarpmaya ramak kalmışken gördüm ve ben de bir çok defa çarpılma riskiyle karşılaştım. Bir de hızlıca sağa sola yatırarak sürüyorlar, kendilerine de zarar verme riskini taşıyarak. Mesela ben buna hiç anlam verememişimdir; o alet ile neden hızla insanın üzerine gelirler, bu aleti neden kaldırımda kullanırlar bir de neden bu aletleri kullandıktan sonra yere fırlatırlar.(devrilmiş bir şekilde yerde görmüşlüğüm çok var) Şimdi bunları yapanın iyi bir birey olduğunu düşünemem, düşünürsem kendimi sorgulamama neden olurum. Bunu yapan iyi bir bireyse ben neyim (yapmayan) diye sorarım kendime. Bu tip genç kişilikleri gördüğüm zaman hemen aklımdan şu cümle geçiyor: “Anne – babası ne ki , bu düzgün olsun.”  Çocuk dünyaya getirmek, evde bir ses, bir hareket olsun mantelitesinden çıkmalıdır. Çocuk dünyaya getirmeden önce her türlü detay ve olasılık düşünülmeli bence. Hele, “Allah rıskını verir”  kör görüşü bir an önce tarih olmalıdır. Bu tür düşüncelerle dünyaya getirilen bireyin iyi yetiştirilmesi bence bir mucizedir. Bu tür zihniyetin taktiği; “saldım çayıra mevlam kayıra” yöntemidir. Eşim ile ben, kötülük dolu bir dünyaya verebileceğimiz bir çocuğumuzun olmaması konusunda hem fikiriz. İstemi dışında onu bu berbet hayatı yaşama mecburiyetinde bırakmaya hakkımız yok diye düşünüyoruz. Bizce dünyaya çocuk getirme gayretinden çok yaşam ve düşünce tarzını iyileştirme gayretine öncelik tanınmalı.

Her zaman dediğim ve diyeceğim gibi; “Bu dünyada her şeyin başı, her şeyin sonu ve her şeyin nedeni insandır.” İnsan kaliteniz neyse yaşam kaliteniz de odur. Etrafınızdaki her şey, yanınızdaki insanlara göre şekillenir, gelişir.

Başıboşmuş gibi bir halde, su nereye akarsa oraya giden, kendini bırakmış ve beş para etmeyen şeylerin kendilerine bir fayda sağlayacağını düşünen ve buna inanan bir gençlik var. Kısa bir eteğe sahip olmak, dekolte giymek aklına estiği gibi asi tavırlarla konuşmak, hareketler yapmak, özgürlüğün gerçek tanımını bilmemek, etik olmayan yollardan kolayca  ilgi odağı haline gelmeye çalışmak, paraya ve mevkiye ulaşmak, genç bir kıza hayalden başka hiçbir şey vermez ve kendisine hiçbir değer katmaz. Ukalalık yapmak, herkesin favorisi markalardan giyinmek, tatlı serseri kafasında dolanmak, birileriyle aşık atmak, saygısızca tavırlar sergilemek, aile parası yemek de genç bir adama hiçbir değer katmaz. Ama ne yazık ki gençler bu. Gençler bu kadar. Böylelikle ve ne yazık ki, iyi bir gelecekten söz edemeyiz. Geçmişte güzel günler görmüş biri olarak güzel günler henüz göremeyen gençlere şunu söylemek isterim (tabii ciddiye alırlarsa): “Kanatlarınız olduğu sürece rüzgara ihtiyacınız yok”

Su bulanıksa içer misiniz ? Ben içmem, herhalde sizler de içmezsiniz. Dünya insanları da içmez emin olun. Pırıl pırıl su dururken, bulanık suyu kimse tercih etmez.

Uzun lafın kısası, “Laf ile peynir gemisi yürümez” derler ya; onca doğru şey konuşuluyor, onca insan ve olay kınanıyor ama değişen hiçbir şey olmuyor. Herkes doğru, herkes masum, herkes iyi,  peki kim bu kötülükleri yapan? Onlar aramızdan, hatta hiç ummayacağınız kişilerin arasından çıkmıyorlar mı?  Biraz sirkelenmek lazım, amma velakin, kime anlatıyorsun, kime söylüyorsun. Görünen o ki ve kesinlikle bir yerlerde bir yanlış var. Bir yerlerde kötülüğü besleyen birileri var. Bakalım bunu fark edebilecek misiniz? Umarım doksanlarda benim fark edip sizin fark edemediğiniz gibi olmaz bu sefer. Bir an önce farkındalığınıza kavuşmanız dileğiyle.




BURAK KIRMIZITUNA YOU TUBE SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/@burakkt

BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.instagram.com/burakkirmizituna/

11 Ekim 2024 Cuma

FARKINDALIĞINIZA


 




Toplumsal olaylarda sanatçıların tepkisizliklerini, düşüncelerini paylaşmamalarını konuşuyor toplum.

Ben de kendimce, içinde olunulan ruhi haliyete ve yaşanılan kötü durumlar hakkında bir iki şey karalamak istedim. Ancak eksik şeyler kalacağını biliyorum, yada yazmayı unuttuğum şeyler… Elimden geldiğince toparlamaya çalışacağım.

Fısat buldukça bahsettiğim bir konu var. Bunu kendimi övmek için değil, bu durumu  başkalarının nasıl fark etmediğine şaşırdığım için burada yine sizlerle paylaşacağım.

Lise yıllarımda (90’lar), insanları gözlemleme merakım oldu. Nasıl oldu bu? Mesela insanların davranışlarına dikkat ederdim. Bir olaya nasıl tepki veriyorlardı yada nasıl ve neden tepki vermiyorlardı, bir insan nasıl manüpüle ediliyor veya kişi bir başkasını nasıl manüpüle ediyordu. Kıskançlıklarını, hasetliklerini, birbiriyle olan yarışlarını, yetersiz hissetmelerini, yalakalıklarını, egolarını, komplekslerini, sahteliklerini, gözyaşlarını, göstermek istedikleri sevgilerini, mutluluklarını v.b gözlemleme, onlara şahitlik etme fırsatım oldu. Bu tür eylemleri anlayabilmek, anlam çıkarabilmek bir yetenek mi yoksa Tanrı vergisi bir şey mi bilemiyorum. Çünkü her insan, her insanı okuyamaz. Ben arkadaşlarım arasında, tek yada topluluk ile birlikte bulunduğum yerlerde, bulunduğum ortamlarda mutlaka bu tür sonuçlar çıkarabilirdim. Ve zamanla yanılma payımın giderek düştüğünü görmeye başlamıştım. Sonunda; “Evet, bak yine haklı çıktım” diyordum kendi kendime. Ve günümüze kadar ister istemez yaptığım, yıllardır süre gelen bu filitreleme hali beni çok yordu. Çünkü bir şeylerin yada birilerinin ne olduğunu anlamak (özellikle gizli kötü niyet ve gizli kötü davranışlarla bezenmişleri anlamak) ve ona göre bir tavır sergilemek, bir önlem almak beni mutsuz etti.

Keşke bilmeseydim dedğiniz şeyler vardır. Bazen her şeyi anlamak da insana iyi gelmiyor, bezdiriyor, mutsuzlaştırıyor ve yoruyor.

Geleceğim nokta şudur ki, o yıllarda (90’ların sonuna doğru)  toplum yapısını çözmeye başlamıştım. Ergenlik dönemimin bitiminde daha bir aklı başındalıkla anlam veremediğim şeyleri de anlamam kolaylaşmış, yavaş yavaş da tecrübeyle sabit hale gelmeye başlamıştı. Toplum içindeki insanların tavırları (şahsıma karşılık) çoğu zaman beni memnun etmedi. Ya saygısızlık gördüm, ya bir haksızlık yaşadım, ya itibarsızlaştırılmaya çalışıldım, ya yok sayıldım, sabrımın sınırları çok zorlandı, tahrik edildim, egom normal kıvamda olmasına rağmen kibirli insanların mastürbasyonuna maruz kaldım, herkes her şeyi çok iyi biliyordu, lüzumsuz boş konuşan ama itibar görenlerin arasında en arkada kaldım, hatasını kabul etmeyenlerin verdikleri sıkıntıları ve stresleri yaşadım, gibi gibi, bunun gibi bir çok şey. Çok az iyi insan ve iyi davranışla karşılaştım. Ancak o azınlık fikirlerimi değiştirmeye elbette yetmedi. Tam 50 senedir bu toplumun içindeyim (1975), doksanların sonundan itibaren değişen bir şey görmediğim gibi kötüye giden bir çok şey gördüm. Ben hayatın kendisiyim. Ben toplumun içindeyim ve olanları en gerçekçi yaşayan ve olanların gerçek şahiti de haliyle benim. Yani herkes. Toplumu oluşturan bir bireyim diğerleri gibi. Bu bozulma, aşama aşama nasıl görülmez ?

Toplum bahsettiğim o yıllarda (90’ların sonuna doğru) gözlemlerime göre iyice değişmeye başlamıştı. Hatta yakınlarıma, arkadaşlarıma anlatırdım; ya şöyle harekete maruz kaldım, döndü bana şunu dedi, gitti adam bir diğerine şunu yaptı, otobüste yer kavgası çıktı, yolda yürüyordum karşıdan gelirken bir anda boş yolda üzerime doğru geldi bana çarparak yürümeye devam etti…. gibi, sıraya girilen bir yerde göz göre göre önünüze geçilmesi gibi, yaya geçitinde arabanın üzerinize sürülmesi yada tanımadığınız birinin suratınıza bakarak ireti edici bir şekilde gülmesi gibi…şeyleri. Onlarda ya hafife alarak “hep mi seni buluyor” diyorlardı. Şimdi artık bunu söyleyenleri de buluyor; o tipler, o hareketler … Demek ki hep beni bulmuyormuş. Belki de onlar, o insanlara yada o hareketlere yakın tarzlarda oldukları için,  o zamanlarda o profiller ve o tip davranışlar kendilerine garip gelmiyordu, bilemem. Ama sonuçta o küçük davranış bozuklukları günümüze kadar bir çığ gibi büyüyerek üzerimize çullanı verdi işte.  O zamanlar Televole vardı, magazin programları sıkçaydı. Hoş şimdi de cinayet çözen televizyoncular var. Ne trajikomik. Kimileri bu zamandaki ekonomik zorlukları, bu bozulmaya neden olarak gösteriyor. Ben bunu kabul etmiyorum. Çünkü bunun bir anda olan bir şey olmadığını biliyorum. O yıllardan şahit olmuştum buna. Ancak ekonomik zayıflık, psikolojik rahatsızlığı olanları daha da hasta etmiş olabilir.  Bir de bu işin psikolojik (sağlıksal) boyutunun yanında, manevi (iyilik – kötülük) boyutu var. Her şey bir tercih sonucu doğar. Bazen fark edersiniz, bazen fark etmezsiniz. Bir insandaki kötülük, insanın  genetik yapısında (soyunda) olabilir. Ancak bu bile tercihinize, kararlılığınıza, seçiminize etki edemez. Bana sorarsanız günümüzde yaşadığımız kötülük dolu olayları yüzde 70’i tercihen, yüzde 30’uysa sağlıksal (psikolojik - istem dışı) olarak gerçekleştiriyor.

Hatalar, hatalar, hatalar. İnsanız bir hata sonucu dünyaya getirilmişiz. İnsan, hata yapar. Ancak hatayı kabul etmek, düzelmenin yada düzgün olmaya başlamanın çok güzel bir yolu ve örneğidir. İnsanlar,  garip bir kibire, ukalalığa ve çok bilmişliğe sahip olduğu ve dünyanın kendi etrafında döndüğünü sandığı için, hata kabul etmek bir insanda mahcubiyet, zayıflık ve yenilgi hissi yaratıyor. Halbu ki kabulümüz kendi iyiliğimize olacakken… “O niye bunu yaptı?” derken, “Ben ne yaptım ki?” diye sorabilmek, (çıkış noktası – neden – sonuç), orta yolu bulmaya veya hak vermeye çalışmak, medeniyetin en güzel göstergesidir. Ve en sağlıklı yoldur. Kendinizin rahatsız olduğu ve hoşlanmayacağı şeyleri siz başkasına yaparken rahatsız olabileceğini aklınıza getirmek kötü şeylerin önünü kesecektir. Kötülük yapacak olan kişinin, aynı kötülüğü kendisine ve ailesine yapıldığını düşünebilmesi onu kötü niyetinden alıkoyabilir. Eskideki o yozlaşmamış, pek kirlenmemiş insanları anmak hiçbir sorunumuzu çözmez. Bu anış sadece onlara bir saygı göstergesi olacaktır. Geçmişteki kahramanları anmak ve onların başarılarından pay çıkarmak onları gücendirir. Adama: “Siz ne yaptınız?” diye sorarlar. İşte bilanço (rapor) ortada. Sadece iki saatinizi ayırın ve herhangi bir kanalın akşam haberlerini izleyin. Hiç olmadı, dönüp bir sokağa bakın, insanlara bakın, ağaçlara, hayvanlara, suya bakın, sebzeye - meyveye bakın, toprağa bakın. Aynılar mı? Göz göre göre de yalan söylenmez herhalde. Vicdanlı, iyi kalpli, düzgün bir insan bu gerçeği görmezden gelemez.  Hiçbir şey yokmuş gibi yapmak, doğruyu gizlemeye çalışan söylemler kullanmak işleri daha da kötü boyuta taşımaktan başka hiçbir işe yaramaz. Size anı kurtartır, en fazla günü kurtarırsınız. Sonunda etrafınızdan “E Hani Böyleydi - Böyle Böyle Demişti, Nerde Hani” sesleri yükselir. Bence, toplumun sosyal medyada gösterdiği itirazı, kabullenmeyişi, baş kaldırıyı, eleştirel yorumları yaşadıkları hayatta .gösteremeyişi de hiçbir şeyin düzelmemesine neden oluyor. Kişinin sosyal medyada (sanal dünyada) oluşu, gerçek hayatta ise olmayışı, verilen o tepkilerin yerini bulamamasına neden oluyor. Klavye kahramanlığı diyorlar ya gerçek hayatlarında insanlar o kahramanlığı dışa vuramıyor. Bakıyorum etrafa, en vahim olayların ertesi günü, herkes havasında, güneş gözlükleri suratlarda, bir havayla dolanan bir sürü şişme insan sağda solda. Kafeler cıvıl cıvıl, tıklım tıklım, sohbet, muhabbet, gülücükler havalarda uçuşuyor. Güzel ama e dün haberlerde onca şey olmuştu. Onca can hiç uğruna gitmişti. Bir toplum hiç mi acısını dışa vurmaz, bir şeyler de belli olsun etrafta yahu. Bir üzgün hava essin, bir boş kalsın mekanlar bakalım, kaygılanın, üzülün… Yok. Milletin keyfi yerinde. “Yooo öyle bir şey olmadı ki” kafasında sallana sallana dolaşıyor herkes. İşte bu vurdum duymazlık, bananecilik, ben kendi havama bakarımcılık…. Durumu bu hale getirdi. İşte bütün bunlar bu yüzden oluyor.

O, kendimce gördüğüm doksanların sonuna doğru insan (toplum) psikolojisindeki değişimden önceki yıllarda yetiştirilmiş evlatlara bir bakmak gerekir. Keşke onların hem kariyerlerini, hem psikolojilerini, hem de manevi yanlarının gücünü inceleyebilme fırsatımız olabilse. Bir de şimdi evlat yetiştiren anne – babaya ve onların üretimlerine (evlatlarına) bakalım. Hiç zamana – teknolojiye yada herhangi bir şeye kabahat bulmayalım. Çünkü bir çocuğa his yüklemek, onu iyi şeylerle doldurmak sadece anne – babanın elindedir. Hiçbir teknoloji, anne – baba izin vermezse çocuğa erişemez. Ama özgürlük adı altında ve kendi başının çaresine bakabilme becerisi kazandırma bahanesi ile çocuğunuzu kontrolsüz bıraktığınızda onu meçhule terk etmiş olursunuz, bunun farkına varın derim. Çocuk üzerinde iyi kontrol sağlama, çocuğu kaliteli yetiştirme (yükleme yapma) ve düzgün bir çevrede çocuğu büyütme becerisi, sizleri topluma iyi bir birey kazandırma başarısına götürecektir.

Kötü eylemler yapan, başkasının canını yakan, başkasının mutsuzluğunu isteyen, bundan keyif alan, ileri düzeyde başkasını kıskanan (takıntı – obsesyon), yaralayan, yok etmek isteyen bir şahsın, önce ailesine sonra aile çevresine, gençlik dönemindeki sosyal yaşantısına (gezdiği yerler, arkadaşları v.b), çocukluk ve gençlik dönemindeki ilgi alanlarına, kişinin çocuklukta ciddi bir travmatik olay yaşayıp yaşamadığına bir bakmak gerekir. Bu yeterli olacaktır. Kadın döven, canice cinayetler işleyen, hayvanlara eziyet eden X bir kişinin geçmişinde yaşadığı illa ki kötü bir çıkış noktası vardır. O hale dönüşmesine neden olan şey yada şeyler mutlaka mevcuttur. Her insan melek (bebek) doğar. Scooter’ı (martı) kaldırımda yüksek hızla sürenlerin hepsi genç. Kaç kere birilerine çarpmaya ramak kalmışken gördüm ve ben de bir çok defa çarpılma riskiyle karşılaştım. Bir de hızlıca sağa sola yatırarak sürüyorlar, kendilerine de zarar verme riskini taşıyarak. Mesela ben buna hiç anlam verememişimdir; o alet ile neden hızla insanın üzerine gelirler, bu aleti neden kaldırımda kullanırlar bir de neden bu aletleri kullandıktan sonra yere fırlatırlar.(devrilmiş bir şekilde yerde görmüşlüğüm çok var) Şimdi bunları yapanın iyi bir birey olduğunu düşünemem, düşünürsem kendimi sorgulamama neden olurum. Bunu yapan iyi bir bireyse ben neyim (yapmayan) diye sorarım kendime. Bu tip genç kişilikleri gördüğüm zaman hemen aklımdan şu cümle geçiyor: “Anne – babası ne ki , bu düzgün olsun.”  Çocuk dünyaya getirmek, evde bir ses, bir hareket olsun mantelitesinden çıkmalıdır. Çocuk dünyaya getirmeden önce her türlü detay ve olasılık düşünülmeli bence. Hele, “Allah rıskını verir”  kör görüşü bir an önce tarih olmalıdır. Bu tür düşüncelerle dünyaya getirilen bireyin iyi yetiştirilmesi bence bir mucizedir. Bu tür zihniyetin taktiği; “saldım çayıra mevlam kayıra” yöntemidir. Eşim ile ben, kötülük dolu bir dünyaya verebileceğimiz bir çocuğumuzun olmaması konusunda hem fikiriz. İstemi dışında onu bu berbet hayatı yaşama mecburiyetinde bırakmaya hakkımız yok diye düşünüyoruz. Bizce dünyaya çocuk getirme gayretinden çok yaşam ve düşünce tarzını iyileştirme gayretine öncelik tanınmalı.

Her zaman dediğim ve diyeceğim gibi; “Bu dünyada her şeyin başı, her şeyin sonu ve her şeyin nedeni insandır.” İnsan kaliteniz neyse yaşam kaliteniz de odur. Etrafınızdaki her şey, yanınızdaki insanlara göre şekillenir, gelişir.

Başıboşmuş gibi bir halde, su nereye akarsa oraya giden, kendini bırakmış ve beş para etmeyen şeylerin kendilerine bir fayda sağlayacağını düşünen ve buna inanan bir gençlik var. Kısa bir eteğe sahip olmak, dekolte giymek aklına estiği gibi asi tavırlarla konuşmak, hareketler yapmak, özgürlüğün gerçek tanımını bilmemek, etik olmayan yollardan kolayca  ilgi odağı haline gelmeye çalışmak, paraya ve mevkiye ulaşmak, genç bir kıza hayalden başka hiçbir şey vermez ve kendisine hiçbir değer katmaz. Ukalalık yapmak, herkesin favorisi markalardan giyinmek, tatlı serseri kafasında dolanmak, birileriyle aşık atmak, saygısızca tavırlar sergilemek, aile parası yemek de genç bir adama hiçbir değer katmaz. Ama ne yazık ki gençler bu. Gençler bu kadar. Böylelikle ve ne yazık ki, iyi bir gelecekten söz edemeyiz. Geçmişte güzel günler görmüş biri olarak güzel günler henüz göremeyen gençlere şunu söylemek isterim (tabii ciddiye alırlarsa): “Kanatlarınız olduğu sürece rüzgara ihtiyacınız yok”

Su bulanıksa içer misiniz ? Ben içmem, herhalde sizler de içmezsiniz. Dünya insanları da içmez emin olun. Pırıl pırıl su dururken, bulanık suyu kimse tercih etmez.

Uzun lafın kısası, “Laf ile peynir gemisi yürümez” derler ya; onca doğru şey konuşuluyor, onca insan ve olay kınanıyor ama değişen hiçbir şey olmuyor. Herkes doğru, herkes masum, herkes iyi,  peki kim bu kötülükleri yapan? Onlar aramızdan, hatta hiç ummayacağınız kişilerin arasından çıkmıyorlar mı?  Biraz sirkelenmek lazım, amma velakin, kime anlatıyorsun, kime söylüyorsun. Görünen o ki ve kesinlikle bir yerlerde bir yanlış var. Bir yerlerde kötülüğü besleyen birileri var. Bakalım bunu fark edebilecek misiniz? Umarım doksanlarda benim fark edip sizin fark edemediğiniz gibi olmaz bu sefer. Bir an önce farkındalığınıza kavuşmanız dileğiyle.





BURAK KIRMIZITUNA YOU TUBE SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/@burakkt

BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.instagram.com/burakkirmizituna/

22 Ağustos 2024 Perşembe

FREELANCE (Serbest Çalışan) MÜZİSYEN OLMAK


Merhaba, Sevgili Arkadaşlar;


Özgürlük ne kadar güzel bir şey ya.... Özellikle, bedenden çok, ruh ve kafa özgürlüğü... 

Kendi müzik özgürlüğümden bahsedeceğim sizlere. Bütün müzik adına yapılan harcamalar, kendimiz tarafından karşılanmakta. Bu güne kadar sponsorum hiç olmadı. Zaten size para harcatmadan her şeyi karşılayan bir yapımcı da yok buralarda. Hiç bir plak şirketiyle albüm dağıtım sözleşmesi dışında kısa yada uzun yıllar bağlanacağım bir sözleşme imzalamadım. Evet bir kulvarım vardı ama hiç kimseyle bir yarışım yoktu. Hem müzik yapmayı düşündüğünü sanan kişilerle ilgilenmememden hem de bir yarışa gerek (ihtiyaç) duymamamdan kaynaklı.bir yarış içinde olmadım. Şarkılarımın besteleri ve sözleri zaten bana ait. Bu konuda da özgürüm. Ne yaptıysam kendim ve eşimle yaptım. Kimseden hiç bir destek görmedim. Bu da özgürlüğümü daha da mümkün ve güzel kıldı.

Müzik benim için su içmek gibi bir şey; yaşam kaynağı. Bir zorunluluk. Ve ben en başından beri müziğimi bedenleştirdim. Onunla gezdim, onunla yattım, onunla kalktım, dans ettim, eğlendim, ağladım, yani onunla yaşadım. Dolayısıyla benimle yaşayan ve onunla yaşadığım birisini (benim bildiğim müziği) başkasının beğenip beğenmediği ne kadar umrumda olabilir ki ?  Hayatımda benim kabul ettiğim ve sevdiğim şeylere  başkasının ilgi gösterip göstermemesi, sevip sevmemesi inanın beni hiç ilgilendirmiyor. 

İşin emek ve tadmin tarafındaysa, elbette alkışlanmak ve takdir görüp onaylanmak güzel bir duygu. Bunlar yaptığın işin karşılığı gibi görülebilinir. Bu takdir edilmenin bir süre sonra etkisinin geçeceğini ve kişiyi tekrar bir hırsa büreceğini ve de böyle bir takdir edilmenin bir daha yaşanmaması halinde kişide büyük depresyonlar yaratacığını biliyorum. Benim acımdan bunlara hiç gerek yok. Bunlar benim için bir mastürrbasyon. Bir ego okşanması. Bir tadmin yolu. Bense mastürbasyon sevmem. Egom normal bir insandaki kadar azdır. Kibirden nefret ederim ve de güç sahibi şımarıklardan...En azından böyle bir tadmin şeklinin (alkışlanmak, onaylanmak, takdir edilmek v.b)  ilk tercihim olmayacağını söylemek isterim. Benim tadminim kendimle, ruhumun ve duygularımın kendi yaptığım şeyle doyuyor olmasıyla. Yaptığım üretime onay vermemle. Yani "Kendin için mi müzik yapıyorsun? diye klişe bir şey sorsalar düşünmeden "evet" derim. Çünkü müzik benim eski bir yoldaşım.Onunla ilgili düşüncelerimi hiç kimsenin düşüncesi yada kararı, yorumu değiştiremez. İnsanlar müziğim hakkımda benimle aynı düşüncedelerse, aynı beğenidelerse, aynı onaydalarsa o zaman zaten aynı noktada (sahnelerde) buluşur hep beraber şarkıları söyleriz. Değilseler de kalan sağlar benimdir. Herkes yoluna (tercihine) gider. Ne bir pop listesi sıralamasında, ne haber olmakta, ne de meşur (popüler) olmakta gözüm var. Sadece müzik yapmakta büyük bir inadım, azmim, inancım, gücüm ve kararlılığım mevcut. Oralarda olmak sadece yolda rastlayabileceğim olasılıklar. Bir başarı tanımım yok. İnsanların "Evet, başardı" şeklindeki onayına ihtiyacım yok. Müziğimle hayatın keyfini çıkarıyorken neden başardım mı, başarmadım mı diye düşüneyim ki? Neyi başaracağım anlamadım?  Müzik öyle benim ki ve benimle ki yapay şeylerle onu tanımlamak ve onu bir sınıfa sokmak, basite indirgemek beni üzer. Geriye dönüp baktığımda güzel bir yolda çok keyifli bir seyahat yapmışız müziğimle. Şimdi bakıyorum da biz aynı yerde değiliz. Yolumuzda yol aldıkça hayatın tüm süprizlerini, neşesini ve acısını onunla beraber yaşıyorum. Gelişiyorum, öğreniyorum, yeni şeylerle karşılaşıyorum. Kafamızın aynı olduğu insanlarla karşılaşıyoruz seyrek de olsa. Karşılaşamadığımız insanlarınsa kaybı olarak görüyorum müziğimi. Gerçekten onların, organik, samimi, gerçek müzik dinlemelerini canı gönülden isterdim. Benim müziğimi bir şeye benzetemeyenleri, beğenmeyenleri de büyük bir saygı ve anlayışla karşılıyorum. Çünkü geniş bir değerlendirme yaptığımda bunu normal buluyorum.

İşte müzikteki özgürlüğüm böyle. Müzikteki hareket alanım çok özgür. Tadmin ve keyif eşiğim çok yüksek.

Daha nice güzel geçecek günlerimize yoldaşım Müzik.


BURAK KIRMIZITUNA YOU TUBE SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/@burakkt

BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.instagram.com/burakkirmizituna/







12 Temmuz 2024 Cuma

NEYSE O

 


Yine, bir, bazen  gerçekler acıtır yazısıyla karşınızdayım.

Müziğe olan aşkımı bilen bilir. Müzikal hikeyemi de….

Ancak aşkımı hafife almış olacaklar ki yakın çevremin hiç biri ellerinden gelebildiğince bu aşka onay vermedi. Gözardı etti, hafife aldı, basite indirgedi… Yaptığım hiçbir müzik çalışması tanıdıklarım tarafından merak edilipte sorulmadı mesela.

Toplandığımız ortamlarda “Nasıl gidiyor müzik çalışmaları” diye soracak bir muhatabım olmadı. Hep müzkal kimliğim görmezden gelindi. Yok sayıldı. Ne manevi olarak, ne maddi olarak, yakın çevremden destek görmedim. Bu tavrı bana yapılan bir saygısızlık olarak kabul ediyorum.

Ne yapmam gerektiği hakkında fikir veren, sahip çıkan olmadı. Çünkü bana bu konuda inanmadılar. Belkide müzik piyasasına yakıştıramadılar beni, orada olmamı istemediler. Sigortalı herhangi bir işin çalışanı olarak beni bir yerlere koydular.

Yaptığım müziği benim için bir hobi olarak gördüler. Benim adıma karar vermiş oldular.

Sosyal medyada gizli gizli beni takip edip hatta aleni şekilde paylaşımlarımı görüp tepkisiz kalan yakınlarım oldu. Bunu da onları görmeme, bilmeme rağmen sık sık paylaşımlarımı takip ederek yaptılar.

Kimisi geçmişteki olmadık şeylere takılarak, garip saçma şeyleri bahane ederek müzikal ilerleyişimi görmezden geldi.

Tüm bu kayıtsızlıklara, etrafın içten içe  iyi ve başarılı şeyler yapamama temennilerine rağmen dönüp baktığımda, kendimi başladığım yerden çok daha ileride görüyorum. Bu durum bana, keyif, mutluluk ve gurur veriyor. Bunu, hayatımda çok önemli bir başarı olarak görüyorum. Otel garsonluğundan profesyonel olarak müzik yapabilen bir şahıs konumuna gelebilmek bir başarıdır. Yeri gelmişken, beraber şarap bardağı sildiğimiz, her türlü haksızlığı yutkunarak kabul etmek zorunda kaldığımız o dönemdeki arkadaşlarımın da şimdilerde kendilerine, hayallerine yakışır işlerle uğraştığını temenni etmek istiyorum.

Durum böyleyken, bahsettiğim davranışlarda bulunan kimselerin bundan sonra da beni yalnız bırakmalarını istiyorum. Yanımda olmaları için çok geç olduğunu düşünüyorum. En ihtiyacım olduğu zamanlarda olmayanlar güzel ve başarılı günlerimde de yanımda olmasınlar lütfen. Aksini midem kaldırmaz zaten. Bu samiyetsizliği kendilerine biraz saygıları varsa yapmasınlar.


Evet, gelelim işin bana inanlar kısmına. İlk pro stüdyo/kayıt dönemimdeki inananlardan, şimdi hala yanımda inancını sürdürenlere…

Müzik işinde maddi kısmın gerekliliği tartışılmaz. Bu olmazsa olmaz durumun tek kaynağı olan ve canını dişine takarak bana kaynak oluşturan sevgili eşimin hakkı tartışılmaz çok büyük. Bununla beraber gelen sıkıntılı günlerimizde büyük bir maneviyat örneği göstererek yanımda olmaya devam eden ve bu işin sonuna kadar peşini bırakmamamı tembihleyen koca yürekli eşime ne kadar teşekkür etsem, ne kadar satır yazsam az kalır. Ürettiklerimin kapalı kapılar arkasında kalmamasının tek nedeni sevgili eşimdir. Sesime, emeğime, ürettiklerime, bu işe olan saygıma, sevgime değer veren biricik eşime tekrar ve tekrar buradan teşekkür etmek istiyorum.

Beni idare ettiği, üzerime titrediği, güçlü durduğu, fazlasıyla sorumluluk aldığı ve beni gerçekten sevdiğini her an, her konuda, her durumda, hissettirdiği için minnettarım.

Ömrümün Sol Anahtarı Seni Seviyorum.

12.07.2024







BURAK KIRMIZITUNA YOU TUBE SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/@burakkt

BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.instagram.com/burakkirmizituna/








19 Nisan 2024 Cuma

YENİ SINGLE PARÇAMIN ÇIKMASINA ÇOK AZ KALA 19.04.2024

 



Hayat her şeye rağmen güzeldir. Güzel şeyler azalsa da... Herkesin hayatında güç aldığı, enerjisini tazelediği bir şeyler veya insanlar vardır. Bildiğiniz gibi yada yeni öğreneceğiniz üzere, benim için Tabir-i Caizse yakıt aldığım şey; Müzik'tir. O yakıtı dolduran ise sevgili eşim. Ayrıca var olduğunu bilmenin huzurunu ve güvenini yaşadığım ailem ve diğer hayatımın parçaları...

Dileğim, insanların ne durumda olurlarsa olsunlar güzel şeyleri tercih etmeleri. Seçimlerinin vicdanlı ve iyilik dolu olması. Yoksa kötü şeylerin çoğalması ile hayatın ve dünyanın çekilmez bir mecburiyet olduğunu görmek zorunda kalacağız. Her şeyi kolaylaştıracak ve güzelleştirecek tek çözümün taşıdığımız kalpler olduğunu unutmayalım.

Şu hayatta kimin ne olacağının inanın ki hiç bir garantisi yok. Bu gerçeği aklımızın bir kenarında tutmak çok önemli. Anahtar bir cümle bu. Bir çok defa lehimize olarak işimize yarayacak ve bizi belki de uçurumun kenarından alabilecek bir cümle...

- Gün Gelir Hesap Döner, işler birden terse dönebilir. Şartlar değişebilir. Olmaz mı, olur. Kalkar hiç ummayacağınız taş baş yarar.

- Tanrının  Değirmeni Ağır Döner Ama İnce Öğütür, eninde sonunda, yıllar yıllar sonra bile olsa her şey yerini, layığını bulur. Tanrının adaleti eşittir. Hiç kimsenin, neden olduğu yada yaptığı şeyler yanına kalmaz.

- Herkes en azından bir kez düşer, düşenden kaçmak yerine diyebilseydik keşke: Bize şimdi çok iş düşer. Düşenden kaçmak yada onu ezmek yerine düşene doğru koşulabilseydi. Hem belki o zaman daha az insan düşerdi. Keşke daha barışık bir toplum olabilseydik. Herkes birbirini sevebilseydi.

Hayatımda, "her şey benim için var" imasıyla yaşayandan, bana bir şey olmaz düşüncesiyle nefes alandan, kibirden, hoşgörüsüzlükten ve empati yoksunlarından hep uzak durmaya çalıştım. Onlardan hiç haz etmedim. Onlara işim düşse de çok şükür hiç bir minnet duymadım. Bu yüzden çok fazla kalabalığım olmadı. Kalabalıklar sadece işinizi yürütmek için vardır. Bense hep uzun yol yolcuları aradım. 

Kimsye bir faydası olmayan, kendi tarlasından başka kimsenin tarlasına yağmayan, yağmak istemeyen insanlar için diyeceğim: Var olmanızın nedeni "kendiniz" değildir. Doğada hiç bir şey kendisi için yaşamaz. Nehirler kendi suyunu içemez, Ağaçlar kendi meyvesini yiyemez, Güneş kendisi için ısıtmaz, Ay kendisi için parlamaz....

Dilerim bana bir şekilde engel olmuş yada zarar vermek istemiş, dolaylı yoldan da olsa zararı dokunmuş insanlar zor durumlarında karşıma çıkmazlar ve vicdanımla beni karşı karşıya bırakmazlar. Muhtemelen benden bir fayda göremeyeceklerdir.

Her şey değişir bazen zamanla, bazen bir insanla. O sevdiğiniz yerler kalmaz, o sevdiğiniz insanlar kalmaz. Mutlaka her şey değişir. İnsan değişir mi? Cevabım: Kötüyse değişmez, değişemez. Birlikte güzel hikayeler yaratacağınız insanlarınız olsun, dilerim karşınıza çıksın. 

İşte, "Sen" adlı parçam da hemen hemen yukarıda bahsettiğim şeyleri ima ediyor. Bir gözdağı veriyor, bir kendine getiriş görevi üstleniyor. 

Benim için "İyi Mesaj İçeren Ve İçeriği Kaliteli Olan Bir Müziği İcra Etmek" dünyada yapılan bir kaç masum şeylerden birisi. Müzik ve sevdiklerim gerçekten benim için tam bir izolasyon. "İyi şeyler yapan adam" olarak gitmeyi başarabilirsem, bu, hayatta attığım en büyük gol olacaktır. 

Her şey üstünüze gelip, sizi dayanamayacağınız bir noktaya getirdiğinde sakın vazgeçmeyin, işte orası kaderinizin değişeceği noktadır.

Bu güne kadar yanımda olmuş olanlar, sizleri canı gönülden kucaklıyor ve seviyorum. Desteğini gösteren, hissettiren, ben de burdayım diyen, elimi sıkan, bana vaktini ayıran, söylediklerime değer verip dinleyen... o, nadir bulunan insalara en içten hürmetlerimle.


SEN

Söz / Müzik: Burak Kırmızıtuna

Düzenleme: Ödül Erdoğan

Gitar: Caner Güneysu

Klavye: Ödül Erdoğan

Back Vocal: Melihcan Ataklar

Kayıt: Ödül Erdoğan

Mix / Mastering: Başar Yakupoğlu

Stüdio: Ödül's - Sms





BURAK KIRMIZITUNA YOU TUBE SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/@burakkt

BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.instagram.com/burakkirmizituna/



27 Ağustos 2023 Pazar

STAR CAPTURE


 "Müzik piyasasında iki şarkısı bir şekilde duyurulmuş aynı isimler aylarca listelerde bir yukarı çıkıyor, bir aşağı iniyor. On kişi listede dolaşıp duruyor. "Yenilere de fırsat veriliyor" diye bahsedilen kişilerinse ürettikleri müzik bana hitap etmiyor ve anlaşılmaz geliyor. Saçma sapan çalışmalar, vasat sesler. Ama beğeniliyorlar da. Bu zamanda neye akıl erdilebiliniyor ki. Benim beğenimin azalması, beğenmediğim bir çok şeyin çoğunluk tarafından çok beğenilmesi esasında zamanın ne kadar değiştiğini gösteriyor bana. Zamana ayak uydurmak onların yaptığını yapmaksa, bunun benden çok uzak olduğunu düşünüyorum. Çizgim, tarzım değişmez. Bilen bilir. Bu şekilde de sona erecektir.
Müzik dinleyebilmemiz için o alışık olup alkışladığımız standartları ve kriterleri unutmak, iyi yada başarılı teriminin değiştiğini anlamak gerekiyor. Jenerasyonun beğeni ve değer niteliğini de ister istemez sorgulamakta ve anlamaya çalışmaktayım. İyi müzik yapıp bunların arasından çıkamayan sevgili arkadaşlara "İnanın onların sizden fazlası yok, hatta sizin daha iyi olmanız işten bile değil, bir fazlaları varsa da o da paraları olsa gerek" diyorum. Türkiyedeki müzik piyasasında kadın şarkıcılara gelince; Bu piyasada onlara karşı değişik bir yaklaşım var. Bu yaklaşımı bence onların hırsları ve buna onayları besliyor. Bir menajerin yada organizatörün kadın şarkıcının sesinden ve tecrübesinden çok, adeta bir terzi edasıyla vücut ölçüleriyle ilgilenmesi ayrıca görselini sergilerken ne kadar cüretkar olabileceğini de bilmek istemesi, durumu açıklıyor esasında. Yurt dışındaki show business işindeki kadın şarkıcıları taklit etmek buradaki sahnelerde çiğ kalıyor. Çünkü buralarda ses ve sahne şovunu dünya standartlarında harmanlayabilecek bir kadın sanatçının olduğunu düşünmüyorum. İş sadece vücut görseline dayanınca da durum müzik yapmaktan çıkıyor. Ama üzülerek tekrar söyleyeceğim; tutuluyor ve alkışlanıyorlar. Cinselliğin bu kadar prim yapmasının bir avantaja dönüşmesi bence düşündürücü ve üzücü. Bir Sezen Aksu'nun, bir Zuhal Olcay'ın, Zerrin Özer'in, Nükhet Duru'nun, Sertab Erener'in, Şebnem Ferah'ın çıplağa yakın bir şekilde sahneye çıkıp garip danslar yaptıklarını görmedim. Bir sahnede öncelik sestir, ikinci olansa şovdur. Bir kadın sanatçının sahnede, sesinden ve müzikalitesinden çok göğüslerinin takdir toplaması düşündürücüdür. Şov yapmak, çıplağa yakın bir şekilde dans etmek (yada dans eder gibi yapmak) değildir, Bu ülkedeki müzik yapan özellikle yeni dönem kadın şarkıcılar bunu bilmelidir. Beğeniliyor diye, çok sahne alabilmek için, popüler olmak uğruna müziği bu hareketlere ve düşüncelere aracı etmemek gerekir. Çünkü yeri geliyor onların yaptığı sanat oluveriyor. Bu seferde gerçek sanat üreticilerine saygısızlık edilmiş oluyor.
Beni rahatsız eden bir diğer konuysa, şarkı söylemeye çalışanların ve şarkıcı olmak isteyen insanların çoğunluğu. Bir ülkede herkes mi şarkı söyleyebilir. Ayrıca, bu istek nedendir aklım ermez? Herhalde herkes, ünlü olup, paraya boğulacağını, herkesin kendisinin peşinden koşup saygı göstereceğini ve egosunu cilalacağını falan zanneder. Yok öyle bir dünya.
Dediğim gibi; Menajerlerin ve organizatörlerin tuhaf arayışları, ucuzluğa prim verme sevdaları, değişik beklentileri ve garip düşünceleri devam ettiği sürece de ben ve benim gibi düşünenler özel, güzel ve kaliteli sahneler için beklemektedirler. Bir de iyi iş ortaklarını... 
Genellikle her röportjda altını çizdiğim ve sıkca karşıma çıkarak müzik yapabilmek için bir savaş vermeme neden olan konulardır bunlar"

■ Rprtj.Rabia Atak








BURAK KIRMIZITUNA YOU TUBE SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/@burakkt

BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.instagram.com/burakkirmizituna/


18 Temmuz 2023 Salı

AHMET SAN



Hayatta neler oluyor, insanlar ne sınavlardan geçiyor, insanın başına ne mucizeler geliyor ve ne savaşlar veriyor. Yakın zamanda bu cümleye en uyan kişinin değerli organizatör “Ahmet San” olduğuna şahit oldum. Nasıl mı? Kendisinin kaleme aldığı ve tecrübelerini paylaştığı “SAN” adlı kitabını okuyarak.

Elbette herkesin hayatında taşlar yerine oturmayabiliyor. İnsanlar, herhangi bir konuda hayatlarında tıkanıp kalabiliyorlar. İşte bu konuda Ahmet San’ın ne kadar ısrarcı olduğuna şahit oldum. Kitabı okurken başım döndü ve çok etkilendim. Ahmet San’ın hayatı tam bir trafikti. Dur durak bilmeyen bir koşuydu. Bu azim, hırs ve taktik oluşturma becerisini çok kıskandım. Aynı zamanda çok takdir ettim. Sabırına şaşırdım. Ve birkaç senedir yazmadığım bloğumda kendisi hakkındaki duygularımı paylaşmak istedim.

Ahmet San’ın hiçbir zaman ben bunu yapamam gibi bir düşüncesi olmamış. Hiç bir şeyi kendisine uzak görmemiş. Çoğunlukla istediği şeylerin baş kahramanlarıyla direkt muhatap olmaya çalışmış. Mesela çoğu sanatçının  direkt kendisiyle irtibat kurmayı hedeflemiş. Çünkü diyaloglara ve ikili ilişkilere çok önem vermiş. Girişkenliğin ve konuşmanın açamayacağı kapı ve halledemeyeceği konunun olmayacağına inanmış. Çok azmetmiş, çok uğraşmış, çok sıkıntı çekmiş. Ahmet San’ın beceresine ve kendisine olan inancına hayran kaldım. Kendisine hiçbir şeyi çok görmemesinden kaynaklı, ülkesine de bir çok şeyin yakışacağını uygun görmüş. “Dünyanın her ülkesinde oluyor da benim ülkemde neden olmasın?” demiş. Ve ülkemizde, özellikle de Türk gençlerinin ancak dergilerde gördüğü sanatçıları onlarla buluşturmuş. Sanat konusunda Türk gençliğinin önderi olmuş, Türkiyenin de sanatsal anlamda en iyi ve en doğru temsilcisi...

Kitapta gördüğüm bir başka şey de çevrenin ve kurulan arkadaşlıkların ne kadar önemli olduğuydu. Fark ettiğim şey, güzel bir işin çıkması ve oldurulabilmesi için basamakları çıkarken iki elinden sağlı sollu tutacak birilerinin gereksiminin duyulmasıydı. İşin içinden çıkılamayacak durumlarda hep arkadaşlar ve tanıdıklar yardıma koşmuşlar. Bizzat tanışıklıkların dışında, alınan görüşme randevuları, önemli isimlerle buluşmalar yada ziyaretler bir tanıdık aracılığıyla da yada tanıdığın tanıdığı sayesinde de gerçekleşmiş. Yani bazı isimler işleri kolaylaştırmış. Bu da Ahmet San’ın geçmişte oluşturduğu güzel iletişimin sonucunda mümkün olmuş.

Ben bu kadar uçağa sıklıkla binen bir insan daha ne gördüm, ne duydum. Ahmet San ülkeler arasında bir semtten bir semte gider gibi gitmiş. Gündüz bir yerde, birkaç saat sonra başka bir yerde yada bir gün konaklamalı olarak bir o ülkede bir bu ülkede olmuş. Seyyah gibi yaşamış. Otellerde hayatını sürdürmeye çalışmış. Telefonla konuşabilinecek konuları bile kilometrelerce yol kat ederek yüzyüze görüşmeyi tercih etmiş.

Galatasaray Lisesine gelince, orası neymiş öyle? Sanki Fame Academy gibi. Ülkemizin önemli pozisyonlarında bulununan hemen hemen tüm isimleri oradan mezun olmuşlar. Dayanışmanın ilke edinildiği bir eğitim kurumuymuş. Ve burada okuyanlar, okurken de, mezun olduktan sonra da birbirlerine bağlı kalmışlar.

İlginç bir nokta da, Ahmet San’ın tek başına, bir şirket olmadan organizasyon işlerini yürütüyor olmasına rağmen mekancılık konusunda çok ortaklı çalışmasıymış. Ortaklı işlerde uzun soluklu ve istikrarlı olamamış ne yazık ki.

Ahmet San’ın babasının fabrikası olmasına ve yönetimde yer alma imkanına rağmen kendi hayallerinin peşinden gitmesinin de ne kadar takdire şayan olduğunu belirtmek isterim. Hayallerinde ısrarcı olması aklıma kendimi getirtdi.

Ahmet San, aynı zamanda devasa showroom’ların, fuarların, festivallerin, yurtdışı patentli tiyatro oyunlarının, yabancı sanatçıların yeni çıkan albümlerinin dağıtım haklarının, yine yabancı sanatçıların dönemin gazinolarında sahne alma organizelerinde, disco işletmeciliğinde, siyasi bir partinin seçim reklamlarının organizesinde, uluslar arası müzik yarışması düzenlenmesinde, zamanın meşhur yabancı dizi oyuncularının da Türkiye’yi ziyaret etmesinde başı çekmiş. Kısa bir dönem dizi yapımcılığı bile yapmış Ahmet San.

Kitapda bir çadır (organizasyonlar için) meselesi var ki dillere destan. Buradan anlatmak ne mümkün. Bence kitabı alarak Ahmet San’ın kendi kaleminden okuyun derim.

Ahmet San ülkemizin kültürel gelişiminde büyük rol oynamış. Çeşme’yi sanat şehri yapmış, turistik değerini arttırmış ve esnefa, ticaret anlamında büyük katkısı olmuş. Her organizasyonda basını iyi kullanmayı bilmiş. Dış basının önemini de göz ardı etmemiş.

Ayrıca bu kitapla tüm dünyada olduğu gibi ”Para”nın gücüne de bir kez daha tanıklık etmiş oluyoruz. Para ölüm ve çaresiz hastalıklar hariç her şeye çözüm oluyor. Parayla bir çok şeye sahip olabiliyorsunuz. Para gelişmeyi, büyümeyi sağlıyor. Ve de kim olursa olsun herkesin sizi dinlemesine olanak sağlıyor. Paranın ciddi bir güç olduğunu kabul etmek gerekir. Nerdeyse para için yaşıyoruz ve parasız hiçbir şey olmuyor. Sırf bu yüzden yok olanlar var, sesini duyuramayanlar, kaile alınmayanlar var, bu çok büyük talihsizlik tabi. Parasız gerçekleşen duygusal ve manevi ufak tefek tasvirler ve tatminler ruhu beslemez oluyor ne yazık ki.

Ahmet San bu dünyada hep büyük hayallerin adamı olmuş ve o hayalleri gerçeğe dönüştürmek ile görevlendirilmiştir. Aynı bir noel baba gibi amacı net bellidir.

Midwood İstanbul Film Stüdyosu Kompleksi’nin Hollywood Universal Stüdyolarının bir benzeri olarak Ahmet San tarafından yaptırıldığını biliyor muydunuz? Peki bunun Türkiye’ye olumlu anlamda katkısının ne kadar büyük olacağını kestirebiliyor musunuz? Hollywood yıldızlarının ülkemizde sanatını gerçekleştireceğini ve turizm’e olan katkısını düşündükçe heyecanlanıyorum.

Evet Ahmet abi, lafı uzatmadan zaten önemli bir yere sahip olduğun hayatımda yine farklılık yarattığını söylemek isterim. Azminin ve stilinin önünde şapkamı çıkarıyorum. Yaşadıkların ve vermiş olduğun mücadele yaşamımın geri kalan kısmında rehberim olacaktır. Senin yazdıklarında ve dolayısıyla yaşadıklarında gördüm ki, birkaç şeyde yanlış yapmışım. Konunun muhatabıyla direkt muhatap olmak nasıl aklıma gelmemiş. Bir şeyi rica etmekte ne kadar gecikmişim. Sana Müzik hakkında bir şeyler sormak için neden beklemişim, senden fikir almak için neden çekinmişim, bu kitaptan sonra hatamı anlayabiliyorum. Yol gösterebilme ihtimalini hiç yoktan mümkün kıldırmamışım. İşte böyle, hayatımızda dönüm noktamız olabilecek şeylerin öneminin farkına varamıyoruz ve garip bir şekilde kendimizi geri çekiyoruz, kısıtlıyoruz. Belki de kendimize çok görüyoruz bilemiyorum. Ben hep, karşımda bulunan kişinin beni yanlış anlamasından korktuğum ve kendisinin kendimi anlatacak süreyi bana tanımayacağından çekindiğim için bir girişimde bulunmak için çok uzun düşünürüm. Israrcı ise hiç olamam. Ama bu bana kaybettirir. Öyle de oldu. Bunu senin kitabınla çok iyi anladım Ahmet abi.

Elini attığın bütün işleri iyi bir şekilde sonuçlandırmışsın. Ülkemiz sanatçıları için düşündüğün hedeflerin gerçekleşmemesi bence bir başarısızlık değil. Çünkü Türk sanatçılarının dünya çapında bir yer edinebilmesi için ne kadar uğraştığını biliyorum abi. Senin hakkında az bir bilgisi olan bir kişi bile bunu bilir. Bu konuda üzülmeni istemem, bunun oldurulamamasının nedeni seninle ilgili değil onlarla ilgili. Bu tür bir yol için sırtında çantası ile bekleyenler ve o yola götürecek birisinin gelebileceğini düşünenler sence yok mudur? Elbette var abi. Kendimden çok iyi biliyorum. Sadece Türk sanatçılarının yurt dışı kariyerleri için yapılan hamlelerde, sanatçıyı anlama konusunda biraz yetersiz kalınmış olunabilinir yada sanatçıya duyulan güven ve inancın boşa çıkmış olması olabilir.

Ahmet abi satırlarıma son vermeden önce, anıtkabir konserini gerçekleştirebilseydin keşke diyorum. Kitabında o dönemi okurken içimden ılık ılık bir şeyler aktı gitti. Aynı zamanda koptu da… Hala bu proje için geç midir bilemem.

Abi, böyle bir hayatı bizden esirgemediğin ve paylaştığın için çok teşekkürler. Bunları bilmemiz iyi oldu. Bundan sonra ki kalan diğer kısmı da “Part 2” olarak yayınlamayı sakın es geçme. Hayatını beyaz perdeye aktarabilecek kim var şimdi aklıma bir isim gelmiyor ama böyle bir projeyi ancak yine sen bize hediye edebilirsin diye düşünüyorum.

Gümrükte çıkan sorunlarla, sanatçıların garip davranışları ve istekleriyle, bürokrasiyle, önüne çıkan bütün engellerle, aksiliklerle, arkadan iş çevirenlerle, gol atmaya çalışanlarla, sponsorlarla, suçlamalarla nasıl baş etmişsin abi. Örnek bir model oluşturmak ve bunu alın teriyle, emekle yapmak ne büyük gurur. Kendinle gurur duymalısın. Bizler seninle gurur duyuyoruz, bizlere aydınlığı ve sanatı en güzel şekilde yaşattığın için. Her zaman kalbim(iz)desin.

 

“Benim rakibim yolun kendisiydi. Rekabeti hayatın kendisiyle yapmaya karar verdim, insanlarla değil. - Ahmet San”

“Zoru severim sadece biraz zaman alır. - Ahmet San”

“Fakat ben aynı kalamam. - Ahmet San”

“Aradığınıza ulaşamamış olabilirsiniz ama aradığınızın olmadığına dair bir kanıt yoksa sonu gelmeyen bu koşuya devam etmelisiniz. - - Ahmet San”

“Hayata ne katıyorsak onu yaşarız. Neler yapacağımıza bizden başka kimse karar veremez. Belki şanslı değilsin ve belki de olasılıklar aleyhine ama hiçbir şey, en azından bir çok şey yapılamaz değil. - Ahmet San”

“Hayatla son arasında sadece birkaç santim var ve o mesafenin değerini bilerek yaşayın dostlar. - Ahmet San”

“Peşinden gidecek cesaretimiz varsa tüm hayallerimiz gerçek olabilir. – Walt Disney”

“Amaç, ona varmak için yürüdüğün yoldur. Bu gün attığın her adım, senin yarın ki yaşamındır. – Wilhelm Reich”

“Birisi bana hayır derse, bu yapamayacağım anlamına gelmez, sadece onlarla yapamayacağım anlamına gelir. – Karen E. Quinones Millez”

“Aklın öğütlediği her şeyi tutkuya kapılmaksızın yerine getirmek için sağlam bir kararlılık gerekir. Bence erdem bu karar sağlamlığıdır. – Rene Descartes”

“Soluklanıp anlatacağım size, çağlar ötede bir yerlerde ormanda yol ikiye ayrıldı. Ve ben daha az gidilmiş olanı seçtim. İşte her şeyi değiştiren bu oldu. – Robert Frost”

“Hayatı yaşanır kılan, hayallerimizin gerçek olma ihtimalidir. – Paulo Coelho”

“Ağaca çıkmak istiyorsanız, yıldızlara çıkmaya niyet edin. -  Konfüçyus”


                                                                                                                                           

 

BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/@themusicofburakkirmizituna/videos

BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.instagram.com/themusicofburakkirmizituna/