Toplumsal olaylarda sanatçıların
tepkisizliklerini, düşüncelerini paylaşmamalarını konuşuyor toplum.
Ben de kendimce, içinde olunulan ruhi
haliyete ve yaşanılan kötü durumlar hakkında bir iki şey karalamak istedim.
Ancak eksik şeyler kalacağını biliyorum, yada yazmayı unuttuğum şeyler… Elimden
geldiğince toparlamaya çalışacağım.
Fısat buldukça bahsettiğim bir konu
var. Bunu kendimi övmek için değil, bu durumu
başkalarının nasıl fark etmediğine şaşırdığım için burada yine sizlerle
paylaşacağım.
Lise yıllarımda (90’lar), insanları
gözlemleme merakım oldu. Nasıl oldu bu? Mesela insanların davranışlarına dikkat
ederdim. Bir olaya nasıl tepki veriyorlardı yada nasıl ve neden tepki
vermiyorlardı, bir insan nasıl manüpüle ediliyor veya kişi bir başkasını nasıl
manüpüle ediyordu. Kıskançlıklarını, hasetliklerini, birbiriyle olan yarışlarını,
yetersiz hissetmelerini, yalakalıklarını, egolarını, komplekslerini, sahteliklerini,
gözyaşlarını, göstermek istedikleri sevgilerini, mutluluklarını v.b gözlemleme,
onlara şahitlik etme fırsatım oldu. Bu tür eylemleri anlayabilmek, anlam çıkarabilmek
bir yetenek mi yoksa Tanrı vergisi bir şey mi bilemiyorum. Çünkü her insan, her
insanı okuyamaz. Ben arkadaşlarım arasında, tek yada topluluk ile birlikte
bulunduğum yerlerde, bulunduğum ortamlarda mutlaka bu tür sonuçlar
çıkarabilirdim. Ve zamanla yanılma payımın giderek düştüğünü görmeye başlamıştım.
Sonunda; “Evet, bak yine haklı çıktım” diyordum kendi kendime. Ve günümüze kadar
ister istemez yaptığım, yıllardır süre gelen bu filitreleme hali beni çok
yordu. Çünkü bir şeylerin yada birilerinin ne olduğunu anlamak (özellikle gizli
kötü niyet ve gizli kötü davranışlarla bezenmişleri anlamak) ve ona göre bir
tavır sergilemek, bir önlem almak beni mutsuz etti.
Keşke bilmeseydim dedğiniz şeyler
vardır. Bazen her şeyi anlamak da insana iyi gelmiyor, bezdiriyor,
mutsuzlaştırıyor ve yoruyor.
Geleceğim nokta şudur ki, o yıllarda
(90’ların sonuna doğru) toplum yapısını
çözmeye başlamıştım. Ergenlik dönemimin bitiminde daha bir aklı başındalıkla
anlam veremediğim şeyleri de anlamam kolaylaşmış, yavaş yavaş da tecrübeyle
sabit hale gelmeye başlamıştı. Toplum içindeki insanların tavırları (şahsıma
karşılık) çoğu zaman beni memnun etmedi. Ya saygısızlık gördüm, ya bir haksızlık
yaşadım, ya itibarsızlaştırılmaya çalışıldım, ya yok sayıldım, sabrımın
sınırları çok zorlandı, tahrik edildim, egom normal kıvamda olmasına rağmen
kibirli insanların mastürbasyonuna maruz kaldım, herkes her şeyi çok iyi
biliyordu, lüzumsuz boş konuşan ama itibar görenlerin arasında en arkada
kaldım, hatasını kabul etmeyenlerin verdikleri sıkıntıları ve stresleri
yaşadım, gibi gibi, bunun gibi bir çok şey. Çok az iyi insan ve iyi davranışla
karşılaştım. Ancak o azınlık fikirlerimi değiştirmeye elbette yetmedi. Tam 50
senedir bu toplumun içindeyim (1975), doksanların sonundan itibaren değişen bir
şey görmediğim gibi kötüye giden bir çok şey gördüm. Ben hayatın kendisiyim.
Ben toplumun içindeyim ve olanları en gerçekçi yaşayan ve olanların gerçek şahiti
de haliyle benim. Yani herkes. Toplumu oluşturan bir bireyim diğerleri gibi. Bu
bozulma, aşama aşama nasıl görülmez ?
Toplum bahsettiğim o yıllarda (90’ların
sonuna doğru) gözlemlerime göre iyice değişmeye başlamıştı. Hatta yakınlarıma,
arkadaşlarıma anlatırdım; ya şöyle harekete maruz kaldım, döndü bana şunu dedi,
gitti adam bir diğerine şunu yaptı, otobüste yer kavgası çıktı, yolda
yürüyordum karşıdan gelirken bir anda boş yolda üzerime doğru geldi bana
çarparak yürümeye devam etti…. gibi, sıraya girilen bir yerde göz göre göre
önünüze geçilmesi gibi, yaya geçitinde arabanın üzerinize sürülmesi yada tanımadığınız
birinin suratınıza bakarak ireti edici bir şekilde gülmesi gibi…şeyleri. Onlarda
ya hafife alarak “hep mi seni buluyor” diyorlardı. Şimdi artık bunu söyleyenleri
de buluyor; o tipler, o hareketler … Demek ki hep beni bulmuyormuş. Belki de onlar,
o insanlara yada o hareketlere yakın tarzlarda oldukları için, o zamanlarda o profiller ve o tip davranışlar kendilerine
garip gelmiyordu, bilemem. Ama sonuçta o küçük davranış bozuklukları günümüze
kadar bir çığ gibi büyüyerek üzerimize çullanı verdi işte. O zamanlar Televole vardı, magazin
programları sıkçaydı. Hoş şimdi de cinayet çözen televizyoncular var. Ne
trajikomik. Kimileri bu zamandaki ekonomik zorlukları, bu bozulmaya neden
olarak gösteriyor. Ben bunu kabul etmiyorum. Çünkü bunun bir anda olan bir şey
olmadığını biliyorum. O yıllardan şahit olmuştum buna. Ancak ekonomik zayıflık,
psikolojik rahatsızlığı olanları daha da hasta etmiş olabilir. Bir de bu işin psikolojik (sağlıksal)
boyutunun yanında, manevi (iyilik – kötülük) boyutu var. Her şey bir tercih
sonucu doğar. Bazen fark edersiniz, bazen fark etmezsiniz. Bir insandaki kötülük,
insanın genetik yapısında (soyunda) olabilir.
Ancak bu bile tercihinize, kararlılığınıza, seçiminize etki edemez. Bana
sorarsanız günümüzde yaşadığımız kötülük dolu olayları yüzde 70’i tercihen,
yüzde 30’uysa sağlıksal (psikolojik - istem dışı) olarak gerçekleştiriyor.
Hatalar, hatalar, hatalar. İnsanız
bir hata sonucu dünyaya getirilmişiz. İnsan, hata yapar. Ancak hatayı kabul
etmek, düzelmenin yada düzgün olmaya başlamanın çok güzel bir yolu ve
örneğidir. İnsanlar, garip bir kibire,
ukalalığa ve çok bilmişliğe sahip olduğu ve dünyanın kendi etrafında döndüğünü
sandığı için, hata kabul etmek bir insanda mahcubiyet, zayıflık ve yenilgi
hissi yaratıyor. Halbu ki kabulümüz kendi iyiliğimize olacakken… “O niye bunu
yaptı?” derken, “Ben ne yaptım ki?” diye sorabilmek, (çıkış noktası – neden –
sonuç), orta yolu bulmaya veya hak vermeye çalışmak, medeniyetin en güzel
göstergesidir. Ve en sağlıklı yoldur. Kendinizin rahatsız olduğu ve hoşlanmayacağı
şeyleri siz başkasına yaparken rahatsız olabileceğini aklınıza getirmek kötü
şeylerin önünü kesecektir. Kötülük yapacak olan kişinin, aynı kötülüğü
kendisine ve ailesine yapıldığını düşünebilmesi onu kötü niyetinden
alıkoyabilir. Eskideki o yozlaşmamış, pek kirlenmemiş insanları anmak hiçbir sorunumuzu
çözmez. Bu anış sadece onlara bir saygı göstergesi olacaktır. Geçmişteki
kahramanları anmak ve onların başarılarından pay çıkarmak onları gücendirir. Adama:
“Siz ne yaptınız?” diye sorarlar. İşte bilanço (rapor) ortada. Sadece iki
saatinizi ayırın ve herhangi bir kanalın akşam haberlerini izleyin. Hiç olmadı,
dönüp bir sokağa bakın, insanlara bakın, ağaçlara, hayvanlara, suya bakın,
sebzeye - meyveye bakın, toprağa bakın. Aynılar mı? Göz göre göre de yalan
söylenmez herhalde. Vicdanlı, iyi kalpli, düzgün bir insan bu gerçeği görmezden
gelemez. Hiçbir şey yokmuş gibi yapmak,
doğruyu gizlemeye çalışan söylemler kullanmak işleri daha da kötü boyuta
taşımaktan başka hiçbir işe yaramaz. Size anı kurtartır, en fazla günü
kurtarırsınız. Sonunda etrafınızdan “E Hani Böyleydi - Böyle Böyle Demişti,
Nerde Hani” sesleri yükselir. Bence, toplumun sosyal medyada gösterdiği
itirazı, kabullenmeyişi, baş kaldırıyı, eleştirel yorumları yaşadıkları hayatta
.gösteremeyişi de hiçbir şeyin düzelmemesine neden oluyor. Kişinin sosyal
medyada (sanal dünyada) oluşu, gerçek hayatta ise olmayışı, verilen o
tepkilerin yerini bulamamasına neden oluyor. Klavye kahramanlığı diyorlar ya
gerçek hayatlarında insanlar o kahramanlığı dışa vuramıyor. Bakıyorum etrafa,
en vahim olayların ertesi günü, herkes havasında, güneş gözlükleri suratlarda,
bir havayla dolanan bir sürü şişme insan sağda solda. Kafeler cıvıl cıvıl,
tıklım tıklım, sohbet, muhabbet, gülücükler havalarda uçuşuyor. Güzel ama e dün
haberlerde onca şey olmuştu. Onca can hiç uğruna gitmişti. Bir toplum hiç mi
acısını dışa vurmaz, bir şeyler de belli olsun etrafta yahu. Bir üzgün hava
essin, bir boş kalsın mekanlar bakalım, kaygılanın, üzülün… Yok. Milletin keyfi
yerinde. “Yooo öyle bir şey olmadı ki” kafasında sallana sallana dolaşıyor
herkes. İşte bu vurdum duymazlık, bananecilik, ben kendi havama bakarımcılık…. Durumu
bu hale getirdi. İşte bütün bunlar bu yüzden oluyor.
O, kendimce gördüğüm doksanların
sonuna doğru insan (toplum) psikolojisindeki değişimden önceki yıllarda
yetiştirilmiş evlatlara bir bakmak gerekir. Keşke onların hem kariyerlerini,
hem psikolojilerini, hem de manevi yanlarının gücünü inceleyebilme fırsatımız
olabilse. Bir de şimdi evlat yetiştiren anne – babaya ve onların üretimlerine
(evlatlarına) bakalım. Hiç zamana – teknolojiye yada herhangi bir şeye kabahat
bulmayalım. Çünkü bir çocuğa his yüklemek, onu iyi şeylerle doldurmak sadece
anne – babanın elindedir. Hiçbir teknoloji, anne – baba izin vermezse çocuğa erişemez.
Ama özgürlük adı altında ve kendi başının çaresine bakabilme becerisi
kazandırma bahanesi ile çocuğunuzu kontrolsüz bıraktığınızda onu meçhule terk
etmiş olursunuz, bunun farkına varın derim. Çocuk üzerinde iyi kontrol sağlama,
çocuğu kaliteli yetiştirme (yükleme yapma) ve düzgün bir çevrede çocuğu büyütme
becerisi, sizleri topluma iyi bir birey kazandırma başarısına götürecektir.
Kötü eylemler yapan, başkasının
canını yakan, başkasının mutsuzluğunu isteyen, bundan keyif alan, ileri düzeyde
başkasını kıskanan (takıntı – obsesyon), yaralayan, yok etmek isteyen bir
şahsın, önce ailesine sonra aile çevresine, gençlik dönemindeki sosyal
yaşantısına (gezdiği yerler, arkadaşları v.b), çocukluk ve gençlik dönemindeki
ilgi alanlarına, kişinin çocuklukta ciddi bir travmatik olay yaşayıp
yaşamadığına bir bakmak gerekir. Bu yeterli olacaktır. Kadın döven, canice
cinayetler işleyen, hayvanlara eziyet eden X bir kişinin geçmişinde yaşadığı illa
ki kötü bir çıkış noktası vardır. O hale dönüşmesine neden olan şey yada şeyler
mutlaka mevcuttur. Her insan melek (bebek) doğar. Scooter’ı (martı) kaldırımda
yüksek hızla sürenlerin hepsi genç. Kaç kere birilerine çarpmaya ramak kalmışken
gördüm ve ben de bir çok defa çarpılma riskiyle karşılaştım. Bir de hızlıca
sağa sola yatırarak sürüyorlar, kendilerine de zarar verme riskini taşıyarak.
Mesela ben buna hiç anlam verememişimdir; o alet ile neden hızla insanın
üzerine gelirler, bu aleti neden kaldırımda kullanırlar bir de neden bu
aletleri kullandıktan sonra yere fırlatırlar.(devrilmiş bir şekilde yerde
görmüşlüğüm çok var) Şimdi bunları yapanın iyi bir birey olduğunu düşünemem,
düşünürsem kendimi sorgulamama neden olurum. Bunu yapan iyi bir bireyse ben
neyim (yapmayan) diye sorarım kendime. Bu tip genç kişilikleri gördüğüm zaman hemen
aklımdan şu cümle geçiyor: “Anne – babası ne ki , bu düzgün olsun.” Çocuk dünyaya getirmek, evde bir ses, bir
hareket olsun mantelitesinden çıkmalıdır. Çocuk dünyaya getirmeden önce her
türlü detay ve olasılık düşünülmeli bence. Hele, “Allah rıskını verir” kör görüşü bir an önce tarih olmalıdır. Bu tür
düşüncelerle dünyaya getirilen bireyin iyi yetiştirilmesi bence bir mucizedir.
Bu tür zihniyetin taktiği; “saldım çayıra mevlam kayıra” yöntemidir. Eşim ile
ben, kötülük dolu bir dünyaya verebileceğimiz bir çocuğumuzun olmaması konusunda
hem fikiriz. İstemi dışında onu bu berbet hayatı yaşama mecburiyetinde
bırakmaya hakkımız yok diye düşünüyoruz. Bizce dünyaya çocuk getirme gayretinden
çok yaşam ve düşünce tarzını iyileştirme gayretine öncelik tanınmalı.
Her zaman dediğim ve diyeceğim gibi; “Bu
dünyada her şeyin başı, her şeyin sonu ve her şeyin nedeni insandır.” İnsan
kaliteniz neyse yaşam kaliteniz de odur. Etrafınızdaki her şey, yanınızdaki
insanlara göre şekillenir, gelişir.
Başıboşmuş gibi bir halde, su nereye akarsa oraya giden, kendini bırakmış ve beş para etmeyen şeylerin kendilerine bir fayda sağlayacağını düşünen ve buna inanan bir gençlik var. Kısa bir eteğe sahip olmak, dekolte giymek aklına estiği gibi asi tavırlarla konuşmak, hareketler yapmak, özgürlüğün gerçek tanımını bilmemek, etik olmayan yollardan kolayca ilgi odağı haline gelmeye çalışmak, paraya ve mevkiye ulaşmak, genç bir kıza hayalden başka hiçbir şey vermez ve kendisine hiçbir değer katmaz. Ukalalık yapmak, herkesin favorisi markalardan giyinmek, tatlı serseri kafasında dolanmak, birileriyle aşık atmak, saygısızca tavırlar sergilemek, aile parası yemek de genç bir adama hiçbir değer katmaz. Ama ne yazık ki gençler bu. Gençler bu kadar. Böylelikle ve ne yazık ki, iyi bir gelecekten söz edemeyiz. Geçmişte güzel günler görmüş biri olarak güzel günler henüz göremeyen gençlere şunu söylemek isterim (tabii ciddiye alırlarsa): “Kanatlarınız olduğu sürece rüzgara ihtiyacınız yok”
Su bulanıksa içer misiniz ? Ben
içmem, herhalde sizler de içmezsiniz. Dünya insanları da içmez emin olun. Pırıl
pırıl su dururken, bulanık suyu kimse tercih etmez.
Uzun lafın kısası, “Laf ile peynir
gemisi yürümez” derler ya; onca doğru şey konuşuluyor, onca insan ve olay
kınanıyor ama değişen hiçbir şey olmuyor. Herkes doğru, herkes masum, herkes
iyi, peki kim bu kötülükleri yapan?
Onlar aramızdan, hatta hiç ummayacağınız kişilerin arasından çıkmıyorlar mı? Biraz sirkelenmek lazım, amma velakin, kime
anlatıyorsun, kime söylüyorsun. Görünen o ki ve kesinlikle bir yerlerde bir
yanlış var. Bir yerlerde kötülüğü besleyen birileri var. Bakalım bunu fark
edebilecek misiniz? Umarım doksanlarda benim fark edip sizin fark edemediğiniz
gibi olmaz bu sefer. Bir an önce farkındalığınıza kavuşmanız dileğiyle.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder