Sayfa Görüntüleme Sayısı

14 Ağustos 2025 Perşembe

İNSAN DENEN MEÇHUL

“Cümleler Doğrudur Sen Doğru İsen, İstediğin Kadar Çırpın, Doğruluk Bulunmaz Sen Eğri İsen”




 İnsan nedir? İnsanın yaşam nedeni iyi yaşamak mı, kötü yaşamak mıdır? Belki de yaşamanızın nedeni iyilik değil kötülüktür, bu güne kadar yanlış biliniyordur ki, günümüzde insan ırkı bunu tam olarak yerine getirmektedir.

İnsanı insandan ayıran şeyler nelerdir? İnsan var, insan var. Polonyadaki de insan, kamboçyadaki de… Hindistandaki de insan İngilteredeki de… Bir canlıya “İnsan” denilebilmesi için neler gereklidir?

İnsanın çoğalması neden mümkün kılınmıştır? Oysa sadece meyve yiyerek yanlış yapanlar cezalarını çekebilirlerdi? Ceza bitince de her şey önceden olan akışında devam edebilirdi. Neden bu hikaye uzadı?

“İnsan, yaratıcı tarafından yaratılan çok özel bir varlıktır” denir, bir yandan da insan hatalarına kılıf olarak, “İnsan olmak kusurlu olmaktır. Biz kusurlarımızla mükemmeliz.” diyerek saçmalar.

İnsanlar günümüzde felsefik derin konulardan, konuşmalardan oldukça uzaktırlar. Sorgulamaz, düşünmez, kafapatlatmayı sevmezler; sadece rahat yaşamayı, çok kazanmayı, çok başarılı olmayı, popüler olmayı ve goygoy yapmayı düşleyerek yaşarlar. Neden hayattayız? Bizler kimiz, yaşam boyunca neler yapmamız gerekir? gibi,gibi….soruları kendilerine sormaktan acizdirler. Bu konuların kendilerine bir şey kazandırmayacağını düşünürler. Onlar için gerçek olan, nefes almak, bir yerde uyuyup kalkmak, karın doyurmak, eğlenmek ve üremektir. Bunun yanında nefes aldıkları süre içerisinde varsa yoksa boş işlerle ilgili hayat kavgaları vardır ve birbirleriyle uğraşmaktan başka bir şey yapmazlar.

Aklı olan insan bu dünyada bu kadar kaosa ve acıya sebep oluyorken, düşünme yeteneği ve kendini geliştirme özelliği yok diye küçümsediğimiz diğer canlıların “bizimle temazsız olmak kaydı ile” bizden daha mutlu yaşadıkları fark edilememekte midir?

Sınıflı toplumlarda ve buna bağlı olarak sömürü düzeni olan yerlerde kötülük daha hızlı çoğalmaktadır. Yoksunluk, hırs, ezilmişlik, acizlik can yakar. Ve bu yanmış canla insanın insana saldırma olasılığı çok daha fazladır.

İnsanı tanımlarken belli başlı başlıklar söylenir. Bunlar, bir canlıya “İnsan” denilebilmesi için gerekli unsurlardır. Saygı gösterebilmeli, Ahlaki kuralları bilmeli, Vicdanlı olmalı, Adaletli olmalı, Özür dileyebilmeli, Utanmalı, Eğitebilmeli, İyiliksever olmalı, Hijyenik olmalı, Huzursuzluğa neden olmamalı, Kendisiyle barışık olmalı, Sorumluluk sahibi olmalı, Kibirli olmamalı, Kendini yetiştirmeli, Sosyal olmalı, Doğaya iyi davranmalı, Başkasının hayatına anlamsızca müdahil olmamalı, Düzgün konuşmalı, Diğer canlılara zarar vermemeli, Üretebilmeli, Keşfedebilmeli, Yardım sever olmalı, Karşısındakini dinlemeli, Empati yapabilmeli, Onurlu olmalı, İradeli olmalı, Erdemli olmalı…..(yüzdeye vursanız ne kadarınız böyledir bir düşünün) şeklinde bir çok olumlu vasıf sıralayabiliriz. Mesela bir kedi yada köpek sokakta bir yaşam alanına pisleyebilirler. Bir köpek dış mekanda hesapsızca çiftleşebilir. Biz bunları yapabilir miyiz? İşte bunun altında İnsan olmamızın farkı yatar. Yaratan, bize fütursuzca yaşamayı önermez. Hayattaki tüm canlılar ne olduklarını ve sınırlarını bilerek yaşamalıdırlar. Günümüzde bu sınırın ihlali bir çok kez gerçekleştirilmiştir. Ve İnsanlar birbirlerine; “İnsan demeye bin şahit lazım” , “Hayvan mısın?” “İnsan ol” , “İnsan gibi davran” , “İnsan gibi konuş” , “Yabani” , “Yamyam” , “Görgüsüz” , “Kendini bilmez” ….. gibi cümleleri kullanabilmektedirler. İnsanlıktan çıkmış olmanın yaşandığı bu dönemlerde sanki kötülük kazandırır, iyilik kaybettirir bilinciyle hareket edilmektedir. İyi insan kalıbı neredeyse saflık gibi algılanıyor; fazla ağırbaşlılık - olgunluk ruhsuzluk, hatta sıkıcılık gibi çağrışım yaratıyor.

Birbirini sevmeyen insanlar mutlu olamazlar. Bu iyi bir siyasetçinin de düzeltebileceği bir şey değildir. Bu sevgisizlik güzel bir hayat yerine mutsuzluk ve kaos getirmektedir. İnsan vasıflarının kaybolmasıyla şehirler adeta en tehlikeli ormanlara dönüşmüştür. Avcılar ve avları. Yaşamak (kazanmak) için zarar görenin olduğu bir yaşam tarzı. Herkes birbirinin ensesinde.

İnsan zekaya sahip olmasıyla üstün bir varlıkmış gibi görünebilir ama ahlak ve etiklik açısından çok yoksundur. Dünyada, bencillik, çıkarcılık, fevrilik, fenalık ve vahşet vasıflarından uzak durmayı becerebilmiş kaç insan vardır?

Uluslararası bir ankete göre İnsanlar, mutluluk vermenin en büyük iyilik olduğunu düşünüyormuş. Peki bu mutluluk nedir? Kurabiye yemek mutluluk mudur? Televizyon izlemek mutluluk mudur? Arkadaşlarla buluşmak mı? Çocuk sahibi olmak mı? Piyangoyu kazanmak mı? Siyasi bir amaç uğruna kendini feda etmek mi?

Aristoteles şöyle açıklar: Evrendeki her şey kendi yolunda iyidir. Bir kalem iyi yazıyorsa iyidir. Bir araba, beni istediğim yere hızlı ve güvenli bir şekilde götürme amacını yerine getiriyorsa iyidir. Elbette, arabayı bir piyano taşımak için kullanmak istiyorsam, başka bir araba "iyi" olacaktır: belki yavaş ama piyano taşıyabilen bir araba. Bir şeyin "iyi" olup olmadığı, sahip olduğumuz bir amaca bağlıdır. Dolayısıyla "iyi", "bir amaca uygun" anlamına gelir.

İnsanlarda da durum benzerdir. Bir flütçü ne zaman 'iyi'dir? Flütü iyi çaldığında. Bir general ne zaman 'iyi'dir? Savaşı kazandığında. Bir ayakkabıcı ne zaman iyidir? Elindeki deriden en iyi şekilde yararlanıp iyi bir ayakkabı yaptığında.

Peki ya genel olarak insanlar? İnsan ne zaman iyidir? İyi bir insan nedir? Eğer bu aynı şekilde işleseydi, bir insanın amacının ne olduğunu bilmemiz gerekirdi ki, bu amacı iyi yerine getirip getirmediğini görebilelim. Aristoteles'e göre her şeyin bir amacı vardır. İnsanların da. İnsanların amacı, erdemlerini akıllarına uygun olarak kullanmaktır. Başka bir deyişle, ahlaki açıdan doğru davranmak için akıllarını kullanmaktır.

Aristoteles için "iyi" olmak, "mutlu" olmakla aynı şeydir. İnsan, hayatı yolunda giderse mutlu olur. İçindeki her şey "iyi"yse mutludur. İnsan olarak en derin amacını yerine getirirse mutlu olur. İşte gerçek mutluluğun kaynağı budur.

Kurabiye yemek mutluluk getirir mi? Aristoteles, "Hayır," derdi. Kurabiye yemenin, bir insan olarak amacını yerine getirmekle hiçbir ilgisi yoktur. Erdemli ve akla uygun davranmamıza katkıda bulunmaz. Eylemle hiçbir ilgisi yoktur, çünkü sadece edilgen bir şekilde bir şeyler tüketiyoruz. Televizyon izlemek veya piyangoyu kazanmak da aynı şey. Bunlar bir miktar zevk verebilir, ancak gerçek mutluluk yalnızca kişinin aktif olduğunu ve bir insan olarak yeteneklerinin en üst seviyesinde performans gösterdiğini bilmekten gelir.

Tekrar flütçüyü düşünün. Onu ne mutlu eder? Flüt çalmak. Şimdi ona, bir düğmeye basıldığında kendi kendine çalan otomatik, bilgisayarlı bir flüt verdiğimizi hayal edin. Flütün içindeki bilgisayarın, flütçünün çalabileceğinden çok daha iyi, mükemmel çaldığını varsayalım. Şimdi daha mutlu bir flütçü olacak mı? Flütün düğmesine basıp gerçek mutluluğun tadını çıkaracak mı?

Muhtemelen hayır, der Aristoteles. Güzel müziğin tadını bir süre çıkarabilir, ama flütün neler yapabildiğini dinlemek, flütü kendi başına çalmakla aynı şey değildir! Flüt çalmanın, kendi başına sanat yaratmanın verdiği bir tatmin vardır ki, müzik ne kadar güzel olursa olsun, otomatik bir flütün çalma düğmesine basmak asla bunu sağlamaz.

İnsan olarak kendimize meydan okumak, yeteneklerimizi ve becerilerimizi kullanmak, dünyaya bakmak ve içinde hareket etmek, bir şeyleri değiştirmek, büyümek ve gelişmek, becerilerimizi kullanmak ve kendimiz de faydalı olmak üzere yaratıldık. Ne kadar tuhaf görünse de, iyi bir amaç uğruna kendini feda etmek, büyük bir ideal uğruna acı çekmek, piyango kazanmaktan veya televizyon karşısında kanepede geçirilen bir akşamdan daha gerçek bir mutluluk olabilir.

Çalışmak, savaşmak, dünyamızı değiştirmek, en ufak bir şekilde bile olsa, bize derin bir tatmin duygusu, aktif ve canlı hissetme hissi verir. Öte yandan, hazları tüketmek insanın ağzında kötü bir tat bırakır ve haz bittikten sonra, boşa harcanan zamanın karşılığında gösterecek hiçbir şeyimiz kalmaz. Kayıplarımız olur, risklerimiz olur. Ancak yaptıklarımız “Haz” olmaktan çıkmalıdır. Maymun iştahlılığa örnek olmamalıdır. Bir yaşam hedefimiz, bir yaşam kalitemiz ve bir hayat kaynağımız olmalıdır. Kalk, der Aristoteles; Kalk ve bir şeyler yap. Çünkü insan olmak budur ve mutluluk ve anlam bulmayı umabileceğin tek şey, kalkıp iyi bir şeyler yapmaktır.

Yaşanılan yerde yoksunluk olunca orası ızdırap olur. Nedir bu yoksunluk? Nitelikli insan yoksunluğu. Görüyorsunuz, etrafınızda niteliksiz ama dünyanın dönme sebebiymiş gibi dolanan yığınla insan var. Bunlarla böyle bir yere varılmaz. O insanlarla mutlu olunmaz. Refaha çıkılmaz. Ekonomi ve Siyasetten önce İnsanların kendilerinin düzelmesi gerekir. Sahte ambalajlar, bilmiş tavırlar, niteliksizlik – kalitesizlik, kendini bilmezlik ve İnsan ahlakına yakışmayacak haller; mutsuz eder, çürütür, yozlaştırır, yok eder. İşte zaten gözünüzün önünde oluyor her şey. 

İnsan olabilmenin gerekli vasıflarından biri de tüm dünya insanlarıyla da yapıcı ve iyi bir iletişim halinde olabilmektir. Dünyanın bir bölgesinde yaşayan insanlar olarak; "Biz bu dünyanın her şeyiyiz, bizsiz olmaz" kafasıyla hava yapar, yeri gelince de "Dünyadan bize ne ya, biz bize yeteriz" diye ona buna posta koyarsak hiç kimsenin  umurunda olmayız ve bütün insanlar bizlere kapılarını kapatırlar, sırtlarını dönerler. Sonra böyle, gezip görmek için vize istemeyen ülke arayıp dururuz. Bu yüzden dünyalı olmak, iyi ilişkiler kurmaya çalışmak, tüm dünya ülkeleriyle birlik olmak, onlarla çalışmaya açık olmak iyidir ve de akıllıcadır. Bu niyet sizin için olumlu düşünceler yaratır. Ve başınız sıkıştığında rahatça çalabileceğiniz kapılar oluşturur. Desteğiniz artar. 

Zekâyı filizlendiren (tabi varsa) iki  şey, niyet ve ruhtur. Gördüğüm kadarıylada, niyetler kötü, ruhsuz insansa çok. Geçimsiz, sevgisiz, bencil ruhlar var. Bu ruhlar, Yılbaşlarında, Doğum günlerinde, Dönemsel kutlamalarda, Bayramlarda…v.b dilek diliyor ve güzel şeylerin kendilerini bulmasını istiyor? Vermeden almayı düşünüyor yani ???

Son olarak;

İnsan olmayı sadece yemek, içmek, uyumak, dünyaya yeni nesiller getiren bir ‘beşer’ olmak ve bencilce hep daha fazlasını istemekten oluşan bir döngüde yaşamak sanıyorsunuz, farkında değil misiniz; hayatı, berbat ve acı dolu yapan kendinizsiniz.

Rahatlık kimseye kazandırmaz, sıradanlık gözden düşürür, kadın - erkek fark etmeksizin kaba bir insan olmak (öküz olmak) göze batar, kişinin işgüzarlığıysa onu bir yere getirmez, getirsede geldiği yeri kaybettirir. İşte bunun gibi doğru olan tüm şeyleri İnsan bilir esasında. Ama seçme hakkını kullanarak "Doğru" yada "iyi" olmayı red eder. Bu böyledir. Acılardan, mutsuzluktan şikayet eden insan, iyi olmayı tercih etmez. Tüm nedenler, tüm açıklamalar insanların suratlarına söylenir ancak sıcakta akan bir makyaj gibi söylenenler insanlarda akıp gider. Tesiri yoktur. Herkes bildiğini okur, herkes her daim haklıdır, en iyisini kendi bilir ve hatasını kabul etmez. Ve hayat devam eder. Zorda kalınca da, kişi en iyi insanlardan biri oluverir adeta, Melek oluverir. Ama İlahi adalet her şeyin farkındadır. 

Tüm bunların sonucunda, İnsan uslanmaz, insan arlanmaz, insan şaşar, seçimleri yanlıştır, düzelmez. İnsan, dünyadaki olmuş ve olacak bütün acıların ve kötülüklerin planlayıcısı ve yaratıcısıdır.



 




BURAK KIRMIZITUNA YOU TUBE SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/@burakkt


BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.instagram.com/burakkirmizituna/

21 Nisan 2025 Pazartesi

MÜZİK YAPMAK İSTEYENLERE




Sevgili müzik tutkunları, bir ağbeyiniz, bir kardeşiniz olarak müzik yapmak isteyen, müzik üretip yalnız kalan kişilere bir kaç bir şey söylemek isterim. Elbette bu satırlar şevkinizi ve azminizi kırmasın ama bu işin imkansıza yakın olduğu gerçeğini de görmezden gelmenizi istemem. Aforizmalar bir yere kadar gerçekçi olun ve sonrasında üzülmeyin. İnsan yaşadığını bilir değil mi? Elbet bir gün bu yazdıklarımı yaşarsınız, belki de kimbilir, yaşıyorsunuzdur.

Onca senedir müzikle uğraşmaktayım ve tam bir freelance müzisyenim. En başta kendi tadminim için müzik yapıyorum, kendime beğendirmek için, kendimin hoşnut kalması için ve manevi olarak tadmin olabilmek için çalışıyorum. Birileriyle yarışım yok. Böylelikle benim kulvarın galibi de olmuyor haliyle. Turne yapmak, belli bir sayıda konser vermek, müzik şirketinin istediği sayıda albüm çıkarmak gibi bir derdim yok. Canım isterse. Kimseye bağlı değil, hiç bir şeye mecbur değilim. İnsanlar ne kaçırdıklarının farkında olmayabilirler. Bana ne. Olsalardı. Akılları başlarında olsaydı da, aptallıkları, boş insanları, şak şakl'amasalardı, bana ne, kaybettiklerine, kaçırdıklarına yansınlar bence. 
Müziğin para getirisini soracak olursanız: Evinizi geçindiremezsiniz, onu söyleyeyim. Para kazanmak için müzik yapmayı düşünmek de büyük bir yanılgı zaten, para kazanmayi düşünüyorsanız gidin limon satın, inanın daha çok para kazanırsınız. 
Kisaca; ille de birilerine bir şey ispat etme derdinde, bunu yapamamanın hırsı ve  üzüntüsünde değilim anlayacağınız. Türkiye'de bu sektörde bunu yapmanın (kendini ispatın) mümkünatı da yok zaten. Sektörün bünyesinde bu yok. Yapamazsınız. İzin de vermezler. Kafalar belli. Araya sıkışacaksanız iyi ve hatırı sayılır bir el gerekecektir size. Ya o el, babanızın sözü geçen iyi bir arkadaşıdır yada  ağababa bir yakınınızdır ya da oynak şirin, dekolteli bir kızsınizdır kimseye gerek kalmaz veyahut çok çok çok "Paranız" vardır. Şartlar bunlar. Müzik piyasasına girme ve yer edinme tarifi böyle. Şans, kader bunun neresinde derseniz, milyonda birinde derim.
Evet örnekleri var ama inanın çok az. Unutmayın, o insanlara bile birileri bir şeyler karşılığında yardım etti ve onlara yol açtı. Kimseden bedava bir şey beklemeyin. Mutlaka çıkarlar hesap ediliyordur. O düşündüğünüz; kader ağlarını ördü meselesi ancak filmlerde oluyor unutmayın. Bedelsiz hata var mı? Herkes bir karşılık veriyor. Nedense yapılacak olan hata da olsa kişi, sonucunu pembe hayallerle düşleyerek o hatayı göz göre göre yapıyor. Yeter ki kişi gerçek olmayan bir başarı kazansın. Yeter ki yaptığı hatanın bir getirisi olsun. Öyle çalışarak, bülbül gibi şakıyarak, okul okuyarak olmuyor bu müzik işleri. O eskidendi. İstersen tüm nota bilgilerini ye yut, istersen sesin bilmem kaç oktav olsun. Paran var mı paran? Çok para ama. Sana arka çıkan dayıların var mı? Uç noktalarda bir şeyler, aptallıklar yapabilmeye açık mısın? Her türlü teklife aćık mısın? Heh işte o zaman ister anır, ister bağır, müzik (sanat) yaparsın. 
Hele şimdilerde buralarda hiç kimse yeteneğiyle bir yerlere gelemez, içinde bulunduğum süreç boyunca bunu görmüş oldum, biliyorum. 
Zamanının efsanesi Unkapanında, Plak Şirketleri yaparmış tüm müzik albümlerini insanlara. Her şeyini Plak şirketi üstlenirlermiş. Şimdi nerede o kafa? Şimdi o albümü cebinde paran varsa yaparsın. Onu da bir beklenti içerisinde yaparsan boşuna yaparsın, parana yazık olur. Beni şu keşfetti, bu keşfetti inanmayın, eskidendi o. Şimdi kimse kimseyi keşfetmiyor, aksine sen yırtınıyorsun, kendinden veriyorsun duyulmak için. Tabii ne kadar ileri gidebileceğin senin ahlakına kalmış.
Sahnede şarlatanlık mı yapan ararsın, ilginç olacağım diye rezil olan mı ararsın, para ve şöhret için yürüyen, müziği kendine alet eden mi ararsın, bunları baştacı edip ağızlarının içine düşeni mi ararsın, bir yerlerde boy gösterenleri iyi sananları mı ararsın.... Tüm bu çarpıklıklar mevcut bu müzik piyasasında. Bir kaç menajer diye etrafta dolaşıp sahneleri tutan ve hep bu örnek verdiğim tiplemelere prim yaptıran kişiler de yanında cabası. Mekanların ve menajer denen kişilerin tercihleri ne olur; Ya cinsel tercihi farklı olan birileri olur, ya sahnede her türlü abukluğu yapacak birisi yada çok sıkı dekolte giyebilen birisi olur veya kaşesi çok düşük birisi olur.... Ancak böyle sahne yapabilirsin. Düzgün bir icracıysan; hakkını arıyorsan, "dinleyeni yok" , "seyircisi yok" bunun diye tercih edilmezsin, bu böyle. 1+1=2 bu kadar net. Popüler bir semtte sırf kadın şarkıcı çıkaran mekan bile gördüm ben yahu. Haftalık programına bakıyorsun sırf kadın??? Hep bòyle. Erkek şarkıcı çıkarmıyor.
Bir de yaptığınız müziğin kime hitap edeceğine bir bakıcaksınız. Sizi kim anlayacak? Kendi müzik seçiminizi mi tercih etmelisiniz yoksa istenilen müziği mi yapmalısınız. Muhtemelen kaliteli ve anlamlı bir müzik yapıyorsanız dinleyici kitleniz düşük olacaktır. Bunun nedeni bence; zamanla orantılı. Yeni neslin uçuk kaçık, bize göre anlamsız kendilerine göre çok anlamlı şeyleri tercih etmeleri. "Kalite" kavramının değişmesi. Ortak aklın, "aklın yolu birdir" kavramının yok olması. Benim jenerasyonuma göre saçma gelen şeyler onların doğrusu olabiliyor bu zamanda. Mesela ben, sunulan tercih izleyici kitlesini etkilese bile müzikalitemden ödün vermem. Ben tam bir klasiğim. Bu yüzden siz de, "dinlenir miyim? şüphesiyle mi yoksa "benim yapacağım iş bu kardeşim" diyerek mi gönül rahatlığıyla müzik yapacaksınız, buna karar vermeli ve sonuçlarını tahmin edebilmelisiniz.
Uzunca sizi tutmak istemem sevgili müzik icrası isteklileri. Anlayacağınız, öncelikle hesabını tutmayacağınız bir paranızın olması sizi müzik piyasasında bir yere getirir. Ses yada yetenek sorun değil. Olanaklar o zaman karşınıza çıkar. İnsanlar etrafınızda iş yapmak için o zaman dönerler. Oluşan çevreniz ile de alır yürürsünüz. Fazla kasmayın yani herkesin kafayı şarkı söylemeye taktığı ve meşhur olma - popüler olma, kısa yoldan para kazanmanın peşinde olduğu  bir yerde üzülmemek için iyi düşünmeniz gerekiyor. Gerçek müzik aşıklarına, emektarlarına ve üreticilerine üzülmek yakışmaz. O kadar çok utanması gereken insan varken...
Çin malı sevenler ve o mallara her türlü yatırımı yapanlar, sonra da kalkıp sonuçlarını beğenmeyenler düşünsün, siz üzülmeyin sevgili sanatçı arkadaşlarım. Zaten bu dönence, bu düzen, bu anlayış böyle sürüp gider, değişmez ve değmez.


BURAK KIRMIZITUNA YOU TUBE SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/@burakkt

BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.instagram.com/burakkirmizituna/


21 Aralık 2024 Cumartesi

2025'e GİRERKEN EVRENDE HERKES EDERİ KADAR




Bir türlü olmuyor, insanlık her sene yeni yıla girerken kendisi için bir çok dilekte bulunuyor ama hala herkes hayatından şikayetçi ve işler yolunda gitmiyor.

Bu durumunuzla alakalı inceden inceye düşündünüz mü hiç? Neden hala yaşananlar bu kadar acımasız?
Bu ruh haliyle, bu kafayla iyi şeylerin size akacağını ve hayatınızın güllük gülistanlık olacağını düşünmediniz herhalde. Her şeyi doğru yaptığınızı ve yanlış yapmanın kendinize tanınmış bir hak olduğunu düşünüyorsanız. Fena yanılıyorsunuz. O zaman göreceksiniz ki, gelecek sene de, bir sonra ki senenin aynısını yaşayacaksınız, belki de (büyük olasılıkla)  daha kötüsünü... Ama hala inatla ve ısrarla aynı tiyatroyu oynuyorsunuz.
Her şeyi, kendinizi de dahil, çıtayı çok yüksekte tutuyorsunuz, uçuyorsunuz....
Bir hayal aleminde yaşar gibi umarsızsınız. Kendinize olmadığınız ve layık olamayacağınız etiketler yapıştırmayın. Yada olmadık insanlara bunları yapıştırmayın.
Neden kokuşmuş aynı şeyler etrafta dönüp duruyor ve çoğalıyor? Bu kadar hata, yanlış neden oluyor? Durup dururken olmuyor herhalde. Kendinizi kaybetmeyin. Doğru olmaya ve doğru için çalışın. İnsanlara karşı rahat davranışlar sergilemeyin, dangul dungul olmak size kötü nam kazandırır. Başkalarının hayatına ve kendisine saygı duymayı öğrenin. Yeni nesilleri organik mama ve organik sevgiyle büyütün. Onları iyi hazırlayın. Yolda yürurken insanların yol haklarına saygılı olun, onların üzerine doğru yürüyüp çarparak mastürbasyon yapmayın. Böylelikle ve bunun gibi bir çok doğruyla kaliteli ve doğru bir yaşamı hak edin. Evet hak edin çünkü vermeden almak olmaz. Nasılsanız öyle olur.
Mütevazi ve görgülü olmak, saygılı olmak, kendini bilmek, kibiri bırakmak, laftan anlamak, bencil olmamak, kimsenin hakkını yememek, emeğe değer vermek, vicdanlı olmak, yardım sever olmak, kaliteli ve medeni olmak, rahat durmak, kötülük yapmamak, hırslardan arınmak, aklınızı kullanmak, becerilerinizi arttırmak, kendinize yatırım yapmak, kendinizi yetiştirmek, iyi arkadaşlar edinmek, güzel çevrelerde bulunmak......İnsana dair iyi olan ne varsa en fazlasından hayatınıza taşımaya çalışmak ve hayatlarınıza dahil etmek bu kötü hayatı çok güzel bir hale getirecektir.
Bu saydığım şeyleri uygulamaya koymak gerekiyor. Klişe ve yüzyıllardır bilinip söylenen şeyler bunlar. Reçeteyi biliyorsunuz ama uygulamıyorsunuz. Sorsan herkes herşeyi biliyor.
Lay Lay Lom olan her şeyin içinde olmaktan keyif alıyorsunuz. Hayat ile ilgili ciddi konuların içinde de çözüm odaklı yer almaya çalışsanız ya. Görmezden gelmekle olmuyor yada beni ilgilendirmez, ben dahil olmayayım demekle... Böyle olduğunuzda da hayatın içindekiler olumsuzluklar hep sizi buluyor. bir anda  yolunu bularak karşınıza çıkıveriyor işte. Sonrasında da yakınmalar başlıyor.
Yeni yılın gelmesi bir şeyi değiştirmeyecek. Ne size, ne dünyaya. Siz değişmedikçe hiç bir şey değişmez. Bu yazıdan sonra iyice bir düşünün yada olduğunuz gibi devam edin.



 




Toplumsal olaylarda sanatçıların tepkisizliklerini, düşüncelerini paylaşmamalarını konuşuyor toplum.

Ben de kendimce, içinde olunulan ruhi haliyete ve yaşanılan kötü durumlar hakkında bir iki şey karalamak istedim. Ancak eksik şeyler kalacağını biliyorum, yada yazmayı unuttuğum şeyler… Elimden geldiğince toparlamaya çalışacağım.

Fısat buldukça bahsettiğim bir konu var. Bunu kendimi övmek için değil, bu durumu  başkalarının nasıl fark etmediğine şaşırdığım için burada yine sizlerle paylaşacağım.

Lise yıllarımda (90’lar), insanları gözlemleme merakım oldu. Nasıl oldu bu? Mesela insanların davranışlarına dikkat ederdim. Bir olaya nasıl tepki veriyorlardı yada nasıl ve neden tepki vermiyorlardı, bir insan nasıl manüpüle ediliyor veya kişi bir başkasını nasıl manüpüle ediyordu. Kıskançlıklarını, hasetliklerini, birbiriyle olan yarışlarını, yetersiz hissetmelerini, yalakalıklarını, egolarını, komplekslerini, sahteliklerini, gözyaşlarını, göstermek istedikleri sevgilerini, mutluluklarını v.b gözlemleme, onlara şahitlik etme fırsatım oldu. Bu tür eylemleri anlayabilmek, anlam çıkarabilmek bir yetenek mi yoksa Tanrı vergisi bir şey mi bilemiyorum. Çünkü her insan, her insanı okuyamaz. Ben arkadaşlarım arasında, tek yada topluluk ile birlikte bulunduğum yerlerde, bulunduğum ortamlarda mutlaka bu tür sonuçlar çıkarabilirdim. Ve zamanla yanılma payımın giderek düştüğünü görmeye başlamıştım. Sonunda; “Evet, bak yine haklı çıktım” diyordum kendi kendime. Ve günümüze kadar ister istemez yaptığım, yıllardır süre gelen bu filitreleme hali beni çok yordu. Çünkü bir şeylerin yada birilerinin ne olduğunu anlamak (özellikle gizli kötü niyet ve gizli kötü davranışlarla bezenmişleri anlamak) ve ona göre bir tavır sergilemek, bir önlem almak beni mutsuz etti.

Keşke bilmeseydim dedğiniz şeyler vardır. Bazen her şeyi anlamak da insana iyi gelmiyor, bezdiriyor, mutsuzlaştırıyor ve yoruyor.

Geleceğim nokta şudur ki, o yıllarda (90’ların sonuna doğru)  toplum yapısını çözmeye başlamıştım. Ergenlik dönemimin bitiminde daha bir aklı başındalıkla anlam veremediğim şeyleri de anlamam kolaylaşmış, yavaş yavaş da tecrübeyle sabit hale gelmeye başlamıştı. Toplum içindeki insanların tavırları (şahsıma karşılık) çoğu zaman beni memnun etmedi. Ya saygısızlık gördüm, ya bir haksızlık yaşadım, ya itibarsızlaştırılmaya çalışıldım, ya yok sayıldım, sabrımın sınırları çok zorlandı, tahrik edildim, egom normal kıvamda olmasına rağmen kibirli insanların mastürbasyonuna maruz kaldım, herkes her şeyi çok iyi biliyordu, lüzumsuz boş konuşan ama itibar görenlerin arasında en arkada kaldım, hatasını kabul etmeyenlerin verdikleri sıkıntıları ve stresleri yaşadım, gibi gibi, bunun gibi bir çok şey. Çok az iyi insan ve iyi davranışla karşılaştım. Ancak o azınlık fikirlerimi değiştirmeye elbette yetmedi. Tam 50 senedir bu toplumun içindeyim (1975), doksanların sonundan itibaren değişen bir şey görmediğim gibi kötüye giden bir çok şey gördüm. Ben hayatın kendisiyim. Ben toplumun içindeyim ve olanları en gerçekçi yaşayan ve olanların gerçek şahiti de haliyle benim. Yani herkes. Toplumu oluşturan bir bireyim diğerleri gibi. Bu bozulma, aşama aşama nasıl görülmez ?

Toplum bahsettiğim o yıllarda (90’ların sonuna doğru) gözlemlerime göre iyice değişmeye başlamıştı. Hatta yakınlarıma, arkadaşlarıma anlatırdım; ya şöyle harekete maruz kaldım, döndü bana şunu dedi, gitti adam bir diğerine şunu yaptı, otobüste yer kavgası çıktı, yolda yürüyordum karşıdan gelirken bir anda boş yolda üzerime doğru geldi bana çarparak yürümeye devam etti…. gibi, sıraya girilen bir yerde göz göre göre önünüze geçilmesi gibi, yaya geçitinde arabanın üzerinize sürülmesi yada tanımadığınız birinin suratınıza bakarak ireti edici bir şekilde gülmesi gibi…şeyleri. Onlarda ya hafife alarak “hep mi seni buluyor” diyorlardı. Şimdi artık bunu söyleyenleri de buluyor; o tipler, o hareketler … Demek ki hep beni bulmuyormuş. Belki de onlar, o insanlara yada o hareketlere yakın tarzlarda oldukları için,  o zamanlarda o profiller ve o tip davranışlar kendilerine garip gelmiyordu, bilemem. Ama sonuçta o küçük davranış bozuklukları günümüze kadar bir çığ gibi büyüyerek üzerimize çullanı verdi işte.  O zamanlar Televole vardı, magazin programları sıkçaydı. Hoş şimdi de cinayet çözen televizyoncular var. Ne trajikomik. Kimileri bu zamandaki ekonomik zorlukları, bu bozulmaya neden olarak gösteriyor. Ben bunu kabul etmiyorum. Çünkü bunun bir anda olan bir şey olmadığını biliyorum. O yıllardan şahit olmuştum buna. Ancak ekonomik zayıflık, psikolojik rahatsızlığı olanları daha da hasta etmiş olabilir.  Bir de bu işin psikolojik (sağlıksal) boyutunun yanında, manevi (iyilik – kötülük) boyutu var. Her şey bir tercih sonucu doğar. Bazen fark edersiniz, bazen fark etmezsiniz. Bir insandaki kötülük, insanın  genetik yapısında (soyunda) olabilir. Ancak bu bile tercihinize, kararlılığınıza, seçiminize etki edemez. Bana sorarsanız günümüzde yaşadığımız kötülük dolu olayları yüzde 70’i tercihen, yüzde 30’uysa sağlıksal (psikolojik - istem dışı) olarak gerçekleştiriyor.

Hatalar, hatalar, hatalar. İnsanız bir hata sonucu dünyaya getirilmişiz. İnsan, hata yapar. Ancak hatayı kabul etmek, düzelmenin yada düzgün olmaya başlamanın çok güzel bir yolu ve örneğidir. İnsanlar,  garip bir kibire, ukalalığa ve çok bilmişliğe sahip olduğu ve dünyanın kendi etrafında döndüğünü sandığı için, hata kabul etmek bir insanda mahcubiyet, zayıflık ve yenilgi hissi yaratıyor. Halbu ki kabulümüz kendi iyiliğimize olacakken… “O niye bunu yaptı?” derken, “Ben ne yaptım ki?” diye sorabilmek, (çıkış noktası – neden – sonuç), orta yolu bulmaya veya hak vermeye çalışmak, medeniyetin en güzel göstergesidir. Ve en sağlıklı yoldur. Kendinizin rahatsız olduğu ve hoşlanmayacağı şeyleri siz başkasına yaparken rahatsız olabileceğini aklınıza getirmek kötü şeylerin önünü kesecektir. Kötülük yapacak olan kişinin, aynı kötülüğü kendisine ve ailesine yapıldığını düşünebilmesi onu kötü niyetinden alıkoyabilir. Eskideki o yozlaşmamış, pek kirlenmemiş insanları anmak hiçbir sorunumuzu çözmez. Bu anış sadece onlara bir saygı göstergesi olacaktır. Geçmişteki kahramanları anmak ve onların başarılarından pay çıkarmak onları gücendirir. Adama: “Siz ne yaptınız?” diye sorarlar. İşte bilanço (rapor) ortada. Sadece iki saatinizi ayırın ve herhangi bir kanalın akşam haberlerini izleyin. Hiç olmadı, dönüp bir sokağa bakın, insanlara bakın, ağaçlara, hayvanlara, suya bakın, sebzeye - meyveye bakın, toprağa bakın. Aynılar mı? Göz göre göre de yalan söylenmez herhalde. Vicdanlı, iyi kalpli, düzgün bir insan bu gerçeği görmezden gelemez.  Hiçbir şey yokmuş gibi yapmak, doğruyu gizlemeye çalışan söylemler kullanmak işleri daha da kötü boyuta taşımaktan başka hiçbir işe yaramaz. Size anı kurtartır, en fazla günü kurtarırsınız. Sonunda etrafınızdan “E Hani Böyleydi - Böyle Böyle Demişti, Nerde Hani” sesleri yükselir. Bence, toplumun sosyal medyada gösterdiği itirazı, kabullenmeyişi, baş kaldırıyı, eleştirel yorumları yaşadıkları hayatta .gösteremeyişi de hiçbir şeyin düzelmemesine neden oluyor. Kişinin sosyal medyada (sanal dünyada) oluşu, gerçek hayatta ise olmayışı, verilen o tepkilerin yerini bulamamasına neden oluyor. Klavye kahramanlığı diyorlar ya gerçek hayatlarında insanlar o kahramanlığı dışa vuramıyor. Bakıyorum etrafa, en vahim olayların ertesi günü, herkes havasında, güneş gözlükleri suratlarda, bir havayla dolanan bir sürü şişme insan sağda solda. Kafeler cıvıl cıvıl, tıklım tıklım, sohbet, muhabbet, gülücükler havalarda uçuşuyor. Güzel ama e dün haberlerde onca şey olmuştu. Onca can hiç uğruna gitmişti. Bir toplum hiç mi acısını dışa vurmaz, bir şeyler de belli olsun etrafta yahu. Bir üzgün hava essin, bir boş kalsın mekanlar bakalım, kaygılanın, üzülün… Yok. Milletin keyfi yerinde. “Yooo öyle bir şey olmadı ki” kafasında sallana sallana dolaşıyor herkes. İşte bu vurdum duymazlık, bananecilik, ben kendi havama bakarımcılık…. Durumu bu hale getirdi. İşte bütün bunlar bu yüzden oluyor.

O, kendimce gördüğüm doksanların sonuna doğru insan (toplum) psikolojisindeki değişimden önceki yıllarda yetiştirilmiş evlatlara bir bakmak gerekir. Keşke onların hem kariyerlerini, hem psikolojilerini, hem de manevi yanlarının gücünü inceleyebilme fırsatımız olabilse. Bir de şimdi evlat yetiştiren anne – babaya ve onların üretimlerine (evlatlarına) bakalım. Hiç zamana – teknolojiye yada herhangi bir şeye kabahat bulmayalım. Çünkü bir çocuğa his yüklemek, onu iyi şeylerle doldurmak sadece anne – babanın elindedir. Hiçbir teknoloji, anne – baba izin vermezse çocuğa erişemez. Ama özgürlük adı altında ve kendi başının çaresine bakabilme becerisi kazandırma bahanesi ile çocuğunuzu kontrolsüz bıraktığınızda onu meçhule terk etmiş olursunuz, bunun farkına varın derim. Çocuk üzerinde iyi kontrol sağlama, çocuğu kaliteli yetiştirme (yükleme yapma) ve düzgün bir çevrede çocuğu büyütme becerisi, sizleri topluma iyi bir birey kazandırma başarısına götürecektir.

Kötü eylemler yapan, başkasının canını yakan, başkasının mutsuzluğunu isteyen, bundan keyif alan, ileri düzeyde başkasını kıskanan (takıntı – obsesyon), yaralayan, yok etmek isteyen bir şahsın, önce ailesine sonra aile çevresine, gençlik dönemindeki sosyal yaşantısına (gezdiği yerler, arkadaşları v.b), çocukluk ve gençlik dönemindeki ilgi alanlarına, kişinin çocuklukta ciddi bir travmatik olay yaşayıp yaşamadığına bir bakmak gerekir. Bu yeterli olacaktır. Kadın döven, canice cinayetler işleyen, hayvanlara eziyet eden X bir kişinin geçmişinde yaşadığı illa ki kötü bir çıkış noktası vardır. O hale dönüşmesine neden olan şey yada şeyler mutlaka mevcuttur. Her insan melek (bebek) doğar. Scooter’ı (martı) kaldırımda yüksek hızla sürenlerin hepsi genç. Kaç kere birilerine çarpmaya ramak kalmışken gördüm ve ben de bir çok defa çarpılma riskiyle karşılaştım. Bir de hızlıca sağa sola yatırarak sürüyorlar, kendilerine de zarar verme riskini taşıyarak. Mesela ben buna hiç anlam verememişimdir; o alet ile neden hızla insanın üzerine gelirler, bu aleti neden kaldırımda kullanırlar bir de neden bu aletleri kullandıktan sonra yere fırlatırlar.(devrilmiş bir şekilde yerde görmüşlüğüm çok var) Şimdi bunları yapanın iyi bir birey olduğunu düşünemem, düşünürsem kendimi sorgulamama neden olurum. Bunu yapan iyi bir bireyse ben neyim (yapmayan) diye sorarım kendime. Bu tip genç kişilikleri gördüğüm zaman hemen aklımdan şu cümle geçiyor: “Anne – babası ne ki , bu düzgün olsun.”  Çocuk dünyaya getirmek, evde bir ses, bir hareket olsun mantelitesinden çıkmalıdır. Çocuk dünyaya getirmeden önce her türlü detay ve olasılık düşünülmeli bence. Hele, “Allah rıskını verir”  kör görüşü bir an önce tarih olmalıdır. Bu tür düşüncelerle dünyaya getirilen bireyin iyi yetiştirilmesi bence bir mucizedir. Bu tür zihniyetin taktiği; “saldım çayıra mevlam kayıra” yöntemidir. Eşim ile ben, kötülük dolu bir dünyaya verebileceğimiz bir çocuğumuzun olmaması konusunda hem fikiriz. İstemi dışında onu bu berbet hayatı yaşama mecburiyetinde bırakmaya hakkımız yok diye düşünüyoruz. Bizce dünyaya çocuk getirme gayretinden çok yaşam ve düşünce tarzını iyileştirme gayretine öncelik tanınmalı.

Her zaman dediğim ve diyeceğim gibi; “Bu dünyada her şeyin başı, her şeyin sonu ve her şeyin nedeni insandır.” İnsan kaliteniz neyse yaşam kaliteniz de odur. Etrafınızdaki her şey, yanınızdaki insanlara göre şekillenir, gelişir.

Başıboşmuş gibi bir halde, su nereye akarsa oraya giden, kendini bırakmış ve beş para etmeyen şeylerin kendilerine bir fayda sağlayacağını düşünen ve buna inanan bir gençlik var. Kısa bir eteğe sahip olmak, dekolte giymek aklına estiği gibi asi tavırlarla konuşmak, hareketler yapmak, özgürlüğün gerçek tanımını bilmemek, etik olmayan yollardan kolayca  ilgi odağı haline gelmeye çalışmak, paraya ve mevkiye ulaşmak, genç bir kıza hayalden başka hiçbir şey vermez ve kendisine hiçbir değer katmaz. Ukalalık yapmak, herkesin favorisi markalardan giyinmek, tatlı serseri kafasında dolanmak, birileriyle aşık atmak, saygısızca tavırlar sergilemek, aile parası yemek de genç bir adama hiçbir değer katmaz. Ama ne yazık ki gençler bu. Gençler bu kadar. Böylelikle ve ne yazık ki, iyi bir gelecekten söz edemeyiz. Geçmişte güzel günler görmüş biri olarak güzel günler henüz göremeyen gençlere şunu söylemek isterim (tabii ciddiye alırlarsa): “Kanatlarınız olduğu sürece rüzgara ihtiyacınız yok”

Su bulanıksa içer misiniz ? Ben içmem, herhalde sizler de içmezsiniz. Dünya insanları da içmez emin olun. Pırıl pırıl su dururken, bulanık suyu kimse tercih etmez.

Uzun lafın kısası, “Laf ile peynir gemisi yürümez” derler ya; onca doğru şey konuşuluyor, onca insan ve olay kınanıyor ama değişen hiçbir şey olmuyor. Herkes doğru, herkes masum, herkes iyi,  peki kim bu kötülükleri yapan? Onlar aramızdan, hatta hiç ummayacağınız kişilerin arasından çıkmıyorlar mı?  Biraz sirkelenmek lazım, amma velakin, kime anlatıyorsun, kime söylüyorsun. Görünen o ki ve kesinlikle bir yerlerde bir yanlış var. Bir yerlerde kötülüğü besleyen birileri var. Bakalım bunu fark edebilecek misiniz? Umarım doksanlarda benim fark edip sizin fark edemediğiniz gibi olmaz bu sefer. Bir an önce farkındalığınıza kavuşmanız dileğiyle.




BURAK KIRMIZITUNA YOU TUBE SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/@burakkt

BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.instagram.com/burakkirmizituna/

11 Ekim 2024 Cuma

FARKINDALIĞINIZA


 




Toplumsal olaylarda sanatçıların tepkisizliklerini, düşüncelerini paylaşmamalarını konuşuyor toplum.

Ben de kendimce, içinde olunulan ruhi haliyete ve yaşanılan kötü durumlar hakkında bir iki şey karalamak istedim. Ancak eksik şeyler kalacağını biliyorum, yada yazmayı unuttuğum şeyler… Elimden geldiğince toparlamaya çalışacağım.

Fısat buldukça bahsettiğim bir konu var. Bunu kendimi övmek için değil, bu durumu  başkalarının nasıl fark etmediğine şaşırdığım için burada yine sizlerle paylaşacağım.

Lise yıllarımda (90’lar), insanları gözlemleme merakım oldu. Nasıl oldu bu? Mesela insanların davranışlarına dikkat ederdim. Bir olaya nasıl tepki veriyorlardı yada nasıl ve neden tepki vermiyorlardı, bir insan nasıl manüpüle ediliyor veya kişi bir başkasını nasıl manüpüle ediyordu. Kıskançlıklarını, hasetliklerini, birbiriyle olan yarışlarını, yetersiz hissetmelerini, yalakalıklarını, egolarını, komplekslerini, sahteliklerini, gözyaşlarını, göstermek istedikleri sevgilerini, mutluluklarını v.b gözlemleme, onlara şahitlik etme fırsatım oldu. Bu tür eylemleri anlayabilmek, anlam çıkarabilmek bir yetenek mi yoksa Tanrı vergisi bir şey mi bilemiyorum. Çünkü her insan, her insanı okuyamaz. Ben arkadaşlarım arasında, tek yada topluluk ile birlikte bulunduğum yerlerde, bulunduğum ortamlarda mutlaka bu tür sonuçlar çıkarabilirdim. Ve zamanla yanılma payımın giderek düştüğünü görmeye başlamıştım. Sonunda; “Evet, bak yine haklı çıktım” diyordum kendi kendime. Ve günümüze kadar ister istemez yaptığım, yıllardır süre gelen bu filitreleme hali beni çok yordu. Çünkü bir şeylerin yada birilerinin ne olduğunu anlamak (özellikle gizli kötü niyet ve gizli kötü davranışlarla bezenmişleri anlamak) ve ona göre bir tavır sergilemek, bir önlem almak beni mutsuz etti.

Keşke bilmeseydim dedğiniz şeyler vardır. Bazen her şeyi anlamak da insana iyi gelmiyor, bezdiriyor, mutsuzlaştırıyor ve yoruyor.

Geleceğim nokta şudur ki, o yıllarda (90’ların sonuna doğru)  toplum yapısını çözmeye başlamıştım. Ergenlik dönemimin bitiminde daha bir aklı başındalıkla anlam veremediğim şeyleri de anlamam kolaylaşmış, yavaş yavaş da tecrübeyle sabit hale gelmeye başlamıştı. Toplum içindeki insanların tavırları (şahsıma karşılık) çoğu zaman beni memnun etmedi. Ya saygısızlık gördüm, ya bir haksızlık yaşadım, ya itibarsızlaştırılmaya çalışıldım, ya yok sayıldım, sabrımın sınırları çok zorlandı, tahrik edildim, egom normal kıvamda olmasına rağmen kibirli insanların mastürbasyonuna maruz kaldım, herkes her şeyi çok iyi biliyordu, lüzumsuz boş konuşan ama itibar görenlerin arasında en arkada kaldım, hatasını kabul etmeyenlerin verdikleri sıkıntıları ve stresleri yaşadım, gibi gibi, bunun gibi bir çok şey. Çok az iyi insan ve iyi davranışla karşılaştım. Ancak o azınlık fikirlerimi değiştirmeye elbette yetmedi. Tam 50 senedir bu toplumun içindeyim (1975), doksanların sonundan itibaren değişen bir şey görmediğim gibi kötüye giden bir çok şey gördüm. Ben hayatın kendisiyim. Ben toplumun içindeyim ve olanları en gerçekçi yaşayan ve olanların gerçek şahiti de haliyle benim. Yani herkes. Toplumu oluşturan bir bireyim diğerleri gibi. Bu bozulma, aşama aşama nasıl görülmez ?

Toplum bahsettiğim o yıllarda (90’ların sonuna doğru) gözlemlerime göre iyice değişmeye başlamıştı. Hatta yakınlarıma, arkadaşlarıma anlatırdım; ya şöyle harekete maruz kaldım, döndü bana şunu dedi, gitti adam bir diğerine şunu yaptı, otobüste yer kavgası çıktı, yolda yürüyordum karşıdan gelirken bir anda boş yolda üzerime doğru geldi bana çarparak yürümeye devam etti…. gibi, sıraya girilen bir yerde göz göre göre önünüze geçilmesi gibi, yaya geçitinde arabanın üzerinize sürülmesi yada tanımadığınız birinin suratınıza bakarak ireti edici bir şekilde gülmesi gibi…şeyleri. Onlarda ya hafife alarak “hep mi seni buluyor” diyorlardı. Şimdi artık bunu söyleyenleri de buluyor; o tipler, o hareketler … Demek ki hep beni bulmuyormuş. Belki de onlar, o insanlara yada o hareketlere yakın tarzlarda oldukları için,  o zamanlarda o profiller ve o tip davranışlar kendilerine garip gelmiyordu, bilemem. Ama sonuçta o küçük davranış bozuklukları günümüze kadar bir çığ gibi büyüyerek üzerimize çullanı verdi işte.  O zamanlar Televole vardı, magazin programları sıkçaydı. Hoş şimdi de cinayet çözen televizyoncular var. Ne trajikomik. Kimileri bu zamandaki ekonomik zorlukları, bu bozulmaya neden olarak gösteriyor. Ben bunu kabul etmiyorum. Çünkü bunun bir anda olan bir şey olmadığını biliyorum. O yıllardan şahit olmuştum buna. Ancak ekonomik zayıflık, psikolojik rahatsızlığı olanları daha da hasta etmiş olabilir.  Bir de bu işin psikolojik (sağlıksal) boyutunun yanında, manevi (iyilik – kötülük) boyutu var. Her şey bir tercih sonucu doğar. Bazen fark edersiniz, bazen fark etmezsiniz. Bir insandaki kötülük, insanın  genetik yapısında (soyunda) olabilir. Ancak bu bile tercihinize, kararlılığınıza, seçiminize etki edemez. Bana sorarsanız günümüzde yaşadığımız kötülük dolu olayları yüzde 70’i tercihen, yüzde 30’uysa sağlıksal (psikolojik - istem dışı) olarak gerçekleştiriyor.

Hatalar, hatalar, hatalar. İnsanız bir hata sonucu dünyaya getirilmişiz. İnsan, hata yapar. Ancak hatayı kabul etmek, düzelmenin yada düzgün olmaya başlamanın çok güzel bir yolu ve örneğidir. İnsanlar,  garip bir kibire, ukalalığa ve çok bilmişliğe sahip olduğu ve dünyanın kendi etrafında döndüğünü sandığı için, hata kabul etmek bir insanda mahcubiyet, zayıflık ve yenilgi hissi yaratıyor. Halbu ki kabulümüz kendi iyiliğimize olacakken… “O niye bunu yaptı?” derken, “Ben ne yaptım ki?” diye sorabilmek, (çıkış noktası – neden – sonuç), orta yolu bulmaya veya hak vermeye çalışmak, medeniyetin en güzel göstergesidir. Ve en sağlıklı yoldur. Kendinizin rahatsız olduğu ve hoşlanmayacağı şeyleri siz başkasına yaparken rahatsız olabileceğini aklınıza getirmek kötü şeylerin önünü kesecektir. Kötülük yapacak olan kişinin, aynı kötülüğü kendisine ve ailesine yapıldığını düşünebilmesi onu kötü niyetinden alıkoyabilir. Eskideki o yozlaşmamış, pek kirlenmemiş insanları anmak hiçbir sorunumuzu çözmez. Bu anış sadece onlara bir saygı göstergesi olacaktır. Geçmişteki kahramanları anmak ve onların başarılarından pay çıkarmak onları gücendirir. Adama: “Siz ne yaptınız?” diye sorarlar. İşte bilanço (rapor) ortada. Sadece iki saatinizi ayırın ve herhangi bir kanalın akşam haberlerini izleyin. Hiç olmadı, dönüp bir sokağa bakın, insanlara bakın, ağaçlara, hayvanlara, suya bakın, sebzeye - meyveye bakın, toprağa bakın. Aynılar mı? Göz göre göre de yalan söylenmez herhalde. Vicdanlı, iyi kalpli, düzgün bir insan bu gerçeği görmezden gelemez.  Hiçbir şey yokmuş gibi yapmak, doğruyu gizlemeye çalışan söylemler kullanmak işleri daha da kötü boyuta taşımaktan başka hiçbir işe yaramaz. Size anı kurtartır, en fazla günü kurtarırsınız. Sonunda etrafınızdan “E Hani Böyleydi - Böyle Böyle Demişti, Nerde Hani” sesleri yükselir. Bence, toplumun sosyal medyada gösterdiği itirazı, kabullenmeyişi, baş kaldırıyı, eleştirel yorumları yaşadıkları hayatta .gösteremeyişi de hiçbir şeyin düzelmemesine neden oluyor. Kişinin sosyal medyada (sanal dünyada) oluşu, gerçek hayatta ise olmayışı, verilen o tepkilerin yerini bulamamasına neden oluyor. Klavye kahramanlığı diyorlar ya gerçek hayatlarında insanlar o kahramanlığı dışa vuramıyor. Bakıyorum etrafa, en vahim olayların ertesi günü, herkes havasında, güneş gözlükleri suratlarda, bir havayla dolanan bir sürü şişme insan sağda solda. Kafeler cıvıl cıvıl, tıklım tıklım, sohbet, muhabbet, gülücükler havalarda uçuşuyor. Güzel ama e dün haberlerde onca şey olmuştu. Onca can hiç uğruna gitmişti. Bir toplum hiç mi acısını dışa vurmaz, bir şeyler de belli olsun etrafta yahu. Bir üzgün hava essin, bir boş kalsın mekanlar bakalım, kaygılanın, üzülün… Yok. Milletin keyfi yerinde. “Yooo öyle bir şey olmadı ki” kafasında sallana sallana dolaşıyor herkes. İşte bu vurdum duymazlık, bananecilik, ben kendi havama bakarımcılık…. Durumu bu hale getirdi. İşte bütün bunlar bu yüzden oluyor.

O, kendimce gördüğüm doksanların sonuna doğru insan (toplum) psikolojisindeki değişimden önceki yıllarda yetiştirilmiş evlatlara bir bakmak gerekir. Keşke onların hem kariyerlerini, hem psikolojilerini, hem de manevi yanlarının gücünü inceleyebilme fırsatımız olabilse. Bir de şimdi evlat yetiştiren anne – babaya ve onların üretimlerine (evlatlarına) bakalım. Hiç zamana – teknolojiye yada herhangi bir şeye kabahat bulmayalım. Çünkü bir çocuğa his yüklemek, onu iyi şeylerle doldurmak sadece anne – babanın elindedir. Hiçbir teknoloji, anne – baba izin vermezse çocuğa erişemez. Ama özgürlük adı altında ve kendi başının çaresine bakabilme becerisi kazandırma bahanesi ile çocuğunuzu kontrolsüz bıraktığınızda onu meçhule terk etmiş olursunuz, bunun farkına varın derim. Çocuk üzerinde iyi kontrol sağlama, çocuğu kaliteli yetiştirme (yükleme yapma) ve düzgün bir çevrede çocuğu büyütme becerisi, sizleri topluma iyi bir birey kazandırma başarısına götürecektir.

Kötü eylemler yapan, başkasının canını yakan, başkasının mutsuzluğunu isteyen, bundan keyif alan, ileri düzeyde başkasını kıskanan (takıntı – obsesyon), yaralayan, yok etmek isteyen bir şahsın, önce ailesine sonra aile çevresine, gençlik dönemindeki sosyal yaşantısına (gezdiği yerler, arkadaşları v.b), çocukluk ve gençlik dönemindeki ilgi alanlarına, kişinin çocuklukta ciddi bir travmatik olay yaşayıp yaşamadığına bir bakmak gerekir. Bu yeterli olacaktır. Kadın döven, canice cinayetler işleyen, hayvanlara eziyet eden X bir kişinin geçmişinde yaşadığı illa ki kötü bir çıkış noktası vardır. O hale dönüşmesine neden olan şey yada şeyler mutlaka mevcuttur. Her insan melek (bebek) doğar. Scooter’ı (martı) kaldırımda yüksek hızla sürenlerin hepsi genç. Kaç kere birilerine çarpmaya ramak kalmışken gördüm ve ben de bir çok defa çarpılma riskiyle karşılaştım. Bir de hızlıca sağa sola yatırarak sürüyorlar, kendilerine de zarar verme riskini taşıyarak. Mesela ben buna hiç anlam verememişimdir; o alet ile neden hızla insanın üzerine gelirler, bu aleti neden kaldırımda kullanırlar bir de neden bu aletleri kullandıktan sonra yere fırlatırlar.(devrilmiş bir şekilde yerde görmüşlüğüm çok var) Şimdi bunları yapanın iyi bir birey olduğunu düşünemem, düşünürsem kendimi sorgulamama neden olurum. Bunu yapan iyi bir bireyse ben neyim (yapmayan) diye sorarım kendime. Bu tip genç kişilikleri gördüğüm zaman hemen aklımdan şu cümle geçiyor: “Anne – babası ne ki , bu düzgün olsun.”  Çocuk dünyaya getirmek, evde bir ses, bir hareket olsun mantelitesinden çıkmalıdır. Çocuk dünyaya getirmeden önce her türlü detay ve olasılık düşünülmeli bence. Hele, “Allah rıskını verir”  kör görüşü bir an önce tarih olmalıdır. Bu tür düşüncelerle dünyaya getirilen bireyin iyi yetiştirilmesi bence bir mucizedir. Bu tür zihniyetin taktiği; “saldım çayıra mevlam kayıra” yöntemidir. Eşim ile ben, kötülük dolu bir dünyaya verebileceğimiz bir çocuğumuzun olmaması konusunda hem fikiriz. İstemi dışında onu bu berbet hayatı yaşama mecburiyetinde bırakmaya hakkımız yok diye düşünüyoruz. Bizce dünyaya çocuk getirme gayretinden çok yaşam ve düşünce tarzını iyileştirme gayretine öncelik tanınmalı.

Her zaman dediğim ve diyeceğim gibi; “Bu dünyada her şeyin başı, her şeyin sonu ve her şeyin nedeni insandır.” İnsan kaliteniz neyse yaşam kaliteniz de odur. Etrafınızdaki her şey, yanınızdaki insanlara göre şekillenir, gelişir.

Başıboşmuş gibi bir halde, su nereye akarsa oraya giden, kendini bırakmış ve beş para etmeyen şeylerin kendilerine bir fayda sağlayacağını düşünen ve buna inanan bir gençlik var. Kısa bir eteğe sahip olmak, dekolte giymek aklına estiği gibi asi tavırlarla konuşmak, hareketler yapmak, özgürlüğün gerçek tanımını bilmemek, etik olmayan yollardan kolayca  ilgi odağı haline gelmeye çalışmak, paraya ve mevkiye ulaşmak, genç bir kıza hayalden başka hiçbir şey vermez ve kendisine hiçbir değer katmaz. Ukalalık yapmak, herkesin favorisi markalardan giyinmek, tatlı serseri kafasında dolanmak, birileriyle aşık atmak, saygısızca tavırlar sergilemek, aile parası yemek de genç bir adama hiçbir değer katmaz. Ama ne yazık ki gençler bu. Gençler bu kadar. Böylelikle ve ne yazık ki, iyi bir gelecekten söz edemeyiz. Geçmişte güzel günler görmüş biri olarak güzel günler henüz göremeyen gençlere şunu söylemek isterim (tabii ciddiye alırlarsa): “Kanatlarınız olduğu sürece rüzgara ihtiyacınız yok”

Su bulanıksa içer misiniz ? Ben içmem, herhalde sizler de içmezsiniz. Dünya insanları da içmez emin olun. Pırıl pırıl su dururken, bulanık suyu kimse tercih etmez.

Uzun lafın kısası, “Laf ile peynir gemisi yürümez” derler ya; onca doğru şey konuşuluyor, onca insan ve olay kınanıyor ama değişen hiçbir şey olmuyor. Herkes doğru, herkes masum, herkes iyi,  peki kim bu kötülükleri yapan? Onlar aramızdan, hatta hiç ummayacağınız kişilerin arasından çıkmıyorlar mı?  Biraz sirkelenmek lazım, amma velakin, kime anlatıyorsun, kime söylüyorsun. Görünen o ki ve kesinlikle bir yerlerde bir yanlış var. Bir yerlerde kötülüğü besleyen birileri var. Bakalım bunu fark edebilecek misiniz? Umarım doksanlarda benim fark edip sizin fark edemediğiniz gibi olmaz bu sefer. Bir an önce farkındalığınıza kavuşmanız dileğiyle.





BURAK KIRMIZITUNA YOU TUBE SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/@burakkt

BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.instagram.com/burakkirmizituna/

22 Ağustos 2024 Perşembe

FREELANCE (Serbest Çalışan) MÜZİSYEN OLMAK


Merhaba, Sevgili Arkadaşlar;


Özgürlük ne kadar güzel bir şey ya.... Özellikle, bedenden çok, ruh ve kafa özgürlüğü... 

Kendi müzik özgürlüğümden bahsedeceğim sizlere. Bütün müzik adına yapılan harcamalar, kendimiz tarafından karşılanmakta. Bu güne kadar sponsorum hiç olmadı. Zaten size para harcatmadan her şeyi karşılayan bir yapımcı da yok buralarda. Hiç bir plak şirketiyle albüm dağıtım sözleşmesi dışında kısa yada uzun yıllar bağlanacağım bir sözleşme imzalamadım. Evet bir kulvarım vardı ama hiç kimseyle bir yarışım yoktu. Hem müzik yapmayı düşündüğünü sanan kişilerle ilgilenmememden hem de bir yarışa gerek (ihtiyaç) duymamamdan kaynaklı.bir yarış içinde olmadım. Şarkılarımın besteleri ve sözleri zaten bana ait. Bu konuda da özgürüm. Ne yaptıysam kendim ve eşimle yaptım. Kimseden hiç bir destek görmedim. Bu da özgürlüğümü daha da mümkün ve güzel kıldı.

Müzik benim için su içmek gibi bir şey; yaşam kaynağı. Bir zorunluluk. Ve ben en başından beri müziğimi bedenleştirdim. Onunla gezdim, onunla yattım, onunla kalktım, dans ettim, eğlendim, ağladım, yani onunla yaşadım. Dolayısıyla benimle yaşayan ve onunla yaşadığım birisini (benim bildiğim müziği) başkasının beğenip beğenmediği ne kadar umrumda olabilir ki ?  Hayatımda benim kabul ettiğim ve sevdiğim şeylere  başkasının ilgi gösterip göstermemesi, sevip sevmemesi inanın beni hiç ilgilendirmiyor. 

İşin emek ve tadmin tarafındaysa, elbette alkışlanmak ve takdir görüp onaylanmak güzel bir duygu. Bunlar yaptığın işin karşılığı gibi görülebilinir. Bu takdir edilmenin bir süre sonra etkisinin geçeceğini ve kişiyi tekrar bir hırsa büreceğini ve de böyle bir takdir edilmenin bir daha yaşanmaması halinde kişide büyük depresyonlar yaratacığını biliyorum. Benim acımdan bunlara hiç gerek yok. Bunlar benim için bir mastürrbasyon. Bir ego okşanması. Bir tadmin yolu. Bense mastürbasyon sevmem. Egom normal bir insandaki kadar azdır. Kibirden nefret ederim ve de güç sahibi şımarıklardan...En azından böyle bir tadmin şeklinin (alkışlanmak, onaylanmak, takdir edilmek v.b)  ilk tercihim olmayacağını söylemek isterim. Benim tadminim kendimle, ruhumun ve duygularımın kendi yaptığım şeyle doyuyor olmasıyla. Yaptığım üretime onay vermemle. Yani "Kendin için mi müzik yapıyorsun? diye klişe bir şey sorsalar düşünmeden "evet" derim. Çünkü müzik benim eski bir yoldaşım.Onunla ilgili düşüncelerimi hiç kimsenin düşüncesi yada kararı, yorumu değiştiremez. İnsanlar müziğim hakkımda benimle aynı düşüncedelerse, aynı beğenidelerse, aynı onaydalarsa o zaman zaten aynı noktada (sahnelerde) buluşur hep beraber şarkıları söyleriz. Değilseler de kalan sağlar benimdir. Herkes yoluna (tercihine) gider. Ne bir pop listesi sıralamasında, ne haber olmakta, ne de meşur (popüler) olmakta gözüm var. Sadece müzik yapmakta büyük bir inadım, azmim, inancım, gücüm ve kararlılığım mevcut. Oralarda olmak sadece yolda rastlayabileceğim olasılıklar. Bir başarı tanımım yok. İnsanların "Evet, başardı" şeklindeki onayına ihtiyacım yok. Müziğimle hayatın keyfini çıkarıyorken neden başardım mı, başarmadım mı diye düşüneyim ki? Neyi başaracağım anlamadım?  Müzik öyle benim ki ve benimle ki yapay şeylerle onu tanımlamak ve onu bir sınıfa sokmak, basite indirgemek beni üzer. Geriye dönüp baktığımda güzel bir yolda çok keyifli bir seyahat yapmışız müziğimle. Şimdi bakıyorum da biz aynı yerde değiliz. Yolumuzda yol aldıkça hayatın tüm süprizlerini, neşesini ve acısını onunla beraber yaşıyorum. Gelişiyorum, öğreniyorum, yeni şeylerle karşılaşıyorum. Kafamızın aynı olduğu insanlarla karşılaşıyoruz seyrek de olsa. Karşılaşamadığımız insanlarınsa kaybı olarak görüyorum müziğimi. Gerçekten onların, organik, samimi, gerçek müzik dinlemelerini canı gönülden isterdim. Benim müziğimi bir şeye benzetemeyenleri, beğenmeyenleri de büyük bir saygı ve anlayışla karşılıyorum. Çünkü geniş bir değerlendirme yaptığımda bunu normal buluyorum.

İşte müzikteki özgürlüğüm böyle. Müzikteki hareket alanım çok özgür. Tadmin ve keyif eşiğim çok yüksek.

Daha nice güzel geçecek günlerimize yoldaşım Müzik.


BURAK KIRMIZITUNA YOU TUBE SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/@burakkt

BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.instagram.com/burakkirmizituna/







12 Temmuz 2024 Cuma

NEYSE O

 


Yine, bir, bazen  gerçekler acıtır yazısıyla karşınızdayım.

Müziğe olan aşkımı bilen bilir. Müzikal hikeyemi de….

Ancak aşkımı hafife almış olacaklar ki yakın çevremin hiç biri ellerinden gelebildiğince bu aşka onay vermedi. Gözardı etti, hafife aldı, basite indirgedi… Yaptığım hiçbir müzik çalışması tanıdıklarım tarafından merak edilipte sorulmadı mesela.

Toplandığımız ortamlarda “Nasıl gidiyor müzik çalışmaları” diye soracak bir muhatabım olmadı. Hep müzkal kimliğim görmezden gelindi. Yok sayıldı. Ne manevi olarak, ne maddi olarak, yakın çevremden destek görmedim. Bu tavrı bana yapılan bir saygısızlık olarak kabul ediyorum.

Ne yapmam gerektiği hakkında fikir veren, sahip çıkan olmadı. Çünkü bana bu konuda inanmadılar. Belkide müzik piyasasına yakıştıramadılar beni, orada olmamı istemediler. Sigortalı herhangi bir işin çalışanı olarak beni bir yerlere koydular.

Yaptığım müziği benim için bir hobi olarak gördüler. Benim adıma karar vermiş oldular.

Sosyal medyada gizli gizli beni takip edip hatta aleni şekilde paylaşımlarımı görüp tepkisiz kalan yakınlarım oldu. Bunu da onları görmeme, bilmeme rağmen sık sık paylaşımlarımı takip ederek yaptılar.

Kimisi geçmişteki olmadık şeylere takılarak, garip saçma şeyleri bahane ederek müzikal ilerleyişimi görmezden geldi.

Tüm bu kayıtsızlıklara, etrafın içten içe  iyi ve başarılı şeyler yapamama temennilerine rağmen dönüp baktığımda, kendimi başladığım yerden çok daha ileride görüyorum. Bu durum bana, keyif, mutluluk ve gurur veriyor. Bunu, hayatımda çok önemli bir başarı olarak görüyorum. Otel garsonluğundan profesyonel olarak müzik yapabilen bir şahıs konumuna gelebilmek bir başarıdır. Yeri gelmişken, beraber şarap bardağı sildiğimiz, her türlü haksızlığı yutkunarak kabul etmek zorunda kaldığımız o dönemdeki arkadaşlarımın da şimdilerde kendilerine, hayallerine yakışır işlerle uğraştığını temenni etmek istiyorum.

Durum böyleyken, bahsettiğim davranışlarda bulunan kimselerin bundan sonra da beni yalnız bırakmalarını istiyorum. Yanımda olmaları için çok geç olduğunu düşünüyorum. En ihtiyacım olduğu zamanlarda olmayanlar güzel ve başarılı günlerimde de yanımda olmasınlar lütfen. Aksini midem kaldırmaz zaten. Bu samiyetsizliği kendilerine biraz saygıları varsa yapmasınlar.


Evet, gelelim işin bana inanlar kısmına. İlk pro stüdyo/kayıt dönemimdeki inananlardan, şimdi hala yanımda inancını sürdürenlere…

Müzik işinde maddi kısmın gerekliliği tartışılmaz. Bu olmazsa olmaz durumun tek kaynağı olan ve canını dişine takarak bana kaynak oluşturan sevgili eşimin hakkı tartışılmaz çok büyük. Bununla beraber gelen sıkıntılı günlerimizde büyük bir maneviyat örneği göstererek yanımda olmaya devam eden ve bu işin sonuna kadar peşini bırakmamamı tembihleyen koca yürekli eşime ne kadar teşekkür etsem, ne kadar satır yazsam az kalır. Ürettiklerimin kapalı kapılar arkasında kalmamasının tek nedeni sevgili eşimdir. Sesime, emeğime, ürettiklerime, bu işe olan saygıma, sevgime değer veren biricik eşime tekrar ve tekrar buradan teşekkür etmek istiyorum.

Beni idare ettiği, üzerime titrediği, güçlü durduğu, fazlasıyla sorumluluk aldığı ve beni gerçekten sevdiğini her an, her konuda, her durumda, hissettirdiği için minnettarım.

Ömrümün Sol Anahtarı Seni Seviyorum.

12.07.2024







BURAK KIRMIZITUNA YOU TUBE SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/@burakkt

BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.instagram.com/burakkirmizituna/








19 Nisan 2024 Cuma

YENİ SINGLE PARÇAMIN ÇIKMASINA ÇOK AZ KALA 19.04.2024

 



Hayat her şeye rağmen güzeldir. Güzel şeyler azalsa da... Herkesin hayatında güç aldığı, enerjisini tazelediği bir şeyler veya insanlar vardır. Bildiğiniz gibi yada yeni öğreneceğiniz üzere, benim için Tabir-i Caizse yakıt aldığım şey; Müzik'tir. O yakıtı dolduran ise sevgili eşim. Ayrıca var olduğunu bilmenin huzurunu ve güvenini yaşadığım ailem ve diğer hayatımın parçaları...

Dileğim, insanların ne durumda olurlarsa olsunlar güzel şeyleri tercih etmeleri. Seçimlerinin vicdanlı ve iyilik dolu olması. Yoksa kötü şeylerin çoğalması ile hayatın ve dünyanın çekilmez bir mecburiyet olduğunu görmek zorunda kalacağız. Her şeyi kolaylaştıracak ve güzelleştirecek tek çözümün taşıdığımız kalpler olduğunu unutmayalım.

Şu hayatta kimin ne olacağının inanın ki hiç bir garantisi yok. Bu gerçeği aklımızın bir kenarında tutmak çok önemli. Anahtar bir cümle bu. Bir çok defa lehimize olarak işimize yarayacak ve bizi belki de uçurumun kenarından alabilecek bir cümle...

- Gün Gelir Hesap Döner, işler birden terse dönebilir. Şartlar değişebilir. Olmaz mı, olur. Kalkar hiç ummayacağınız taş baş yarar.

- Tanrının  Değirmeni Ağır Döner Ama İnce Öğütür, eninde sonunda, yıllar yıllar sonra bile olsa her şey yerini, layığını bulur. Tanrının adaleti eşittir. Hiç kimsenin, neden olduğu yada yaptığı şeyler yanına kalmaz.

- Herkes en azından bir kez düşer, düşenden kaçmak yerine diyebilseydik keşke: Bize şimdi çok iş düşer. Düşenden kaçmak yada onu ezmek yerine düşene doğru koşulabilseydi. Hem belki o zaman daha az insan düşerdi. Keşke daha barışık bir toplum olabilseydik. Herkes birbirini sevebilseydi.

Hayatımda, "her şey benim için var" imasıyla yaşayandan, bana bir şey olmaz düşüncesiyle nefes alandan, kibirden, hoşgörüsüzlükten ve empati yoksunlarından hep uzak durmaya çalıştım. Onlardan hiç haz etmedim. Onlara işim düşse de çok şükür hiç bir minnet duymadım. Bu yüzden çok fazla kalabalığım olmadı. Kalabalıklar sadece işinizi yürütmek için vardır. Bense hep uzun yol yolcuları aradım. 

Kimsye bir faydası olmayan, kendi tarlasından başka kimsenin tarlasına yağmayan, yağmak istemeyen insanlar için diyeceğim: Var olmanızın nedeni "kendiniz" değildir. Doğada hiç bir şey kendisi için yaşamaz. Nehirler kendi suyunu içemez, Ağaçlar kendi meyvesini yiyemez, Güneş kendisi için ısıtmaz, Ay kendisi için parlamaz....

Dilerim bana bir şekilde engel olmuş yada zarar vermek istemiş, dolaylı yoldan da olsa zararı dokunmuş insanlar zor durumlarında karşıma çıkmazlar ve vicdanımla beni karşı karşıya bırakmazlar. Muhtemelen benden bir fayda göremeyeceklerdir.

Her şey değişir bazen zamanla, bazen bir insanla. O sevdiğiniz yerler kalmaz, o sevdiğiniz insanlar kalmaz. Mutlaka her şey değişir. İnsan değişir mi? Cevabım: Kötüyse değişmez, değişemez. Birlikte güzel hikayeler yaratacağınız insanlarınız olsun, dilerim karşınıza çıksın. 

İşte, "Sen" adlı parçam da hemen hemen yukarıda bahsettiğim şeyleri ima ediyor. Bir gözdağı veriyor, bir kendine getiriş görevi üstleniyor. 

Benim için "İyi Mesaj İçeren Ve İçeriği Kaliteli Olan Bir Müziği İcra Etmek" dünyada yapılan bir kaç masum şeylerden birisi. Müzik ve sevdiklerim gerçekten benim için tam bir izolasyon. "İyi şeyler yapan adam" olarak gitmeyi başarabilirsem, bu, hayatta attığım en büyük gol olacaktır. 

Her şey üstünüze gelip, sizi dayanamayacağınız bir noktaya getirdiğinde sakın vazgeçmeyin, işte orası kaderinizin değişeceği noktadır.

Bu güne kadar yanımda olmuş olanlar, sizleri canı gönülden kucaklıyor ve seviyorum. Desteğini gösteren, hissettiren, ben de burdayım diyen, elimi sıkan, bana vaktini ayıran, söylediklerime değer verip dinleyen... o, nadir bulunan insalara en içten hürmetlerimle.


SEN

Söz / Müzik: Burak Kırmızıtuna

Düzenleme: Ödül Erdoğan

Gitar: Caner Güneysu

Klavye: Ödül Erdoğan

Back Vocal: Melihcan Ataklar

Kayıt: Ödül Erdoğan

Mix / Mastering: Başar Yakupoğlu

Stüdio: Ödül's - Sms





BURAK KIRMIZITUNA YOU TUBE SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/@burakkt

BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.instagram.com/burakkirmizituna/