Sayfa Görüntüleme Sayısı

27 Şubat 2026 Cuma

MASUMİYET MÜZESİ

 



Esasında, daha önce bir film yada dizi yorumu yapmadım. Bunu tamamiyle bir seyirci gözüyle yapıyorum. “Bu kadar beğenilen bir dizi de neler olmuş olabilir” diye merak edip izlediğimde kendimde yazma gereği duydum. Dizi izlemem ama Orhan Pamuğun aynı adlı romanından uyarlanan bu diziyi gerçekten merak etmiştim. İzledikten sonraki genel görüşüm, dizi beni içine çekemedi, bir duygu geçmedi bana, oyunculuklar gayet iyiydi. Ama karakterlerde bir olmamışlık vardı. Anlamsızlıklar, zorlama kurgular… İşleyişte bir monotonluk ve olmayan bir şeyler vardı. Dizinin gereksiz uzatıldığını da düşünüyorum. O dönem çok güzel anlatılmıştı. Evler, arabalar, mekanlar, kıyafetler özlemimi arttırdı, biraz da buruk bir hüzün düşürdü içime. Bir de bu hikayenin hayal ürünü olduğunu öğrendim. Gerçek hayatta bunlar yaşanmamış ve o müze de kitaptan çıkan bir sunummuş. Kurgu yani. O eşyalar sadece o dönemin hatırası. Benim için Türk Sinemasındaki en iyi aşk filmi; 2008 yapımı “Issız Adam” dı. Cemal Hünal – Melis Birkan rollerinin haklarını fazlasıyla vermişlerdi. Ve filmi yaşıyordunuz. Çok gerçekçiydi. Daha hayatın içindendi. Ve ister istemez göz yaşlarınıza hakim olamıyordunuz. Hiç unutmam bu filmi Reks sinemasında izlemiştim. Yanımda iki kadın filmin sonuna doğru hıçkıra hıçkıra ağlamışlardı.  Bu zamanda bakıyorum, beğenilen şeylere. Bu mu? Diyorum kendi kendime. Beğeniler çok değişmiş. En olmaz şeyler beğeniliyor. Jenerasyon farkı var, zeka ve güdüler – duygular farklı işliyor.

Dizide, Kemal neden Füsunu gerektiği gibi sahiplenip onunla evlenmedi?” sorusu havada balon gibi asılı kalıyor. Füsun, aslında gözü yükseklerde olan bir karakter miydi, bu yüzden mi Kemal ile ilişki yaşadı,onu da anlamış değilim. Ben puan verecek olsam, beş üzerinden üç buçuk yıldız verirdim bu yapıma. Set ekibine, zaman ve emek harcayan herkese teşekkür etmek gerekir.

 

 

BÖLÜM 1

-     İlk bölüm, ilk sahne Kemal, Orhan Pamuktan aşkını roman gibi yazmasını istiyor. Orhan Pamuğu nereden tanıyor, onu nereden buldu ve de Orhan Pamuk her gidene roman mı yazıyor?

-     O sahnede 8 yıl birlikte Füsun ve ailesiyle yediği masadan bahsediyordu. Kızın ailesi sekiz yıl neden bu adamın gelip gitmesine şaşırmadı ve neden bu sekiz yıl sürdü?

-     “Ben bir kadını eşyalarını saklayacak ve o eşyalarda teselli arayacak kadar çok sevdim.” diyor Kemal. Ama Füsunla ısrarla evlenmiyor. En başta tercih yapmıyor, tercih yapamıyorsa nasıl çok sevmiş oluyor? Burjuva hayatını ve ne derler düşüncesini ve bence eşyaları daha çok seviyor. Obje (meta) fetişi var.

-     03.37’deki sahnede Füsun ile nişanlanmak üzere olan ve ailece yemeğe çıkmış Kemali görüyoruz. Her şeyden memnun, hevesli, mutlu görülüyor. Davetiyeyi Sibel seçti deyip ona sevgi gösterisinde bulunuyor. Demek ki hissettikleri gerçek değil. Zorlama.

-     Ertesi gün Sibelin beğendiği çantayı almaya gidiyor. Ve ne tesadüftür uzaktan akraba kızı tezgahtar çıkıyor. (Türk Filmlerinin klişe oldurmaları) Kemal onu hemen tanıyor. Füsun da onu tanıdığını ama utancından söyleyemediğini ifade ediyor. Kemal; “Sen ne kadar büyümüşsün bakiiim” diyerek esasında baştan abi deme lazım olurun adını koyuyor.

-     Dizinin 08:46’cı dakikasında Kemal, Füsunu araştırmaya başlıyor. Yemek masasında onu annesine soruyor. Ne çabuk bir tornistan. Sibel ikinci sıraya düştü bile. Annesi uyanıyor ve alttan alttan, “Unutma, dikkat et sen çok güzel, çok özel bir kızla nişanlanmak üzeresin” diyor.

-     12:08’inci sahnede Sibel ile akşamları şirkette, deri koltuk üzerinde sevişiyor Kemal. Yani o kızda da bir usulsüzlük yapıyor. Hem, o dönemin çok dikkat edilen bekaret konusunu çiğniyor. Evlenmeden önce ilişki yaşıyor hem de iş yerinde bu eylemi gerçekleştiriyor. Bir benzerini Füsuna da yapıyor. Bir yandan da baskı hissediyor, Sibel’in bekaretini kendisine verdiği için ondan ayrılma imkanının olmadığını söylüyor.

-     12:51’de Füsun, Sibel ve Kemali güle oynaya kaldırımda yürürken görüyor. Buna rağmen dizinin geri kalanında Kemal ile her şeyi yapmaktan geri kalmıyor.

-     Kemal, Sibele, artık “Merhamet Apartmanında” buluşabileceklerini söylüyor. Aynı ileride Füsuna yapacağı gibi.

-     Kemal çantanın taklit olduğunu ve geri iade etmek istediğini söylemek için Füsunun çalıştığı dükkana gittiğinde Füsun ağlamaya başlıyor ve Kemal nedense kolay kolay hiç kimsenin yapmaycağı, sarılıp teselli yoluna gidiyor?

-     Füsun ağladığımı kimseye söylemeyin” diyor. Kemal: “Biz sırdaşız Füsun” diyor. Ne zaman sırdaş oldular?

-     Füsun çantanın parasını nereye bırakayım diye sorduğunda. Kemalin aklına neden, Masumiyet Apartmanı geliyor. Yani o an aklında Füsuna yapacaklarını belirlemiş. Sibel aklının ucundan bile geçmiyor. Nasıl bir sevmekmiş bu. Bu yüzden de Kemalin Füsuna olan sevgisinin de takıntı ve elde etme sevdasından öte olmadığını düşünmüyorum. İleriki bölümlerde bu fikirimi doğruluyor.

-     Kemal annesinden Merhamet Apartmanının anahtarını yazıhanenin çok yoğun olmasının ve bundan dolayı çalışamamasının bahanesiyle istiyor. Sizce de çok sıradan ve mantıksız bir bahane değil mi? Annesi yine uyanıyor ve bu kadar çalışma, dikkat et, diyor. Ama yine de anahtarı veriyor.?

-     Ertesi gün Kemal büyük bir heyecan ve hevesle saat 2 ile 4 arasında Füsunu bekliyor. Bu ne yapay bir duygu seli? Bu sadece bir kaçamak, bir arzu.

-     3.gün Sibel geliyor, Dakika 27:21, Sibel para zarfını verip gitmiyor, içeri giriyor, konuşmalar duruyor, sessizlik oluyor ama zarfı vereyimde gideyim demiyor. Bu kız Kemal ile nişanlısını görmemişmiydi? Bence bu durumun bir masumiyeti yok. Sibele Kemal; bir zamanlar çocuktun, şimdi çok güzel bir genç kız olmuşsun diyerek yüzünü okşuyor. Sibel gideyim numaraları yapıyor, Kemal gidip şemsiyeyi saklıyor, Çay getiriyor, birkaç deneme daha, Sibel kaçıyor, şemsiyem nerede diyor, Kemal oyalıyor. Üniversiteye hazırlanıyorsan derslerine yardım edeyim falan diyor. Füsun nişanlısını hatırlatıyor. Füsun gitmek istediğini söylüyor ve Kemalin hevesi kursağında kalıyor. İzlediklerime güldüm. Bu gelişme ve sahneler çok yapay olmuş, basit kaçmış. Füsun, Kemalin niyetini anlamasına rağmen neden tekrar o apartmana gitmiş, Füsunun da böyle bir şeye cesaret etmek içinde varmış demek ki.

-     Ve dizinin 36:26’ıncı dakikasında Füsun Kemalin kapısında beliriveriyor. E hani Kemal abiydi. Ders çalışmaya mı gelmişti yoksa? He şemsiyesini almaya gelmiiişşş. Bir anda yok olan şemsiye bulunmuştur diye gelmiş. E şemsiyeyi aldın git hadi. Kemal hemen Füsunun dudaklarına yapışıyor. Füsun da karşılık veriyor? Tam Türk Filmi deriz ya. İkisi de isteye isteye, bile bile bunu yapıyorlar. Sahiden Masumiyetin Müzesi. Esasında Füsunun ruhi haliyeti başta Kemalden etkilenmiş sonradan bir intikam planına mı dönüşmüş bir hal miydi anlayamadım, çözemedim. Bir kadının iki farklı ve iki uçlarda olan ruh ve tavır haline (ayrılık öncesi – ayrılık sonrası) şahit oldum, hangisi gerçekti anlayamadım.

-     Sonrasında devamlı o dairede buluşmalar oluyor, Kemal her gün kıza yapışıyor, öpüşmekten, sevişmekten soğuttu sahneler. “Merhaba, hadi yatağa” Kemal, “Çok Güzelsin” diyor kıza yumuluyor. Anlamadım hislerini. Samimi de bulmadım.

-     İlk bölümün 43:17’inci sahnesinde Kemalin nişanlısı, Kemalin keyifsizliğinin nedenini soruyor. İlerleyen bölümlerde bir kere daha bu şekilde Kemale ne olduğunu soruyor. Bundan başka da, bütün gün neredesin, gel buluşalım, gel öğle yemeğine çıkalım…falan gibi bir atraksiyonda bulunmuyor. Hiç şüphelenmiyor, bütün gün ne yapıyorsun diye soran yok?

-     Akşam vakti Kemal apartman dairesine gidiyor, yatağa yatıp yatağı kokluyor falan. Yine kimse Kemale neredeydin diyen yok.?

-     Kemal 46:22’de Füsunun içtiği ilk sigara izmaritini alıyor ve saklıyor. İlerideki bölümlerde biblo, ruj, rende… falan ne bulduysa topluyor, Füsunu hatırlatsın diye. Bu da hastalıklı geldi bana.

 

BÖLÜM 2

-     Füsun apartman dairesine her geldiğinde değişik bir yüz ifadesi ve ruh haliyle geliyor? Garip garip bakmalar falan. Kız ders çalışmaya gelmiş, adam oturduğu yerden kaldırıyor haydaaa yine sevişmeye. Gereksiz ve kendini tekrar eden sahneler. Bi’de, yarın aynı saatte gel, geç kalma diyor. Ya güldüm yani.

-     İkinci bölüm 08:43’te Kemal, Sibel ile akşam yemeğinde. Hiçbir şey olmamış gibi. Şimdiden ne olup bittiğini Sibele söylemesi gerekirken iyi rol kesiyor. Sevgi ve aşkın yalan halini çok güzel yansıtıyor.

-     Kemal, partilerde, toplu yemeklerde Sibel olmasına rağmen tek ve uzakta takılıyor. Sibel yine hiçbir şeyden şüphelenmiyor. Anlıyor da, idare mi ediyor bilemedim, öyleyse de bu durum iyi verilememiş.

-     Füsun, şikayet ettiği şeyleri, Kemal ile yaşıyor. Burada Kemal uyanabilirdi, en basitinden; “Bu kız bu tür şeyleri seviyor, bununla bir sonumuz olmaz” diye düşünebilirdi. Dükkana gelen ve orada burada kendisine asılan zamparalardan sıkıldığını söylüyor. Dükkana gelip giden bir evli bir iş adamıyla da aynı şeyi yaşadığından bahsediyor. Sadece öpüşmüşler ama. Bir tutarsızlık var yani. Hayır sadece öpüşmesinde değil. Bir benzerini daha önce de yaptığından.

-     28:24’te Kemal nişanının davetli listesine Füsun ve ailesini yazdırıyor. Bu ne şimdi?

-     Füsun; “Ben sana aşık oldum Kemal” derken onunla evlenebileceğini mi düşünüyordu acaba. Kendisini nişanına davet etmişken. Komik valla.

 

BÖLÜM 3

-     04:46’da apartman dairesine gelen Füsun, ağlayarak, “Sen benim küpemi buldun mu?” diyor. “Küpeni bulamadım” cevabını alınca ayağa fırlayıp gitmeye kalkıyor. Bu sahneyi de anlamlandıramadım.

-     07:01’de Kemal Füsuna; “Seni matematik dersine çalıştırdığımı kimseye söyleme, sevgili olduğumuzu anlarlar.” diyor. Ama ilerleyen bölümlerde Füsunun ailesi Matematik dersi çalıştırdığı için ona teşekkür ediyor. Kız söylemiş ve aile kabul mü etmiş oluyor, anlamadım.

-     08:34’te yine bir bar sahnesi, Kemal kahrolmuş bir şekilde iki büklüm barda oturuyor. Sibel başka bir köşede arkadaşlarına nişan planlarını anlatıyor. Kemale yine: “Ne oluyor, ne bu halin” diye sormuyor?

-     Babasının Kemali yemeğe çıkarıp onunla bilmediği şeyler paylaşması çok güzeldi. Adamcağız ya onun bir şeyler çevirdiğini anladı, yada içine doğdu. Bir de Kemalin yaptığının genetik bir miras olduğunu düşündürdü bana.

-     Füsun gelen davetiyeyi görüyor ve kahroluyor, Kemale üniversite sınavını bahane edip gelmeyeceğini söylüyor, ama nişan törenine gidiyor?

-     19:44’te Kemal Nişanına çağırdığı Füsuna; “Küpeni de alıp anneni babanı görmeye geleceğim.” diyor. Füsun da, “Bekliyorum” diyerek karşılık veriyor. Saçmalık değil mi, adam nişanlanıyor, kız adamın bu söylediğine nasıl inanabiliyor?

-     40:45’te Kemal Sibeli nişan töreninde koklaya koklaya güle oynaya öpüyor. Füsunda arka masada onları izliyor? Neden üzüldü ki, ne bekliyordu? 41:42’de Kemal Füsuna doğru pişmiş, pişmiş gülüyor. Yok artık.

 

BÖLÜM 4

-     14:19’da Füsun ile Kemal burun buruna, yanak yanağa dans ediyor, Kemal Füsunun beline sıkıca sarılıp kendine çekiyor. Kemalin abisi de saf saf; “Füsun ile dans etmen iyi oldu.” diyor. Ama kimse bu ne ya demiyor. Bir de Kemal utanmadan aklından 13 saat sonra Füsuna ne yapacağını düşünüyor. Gel de gülme.

-     Sibel kendisini alınan geri gönderdiği çantayı Füsunda görünce de şaşırmıyor, şüphelenmiyor. Füsun laf sokuyor, yine anlamıyor. Ne saf, temiz kadınmışsın be?

-     Sahne 23:27, Kemal piknikte yine bunalımda, yine tek başına. Yahu kimin karısı, nişanlısı, sevgilisi… olsa bir numara olduğunu anlar. Orhan abi tam Türk Filmi tadında yazmışsın.

-     27:52’de Kemal piknikte salıncağın üzerinde Sibele parmağını göstererek “Kan dinmiyor” diyor. Sanırsın ki oluk oluk kan akıyor. J “Ben Nişantaşındaki hastaneye gidip parmağıma dikiş attıracağım” diyor. Sibelcik de önemli bir şey olmadığını görünce; “Akşama kadar bekleyemez misin” diye soruyor. J Kemal efendi de sert bir şekilde yaralı parmağını gösteriyor. JJJ Bir de, kalkmış, çocuk kandırır gibi; “Sibel sen gelme” diyor. Ve artık sonunda; “Kemal neyin var” diye sorabiliyor.

-     Kemal piknikten kaçıp Merhamet Apartmanında soluğu alıyor. Füsun gelir diye bekliyor. Avucunu yalayınca. Özlemini Füsunun içtiği sigaraları koklayarak, kesme cam şekerlik kapağının ucunu ağzına alarak gideriyor? JJJ

-     Uzaktan akraba olan Kemal, Füsunun evine gidiyor. Kapıyı annesi açıyor. Anne, “Bu adam neden çıka geldi, neden Füsunun peşine düştü” diye sorgulamıyor. Anne, Füsunun imtihanının iyi geçmediğini söylüyor. (çok sevişmekten olmasın) Onu çok hırpalamışsınız diyor. JJJ E hani Füsunun ailesi bilmeyecekti bu özel dersleri? Anne; “Nişan gecesi de çok üzüldü tabi” derken ilişkilerini bildiğini mi ima ediyor, biliyorsa da Kemale, “Sen kızıma ne yaptın” diye neden çıkışmıyor?

-     36:40’ta Kemal haritada Füsunu hatırlatan sokakları işaretliyor, bir daha oralardan geçmemek için. J Bu ne ya J

-     Ailesiyle birlikte taşınmış olan Füsunun boş evinde, duvar kağıdı, oyuncak bebek kolu, misket, sifon zinciri’ni istifliyor? Bu bir hastalık olsa gerek. Klozetin içine de bakıyor ama gördüğü şeyin Füsuna ait olup olmadığını ayırt edemiyor herhalde almayıp bırakıyor.

 

BÖLÜM 5

   - Bu bölümün 07:04’üncü sahnesinde, Kemalin itirafı üzerine Sibelin isyan ve üzüntüsünü izliyoruz. Biraz geç oldu.

  - Kemal, Sibelin; “Onunla hala görüşüyor musun?” sorusuna, “Kaybolup gitti, görüşmüyorum” diye cevap veriyor. Ben Sibelin yerinde olsam, bu cevaba karşılık çekip gitmiştim. Yani kaybolup gitmese, devam edecekti. “Elimde olmayan nedenlerle böyle oldu” demeye getiriyor.

 - 10:30’daki sahnede, Sibelin ilişkisini kurtarma girişimini alkışlıyorum.

 - 18:37’de Kemal hala Sibele; “Evleneceğiz, çok mutlu olacağız, kızlarımız olacak” diyerek neden boş ümitler veriyor, ona neden acı çektiriyor? Aklına Füsun kazılıyken, neden bile bile bunu yapıyor ve bu ikilem uzayıp gidiyor?

- Kemal, Sibel ile restorantta yemek yerken kalkıp arkadaşlarını telefonla arayarak kendilerine eşlik etmeleri için çağrıyor. Telefonla konuşurken. Karşıdaki Merhamet Apartmanına gözü takılıyor. Ve o apartmandaki daireye gidiyor. Sibel restorantta masada habersiz bekliyor. Kemal restoranta döndüğünde arkadaşlarının geldiğini, Sibel ile oturduklarını görüyor. Bu nasıl bir durumdur? Tam bir patolojik vaka. O akşamın sabahında, Sibel ile Kemali evde kahvaltı masasında görüyoruz. Bu normal mi sizce?

- Sibel Parise gideceğini söylüyor, Kemal bayram ediyor. Düşüyor İstanbulda Füsunu mahalle mahalle aramanın peşine?

- Dizinin 49:50’inci sahnesinde Kemal iş yerine gelen bir mektup açıyor. Mektup Füsundan; “Kemal abi, görüşmeyi çok istiyoruz, yemeğe bekleriz…” Haydaaa bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? Kemal abi mi? Canı yakılmış biri neden can yakan birisini görmek ister? Bi’de, abi mi oldu şimdi. J İşte burada dizi bence başka bir şeye evriliyor. Ve bundan sonrası bence çok gereksiz olmuş. Buralara girmeden bitebilirdi. Bundan sonraki sahnelerde bambaşka bir Füsun görüyoruz. Başka bir kişilik.

 

BÖLÜM 6

- Evlenme teklifi niyetiyle 339 gün sonra Kemal, Füsunun yeni evine gidiyor. Küçük bisikleti ve küpeyi almış, kapıya dayanmış. Aile Kemali kucaklıyor??? Ne alaka? E neden kaçtınız o zaman. Süpriiiizzzz Füsun evlenmiş.

- 04:34’te Aile ve Füsunun eşi dışarıdan gelen sese camdan bakarlarken, masada başbaşa kalan Füsun ve Kemal fıs fıs konuşuyorlar. Hatta Füsun ağlıyor bile. Kemal de ağlıyor.J Aile masaya döndüğünde baba soruyor; “Ne oldu kızım?” Füsun: “Mümtaz eniştemin cenazesine gidemediğim için hüngür hüngür ağlıyorum.” Yersen. Hadi sen ağlıyorsun, Kemal neden ağlıyor? J Ya zorlamayın senaryoyu, patladı. J

- Kızın kocası oradayken, Füsun Kemali yukarı çıkararak tuvaletin yerini gösteriyor? Tarif etsen bulamayacak sanki. Kocası da ses çıkarmıyor?

- Kemalcik tuvalete girer girmez, Füsunun olduğunu düşündüğü ruja yapışıyor. Halbuki annesinin ruju da olabilir. Ruju kokluyor. Dudağına sürüyor. J Ve cebe indiriyor. J

- Sahne 12:26. Kemal Füsunlara çat kapı gidiyor. Aile şaşkın. “Ne oldu Kemal bey” diyorlar. Ama hala Füsun ile ne işin var demiyorlar. Kemal irmik helvasını mideye indirip geldiği gibi bir anda çekip gidiyor. Giderken de; “Benim buraya son gelişim” diye garip bir açıklama yapıyor. E mümkünse gelme. Evli barklı kız. Bu adam neden gelip gidiyor demeniz lazım. E hani uzaktan akrabaydın? Bu ne yakınlık şimdi? Haydaaa J

- 16:23’te Kemal ile karşılaşan Füsunun kocası hiç şaşırmıyor. Bu herif neden bizim eve girip çıkıyor diye. Kemal sırf Füsunu rahat görebilmek için Füsunun eşine, film işini düşünüyorum, bir akşam bu konuyu konuşalım mı? diyor. Kocası seviniyor, uyanmıyor tabii.

- 17:35’inci sahnede Füsunu masada Türkan Şoray gibi görüyoruz. Bir havalar, bir afralar - tafralar, bir artistlik, bir sigara içişler falan. Kocası Füsunun oynayacağından bahsediyor. Haydaaa nerden çıktı bu şimdi? Meğerse Füsun oyuncu olmak istiyormuş. O ana kadar Kemalin bile haberinin yok olduğunu anlıyoruz. Burada bir bağlantı kopukluğu var. Neden bu halde Füsun? Ve oyunculuk tutkusu nereden peydah oldu şimdi?

- 24:35’te kapıda Füsunun Kemalin eline senaryoyu tutuşturup; “Ben sana güveniyorum Kemal” demesinden sonra aldığı cevapla; “Sen bu filmi olmuş bil” işin aslı anlaşılıyor. Füsunun kocası senaristmiş, film yapmak istiyormuş,para lazımmış, Kemal bu yüzden çağrılmış. Bu ne gurursuzluk. Yoksa Füsunun intikamı mı? Ama ailenin bir onuru yok mu? Nasıl böyle bir şeye alet olurlar? Ancak böyle bir şey Türk Filmlerinde olur. Kemalin Füsuna olan zaafını bilmiyorlar mı? Füsunun evli olduğunu görünce Kemalin ters bir hareketiyle karşılaşsalardı ne olacaktı? Akıl ermiyor.

- 7 yıl on ay, Çukurcumadaki Füsunlara, ellerinde alışveriş fileleriyle gidiyor Kemal? J

 

BÖLÜM 7

-     13:22’de Füsunun annesi Kemale, Televizyonun üzerindeki köpek biblosunun kaybolduğunu söyleyerek ona bir imada bulunuyor. Yine Kemal rahat durmamış. J İlerideki sahnelerde rendeyi de götürdüğünü göreceğiz.

-     17:02, Ferudun eve sarhoş geliyor ve Kemal ile Füsunun durumunu anlar konuşmalar yapıyor. Filmi çektirdi, işi bitti, şimdi Füsun aklına geldi. Daha önce anlamamıştı sanki. Para için sustu.

 

BÖLÜM 8

-     Pasaport işlemlerinde Füsun gereksiz yere aksi davranışlar sergiliyor. Kemali tersliyor? Vize işlemlerinde “Geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz? sorusuna da güceniyor. Sonra da Kemale; “Evlenmekten de vazgeçtim, avrupaya gitmekten de” diyor? Ama Kemalin Pasaportu eline verip Pariste bir otelde üç büyük oda ayırttığını duyunca yelkenleri suya indiriyor.

-     25:10’da Kemalin kafa sesini duyuyoruz. Füsunun memelerini okşayacağını, narin belini tutacağını, kokusunu içine çekeceğini, aklının fikrinin Füsunun güzel göğüslerinde olduğunu işitiyoruz. Ya bir kere de ruh güzelliğinden bahset, bir kere de iyiliğiden bahset, yok. Aklı fikiri başından beri Füsunla yatıp kalkmakta. Nasıl bu dizinin adı Masumiyet Müzesi anlamadım. Şimdi altı boş bir şekilde bu izlediklerimizin tümünün çok duygusal olduğunu savunanlar olur. J

-     31:30’da Kemalin Füsuna yüzük takmasının ardından Füsundaki memnuniyetsizlik ve isteksizlik dikkat çekiyor. Bu gel git hallerine anlam veremiyorum? Ne düşünüyor acaba? 41:21’de ve sonrasında da bu oluyor. Çekip gitmeler falan? Adam dokuz yıl peşinden koşmuş, sonunda da yüzük takmış. “Senin gibiler velenmez, evlenmezsin sen benle” diyerek saçmalıyor?

-     Füsun Kemale; “Senin yüzünden hayatımı yaşayamadım, gerçekten artist olmak istiyorum ben” diyor. Ya bu artistlik işi nereden çıktı, neden dizinin ilk bölümlerinde az da olsa seyirciye bu verilmemişti acaba? Birden bire dizi yıldız olmak isteyen birisinin tutkusuna dönüştü?

 

BÖLÜM 9

-     Füsunun trafik kazasında ölümünü tasvir ederek anlatan Kemalin verdiği detayları da itici buldum. “Füsun, göğsüne giren direksiyonla bir konserve kutusu gibi katlanan arabanın içinde sıkışarak ölmüştü. Kafa kemikleri çökmüş, harikalarına şaştığım beyninin zarı yırtılmıştı” ???

-     Kemal insanlara, hikayesini eşyalar aracılığıyla anlatma gereğini neden duymuştu? Keyif ve para onun tabi anlatır da, bu ihtiyacı neden hissetti, Füsunu yaşatabilmek için mi?

-     Füsunun ölümünün verdiği acıyı Kemalde göremedim. Çok büyük ve dayanılmaz bir acı bekliyordum. Bunu verememişler bence.

-     Füsunun da yaşadığı aile evini müze yapmak istediğini söyleyen Kemale annesinin verdiği olumlu yanıt da şaşırttı beni. İlk başta nasıl olur dedi ama hemen yeni evi duyunca ikna oldu. Bence kabul etmemeliydi. Orada kızı ve kocasının hatıralarıyla yaşamalıydı.

-     Kemal neden Füsuna olan o büyük aşkını yıllara yaymış? Neden Füsun ile evlenmemiş, neden zamanında; “Ben bu kızı deli gibi seviyorum, önümde de hiçbir engel tanımıyorum” deyip çekip almamış Füsunu? Anlamak mümkün değil!?

-     Kemal Basmacı, Füsunun 50.yaş gününde ölmesi, beni üzdü.

 

“HERKES BİLSİN ÇOK MUTLU BİR HAYAT YAŞADIM”



BURAK KIRMIZITUNA YOU TUBE SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/@burakkt


BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.instagram.com/burakkirmizituna/

10 Şubat 2026 Salı

BİR KAÇ KONU DAHA


Merhaba, bir kaç konu ile yine karşınızdayım. Her ne kadar buraya yazarak emek ve vakit harcıyor olsam da hiçbir şeyin düzelmeyeceğini ve hatta bu satırları doğru düzgün kimsenin okumayacağını, okuyanında kâle almayacağını da bilmekteyim. Ama maksadım, internet denen sonsuzluğa bu konular hakkında bir iz bırakmak ve kendi düşüncelerimin böyle olduğuna dair bir kayıt bırakmak. Bundan önce de yazdığım tüm yazıların ve bundan sonra ki yazacağım yazıların da amacı bu.

Yine şu sahne olayı. Sahneye çıkıp şarkı söylemenin bir çok gereksiz tip tarafından önlenmesi olayı. Bu gereksizlerin bir “No Name” diye adlandırdıkları bir takıntıları var. No Name mi? Allaha şükür bir adım var. Ve “VAR”. Yok değil. Ve beni çok iyi temsil eden bir ad olduğunu düşünüyorum. Yani “NO” değil, “YES NAME”. J Sahne adım da o. Tanıman gerekmez, bilmen gerekmez, dinlemiş olman gerekmez, bütün bunların sonucunda o adın iyi işler çıkarmadığı anlamına gelmez. E derdin ne o zaman? Ama “NO NAME”sin. Yani demin alaya aldığım gerçekte anlatmak istedikleri şey şu: Yeterince tanınmıyor, bilinmiyorsun, bu da bize iş getirmez. Biz böylelerine “NO NAME” deriz. Hahhh, ya madem öyleyse sende tanınan birilerini çıkar o zaman, her kimse onlar. O da olmuyor, bütçeyi karşılayamıyorsun değil mi?

E böylelikle ne yapıyorsun, piyasada bir şekilde dolanan kişileri iyi müzik yapıyor diye çıkarıyorsun. Bizde bunları aşıp sahne alabilmek için çırpınıyoruz. Kim bunlar peki? Bir şekilde ittirilerek, yedirilerek, işletmecilerin müzisyen diye servis ettikleri kimseler. Ucuz eğlence satan söyleyiciler. (sözüm ona şarkıcı)

Bir kere şunu da anlayın isterim; eğlence diye tabir ettiğiniz o zıplayıp hoplama, terleme, bağıra bağıra şarkı söyleme, istek yapma ortamları, taverna, disko ve gazinolarda bulunurdu. Şimdi her işletme “Eğlencenin Dibi Burada” diye reklam çıkıyor. Yani ucuz eğlence. Sanatsal olmayan. Kısaca; paldır küldür bir müzik. Kaliteli şarkılara ve müziğe sıkıcı olur, millet kaçar gözüyle bakılıyor. Orta hızdaki kaliteli pop şarkıları bile rağbet görmüyor. Ya göbek attıracaksın, ya bir ritimde abuk sabuk sözlü şarkılar söyleyecek yada rap yapacaksın falan. Adam gibi bir sahne programı çok zor. Kaliteli bir dinleti imkansız. Her işletme eğlence vaad ediyor. Eğlenceden kasıt? “E Milletin Eğlenmeye Çok İhtiyacı Var.” Sizce gerçek bu mu yoksa alıcıların kültür ve nitelik düzeyi mi? Ayrıca, elbette herkes eğlenmek isteyebilir. Ama bu tür bir ihtiyacı karşılayacak yerlerin diğer sahnelerden ayrılması gerekiyor. Her yer eller havaya olamaz. Mekan sahipleri için müzik bir emek yada sanat değil arkadan gelen bir fon sesidir. Bu da onlar için yeterlidir. Zaten o gürültülü ve kendini dağıtmaya gelen ortamda sanat olamaz. Mekan sahibi sahnedeki kişi nasıl söylüyor, ne söylüyor, ton mu kaçtı, orkestra kötü mü…, bakmaz, millete dönüp bakar; millet ağızlarından tükürük saça saça şarkıları söylüyor mu, masalar dolu mu, şişe alkol açtırılıyor mu…. Bu yüzden sahnede duruşuyla ve sesiyle hüsran olmuş kişi baş tacı edilir, gelenler tarafından şak şaklanır, çok eğlendik denilir ve günü sonunda gerçekten şarkı söyleyebilenler ve sahnesi kaliteli olanlar aç kalır. Kalite, Türkiyedeki müzik piyasasının düşmanıdır. Vasatlık öyle takdir görür ki şaşırır kalırsınız. Bu duruma neden olan iki profil vardır.

Bir tanesi; gürültüyü müzik, bağırmayı – böğürmeyi ve de taklit etmeyi yetenek, sahnedeki her kişiyi de şarkı söyleyebilen sanarak alkış tutan profiller.

İkincisi; kendi zevkine, kendi çıkarına ve de tanıdığına (dayı oğlu, amca kızı, biraderin arkadaşı) göre sahnesini ona buna açan mekan sahipleri yada işletmecileri. Bazıları da bu işi ya mekanın DJ’ine bırakıyor yada mekanın sahnesinde kıdemli olmuş olan şarkıcısına. Onlar belirliyor sahneye kim çıkacak, kim çıkmayacak. J Bunlar işte.

Bir sahne görüşmesinde gelen müzisyene ilk olarak şu iki soruyu sormuş kum gibi dolu mekan var etrafta.

1-         Sahnene gelecek insanlar var mı?

2-         Biz kapı çalışıyoruz, gelen kişiden şu kadar yüzde sana kalıyor. Ne kadar getirisen o kadar kazanırsın.

J

Oh ne güzel dünya. Müzik aşığı ve azimli bir sanatçıda bu düzenin ister istemez böyle esiri oluyor işte. Mekanına güvenmeyen işletmeci mi olur, sanat yapana para ödemek istemeyen bir mantelite mi olur? Ama burada böyle.

Nesin, ne müzik yaparsın, sesin nasıl, ne söylersin… hiç önemi yok. Yukarıdaki şu iki soruya tadmin edici cevaplar vermen yeterli. İşler bu kadar ucuz işte, müziğini sergilemek, yılların emeğini harcamak bu kadar kolay işte. Kafasına yatmadıysan alacağınız cevap şu olur: “Bizim mail adresine yada wattsapp’a sahne videolarını gönder biz sana döneriz. J

Siz neyin kafasını yaşıyorsunuz emek hırsızları, saygısızlar. Bu yüzden sayenizde her şeyin en boktanına sahip bir yer olduk çıktık.

Bir diğer emek hırsızları da sosyal medyadaki gözcüler. Ürettiğiniz müziğinizi instagramda hikaye olarak paylaşırsınız. Bir bakmışsınız yüz elli kişi bakmış, üç kişi takdir etmiş. Ya beğen yapmış, ya alkış göndermiş. Sonrasındaki paylaşımınızda bir bakmışsınız yine aynı kişiler, yine aynı beğenenler. Sonraki paylaşımınızda yine öyle. Ondan sonrasındakinde de ve daha sonrasında da…. Başka bir çeşit de; hiçbir şeyinizle ilgilenmez, bakmaz sadece takipçi listenizde vardır, çok gerekliymiş gibi.

Ya siz ne yapmaya çalışıyorsunuz, neyin peşindesiniz. J Hadi insan bir şeyi beğenmeyebilir. İki yüz paylaşım içinde de mi hiç bir şey beğenmez insan? Hep merak. Taktir yok, hasetlik bir dolu. Ben bunları da emek hırsızı olarak görüyorum. Yaptıklarınızı görmezden gelir ve sizi itibarsızlaştırmaya çalışırlar. Ama gizliden gizliden yaptıklarınıza imrenirler. Bununda çaresi, bunları yok sayarak yolunuza azim ve keyifle devam etmenizdir. Ben öyle yapıyorum. Ve durumu anladığım an önlemimi alıp sayfamdan ve kendimden uzaklaştırıyorum. Engeli basıyorum yani. Bu arkadaşım için de böyle, akrabam için de böyle, tanımadığım kişi için de böyle. Orada olmanız başka bir amaç yada düşünce taşıyorsa bunu görmezden gelemem. Ve sadece kendim için değil başkasının “emeğine” de çok kıymet veririm. Paylaşımlarınıza ilk bakan kişilerden yıllarca bir geri dönüş almadıyasanız (bu başka konularla ilgili de olabilir)  ve o insanların farkındaysanız, hayatınızda olmalarının bir nedeni yoktur. Ne sosyal medyanız da, ne de hayatınızın içerisinde. Bir de sadece Instagram hikaye paylaşımlarını beğenip akış paylaşımlarında izini belli etmek istemeyen, ince çalışan tipler var. Akış paylaşımlarınızda beğeni hiç yapmamış, silinip giden hikayelerinizi beğenip duruyor. J Instagram sayfamı müzik çalışmalarım için kullandığımdan dolayı benim için önem taşıyor bu sayfa. Ve istatitklerine, tepki ve tepkisizliklere çok dikkat ediyorum. İş icabı bir strateji yürütebiliyorum ve de tanıtım tabii.

Üçüncü ve son bahsedeceğim konuysa: Bir türlü değişmemekte ısrar eden zırtolar. Gerek karikatür dergilerinde, gerekse komedi programlarında, sosyal hayatta görülen bazı tiplemelere gülünür, eleştirilir. Peki neden bir insan bu gülünülen, yadırganan tiplemeyi üzerine giyer? Mesela ben kendime benzeyen birinin eleştirildiğini görsem oturur bir düşünürüm, değişmeye çalışırım, o halimden uzaklaşmaya çalışırım. Örneğin Apaçi Tıraşı, toplum içinde kötü bir imajı olan bir saç tıraşı, bu modeli kestirmem mesela. Haberlerde gösterilen profiller gibi hareketler yapıp can sıkıyorsam kendime çeki düzen veririm. Kendime gelirim. Neden bunu yapmaz bu tipler? Israrla ve tekrar tekrar yanlış olmaya devam ederler. Yahu görüyorsun işte, toplumda yerin yok, can yakıyorsun, gören kaçıyor, millet yaka silkiyor yada kahkahalarla gülüyor, e bir değiş be! Neden diye bir sor kendine di mi?

 

Çorba gibi bir hayat var, kazan kaynıyor 

Ey ahali çorbada tuzunuz – biberiniz oluyor.

Anlatacak, yazacak çok şey var. Malzeme çok. Hazır müsaitken önüme bu aralar sıkça çıkan birkaç şeyden bahsetmek istedim. Vakit bulursam en kısa zamanda yine geri döneceğim.

 


BURAK KIRMIZITUNA YOU TUBE SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/@burakkt


BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.instagram.com/burakkirmizituna/

14 Ağustos 2025 Perşembe

İNSAN DENEN MEÇHUL

“Cümleler Doğrudur Sen Doğru İsen, İstediğin Kadar Çırpın, Doğruluk Bulunmaz Sen Eğri İsen”




 İnsan nedir? İnsanın yaşam nedeni iyi yaşamak mı, kötü yaşamak mıdır? Belki de yaşamanızın nedeni iyilik değil kötülüktür, bu güne kadar yanlış biliniyordur ki, günümüzde insan ırkı bunu tam olarak yerine getirmektedir.

İnsanı insandan ayıran şeyler nelerdir? İnsan var, insan var. Polonyadaki de insan, kamboçyadaki de… Hindistandaki de insan İngilteredeki de… Bir canlıya “İnsan” denilebilmesi için neler gereklidir?

İnsanın çoğalması neden mümkün kılınmıştır? Oysa sadece meyve yiyerek yanlış yapanlar cezalarını çekebilirlerdi? Ceza bitince de her şey önceden olan akışında devam edebilirdi. Neden bu hikaye uzadı?

“İnsan, yaratıcı tarafından yaratılan çok özel bir varlıktır” denir, bir yandan da insan hatalarına kılıf olarak, “İnsan olmak kusurlu olmaktır. Biz kusurlarımızla mükemmeliz.” diyerek saçmalar.

İnsanlar günümüzde felsefik derin konulardan, konuşmalardan oldukça uzaktırlar. Sorgulamaz, düşünmez, kafapatlatmayı sevmezler; sadece rahat yaşamayı, çok kazanmayı, çok başarılı olmayı, popüler olmayı ve goygoy yapmayı düşleyerek yaşarlar. Neden hayattayız? Bizler kimiz, yaşam boyunca neler yapmamız gerekir? gibi,gibi….soruları kendilerine sormaktan acizdirler. Bu konuların kendilerine bir şey kazandırmayacağını düşünürler. Onlar için gerçek olan, nefes almak, bir yerde uyuyup kalkmak, karın doyurmak, eğlenmek ve üremektir. Bunun yanında nefes aldıkları süre içerisinde varsa yoksa boş işlerle ilgili hayat kavgaları vardır ve birbirleriyle uğraşmaktan başka bir şey yapmazlar.

Aklı olan insan bu dünyada bu kadar kaosa ve acıya sebep oluyorken, düşünme yeteneği ve kendini geliştirme özelliği yok diye küçümsediğimiz diğer canlıların “bizimle temazsız olmak kaydı ile” bizden daha mutlu yaşadıkları fark edilememekte midir?

Sınıflı toplumlarda ve buna bağlı olarak sömürü düzeni olan yerlerde kötülük daha hızlı çoğalmaktadır. Yoksunluk, hırs, ezilmişlik, acizlik can yakar. Ve bu yanmış canla insanın insana saldırma olasılığı çok daha fazladır.

İnsanı tanımlarken belli başlı başlıklar söylenir. Bunlar, bir canlıya “İnsan” denilebilmesi için gerekli unsurlardır. Saygı gösterebilmeli, Ahlaki kuralları bilmeli, Vicdanlı olmalı, Adaletli olmalı, Özür dileyebilmeli, Utanmalı, Eğitebilmeli, İyiliksever olmalı, Hijyenik olmalı, Huzursuzluğa neden olmamalı, Kendisiyle barışık olmalı, Sorumluluk sahibi olmalı, Kibirli olmamalı, Kendini yetiştirmeli, Sosyal olmalı, Doğaya iyi davranmalı, Başkasının hayatına anlamsızca müdahil olmamalı, Düzgün konuşmalı, Diğer canlılara zarar vermemeli, Üretebilmeli, Keşfedebilmeli, Yardım sever olmalı, Karşısındakini dinlemeli, Empati yapabilmeli, Onurlu olmalı, İradeli olmalı, Erdemli olmalı…..(yüzdeye vursanız ne kadarınız böyledir bir düşünün) şeklinde bir çok olumlu vasıf sıralayabiliriz. Mesela bir kedi yada köpek sokakta bir yaşam alanına pisleyebilirler. Bir köpek dış mekanda hesapsızca çiftleşebilir. Biz bunları yapabilir miyiz? İşte bunun altında İnsan olmamızın farkı yatar. Yaratan, bize fütursuzca yaşamayı önermez. Hayattaki tüm canlılar ne olduklarını ve sınırlarını bilerek yaşamalıdırlar. Günümüzde bu sınırın ihlali bir çok kez gerçekleştirilmiştir. Ve İnsanlar birbirlerine; “İnsan demeye bin şahit lazım” , “Hayvan mısın?” “İnsan ol” , “İnsan gibi davran” , “İnsan gibi konuş” , “Yabani” , “Yamyam” , “Görgüsüz” , “Kendini bilmez” ….. gibi cümleleri kullanabilmektedirler. İnsanlıktan çıkmış olmanın yaşandığı bu dönemlerde sanki kötülük kazandırır, iyilik kaybettirir bilinciyle hareket edilmektedir. İyi insan kalıbı neredeyse saflık gibi algılanıyor; fazla ağırbaşlılık - olgunluk ruhsuzluk, hatta sıkıcılık gibi çağrışım yaratıyor.

Birbirini sevmeyen insanlar mutlu olamazlar. Bu iyi bir siyasetçinin de düzeltebileceği bir şey değildir. Bu sevgisizlik güzel bir hayat yerine mutsuzluk ve kaos getirmektedir. İnsan vasıflarının kaybolmasıyla şehirler adeta en tehlikeli ormanlara dönüşmüştür. Avcılar ve avları. Yaşamak (kazanmak) için zarar görenin olduğu bir yaşam tarzı. Herkes birbirinin ensesinde.

İnsan zekaya sahip olmasıyla üstün bir varlıkmış gibi görünebilir ama ahlak ve etiklik açısından çok yoksundur. Dünyada, bencillik, çıkarcılık, fevrilik, fenalık ve vahşet vasıflarından uzak durmayı becerebilmiş kaç insan vardır?

Uluslararası bir ankete göre İnsanlar, mutluluk vermenin en büyük iyilik olduğunu düşünüyormuş. Peki bu mutluluk nedir? Kurabiye yemek mutluluk mudur? Televizyon izlemek mutluluk mudur? Arkadaşlarla buluşmak mı? Çocuk sahibi olmak mı? Piyangoyu kazanmak mı? Siyasi bir amaç uğruna kendini feda etmek mi?

Aristoteles şöyle açıklar: Evrendeki her şey kendi yolunda iyidir. Bir kalem iyi yazıyorsa iyidir. Bir araba, beni istediğim yere hızlı ve güvenli bir şekilde götürme amacını yerine getiriyorsa iyidir. Elbette, arabayı bir piyano taşımak için kullanmak istiyorsam, başka bir araba "iyi" olacaktır: belki yavaş ama piyano taşıyabilen bir araba. Bir şeyin "iyi" olup olmadığı, sahip olduğumuz bir amaca bağlıdır. Dolayısıyla "iyi", "bir amaca uygun" anlamına gelir.

İnsanlarda da durum benzerdir. Bir flütçü ne zaman 'iyi'dir? Flütü iyi çaldığında. Bir general ne zaman 'iyi'dir? Savaşı kazandığında. Bir ayakkabıcı ne zaman iyidir? Elindeki deriden en iyi şekilde yararlanıp iyi bir ayakkabı yaptığında.

Peki ya genel olarak insanlar? İnsan ne zaman iyidir? İyi bir insan nedir? Eğer bu aynı şekilde işleseydi, bir insanın amacının ne olduğunu bilmemiz gerekirdi ki, bu amacı iyi yerine getirip getirmediğini görebilelim. Aristoteles'e göre her şeyin bir amacı vardır. İnsanların da. İnsanların amacı, erdemlerini akıllarına uygun olarak kullanmaktır. Başka bir deyişle, ahlaki açıdan doğru davranmak için akıllarını kullanmaktır.

Aristoteles için "iyi" olmak, "mutlu" olmakla aynı şeydir. İnsan, hayatı yolunda giderse mutlu olur. İçindeki her şey "iyi"yse mutludur. İnsan olarak en derin amacını yerine getirirse mutlu olur. İşte gerçek mutluluğun kaynağı budur.

Kurabiye yemek mutluluk getirir mi? Aristoteles, "Hayır," derdi. Kurabiye yemenin, bir insan olarak amacını yerine getirmekle hiçbir ilgisi yoktur. Erdemli ve akla uygun davranmamıza katkıda bulunmaz. Eylemle hiçbir ilgisi yoktur, çünkü sadece edilgen bir şekilde bir şeyler tüketiyoruz. Televizyon izlemek veya piyangoyu kazanmak da aynı şey. Bunlar bir miktar zevk verebilir, ancak gerçek mutluluk yalnızca kişinin aktif olduğunu ve bir insan olarak yeteneklerinin en üst seviyesinde performans gösterdiğini bilmekten gelir.

Tekrar flütçüyü düşünün. Onu ne mutlu eder? Flüt çalmak. Şimdi ona, bir düğmeye basıldığında kendi kendine çalan otomatik, bilgisayarlı bir flüt verdiğimizi hayal edin. Flütün içindeki bilgisayarın, flütçünün çalabileceğinden çok daha iyi, mükemmel çaldığını varsayalım. Şimdi daha mutlu bir flütçü olacak mı? Flütün düğmesine basıp gerçek mutluluğun tadını çıkaracak mı?

Muhtemelen hayır, der Aristoteles. Güzel müziğin tadını bir süre çıkarabilir, ama flütün neler yapabildiğini dinlemek, flütü kendi başına çalmakla aynı şey değildir! Flüt çalmanın, kendi başına sanat yaratmanın verdiği bir tatmin vardır ki, müzik ne kadar güzel olursa olsun, otomatik bir flütün çalma düğmesine basmak asla bunu sağlamaz.

İnsan olarak kendimize meydan okumak, yeteneklerimizi ve becerilerimizi kullanmak, dünyaya bakmak ve içinde hareket etmek, bir şeyleri değiştirmek, büyümek ve gelişmek, becerilerimizi kullanmak ve kendimiz de faydalı olmak üzere yaratıldık. Ne kadar tuhaf görünse de, iyi bir amaç uğruna kendini feda etmek, büyük bir ideal uğruna acı çekmek, piyango kazanmaktan veya televizyon karşısında kanepede geçirilen bir akşamdan daha gerçek bir mutluluk olabilir.

Çalışmak, savaşmak, dünyamızı değiştirmek, en ufak bir şekilde bile olsa, bize derin bir tatmin duygusu, aktif ve canlı hissetme hissi verir. Öte yandan, hazları tüketmek insanın ağzında kötü bir tat bırakır ve haz bittikten sonra, boşa harcanan zamanın karşılığında gösterecek hiçbir şeyimiz kalmaz. Kayıplarımız olur, risklerimiz olur. Ancak yaptıklarımız “Haz” olmaktan çıkmalıdır. Maymun iştahlılığa örnek olmamalıdır. Bir yaşam hedefimiz, bir yaşam kalitemiz ve bir hayat kaynağımız olmalıdır. Kalk, der Aristoteles; Kalk ve bir şeyler yap. Çünkü insan olmak budur ve mutluluk ve anlam bulmayı umabileceğin tek şey, kalkıp iyi bir şeyler yapmaktır.

Yaşanılan yerde yoksunluk olunca orası ızdırap olur. Nedir bu yoksunluk? Nitelikli insan yoksunluğu. Görüyorsunuz, etrafınızda niteliksiz ama dünyanın dönme sebebiymiş gibi dolanan yığınla insan var. Bunlarla böyle bir yere varılmaz. O insanlarla mutlu olunmaz. Refaha çıkılmaz. Ekonomi ve Siyasetten önce İnsanların kendilerinin düzelmesi gerekir. Sahte ambalajlar, bilmiş tavırlar, niteliksizlik – kalitesizlik, kendini bilmezlik ve İnsan ahlakına yakışmayacak haller; mutsuz eder, çürütür, yozlaştırır, yok eder. İşte zaten gözünüzün önünde oluyor her şey. 

İnsan olabilmenin gerekli vasıflarından biri de tüm dünya insanlarıyla da yapıcı ve iyi bir iletişim halinde olabilmektir. Dünyanın bir bölgesinde yaşayan insanlar olarak; "Biz bu dünyanın her şeyiyiz, bizsiz olmaz" kafasıyla hava yapar, yeri gelince de "Dünyadan bize ne ya, biz bize yeteriz" diye ona buna posta koyarsak hiç kimsenin  umurunda olmayız ve bütün insanlar bizlere kapılarını kapatırlar, sırtlarını dönerler. Sonra böyle, gezip görmek için vize istemeyen ülke arayıp dururuz. Bu yüzden dünyalı olmak, iyi ilişkiler kurmaya çalışmak, tüm dünya ülkeleriyle birlik olmak, onlarla çalışmaya açık olmak iyidir ve de akıllıcadır. Bu niyet sizin için olumlu düşünceler yaratır. Ve başınız sıkıştığında rahatça çalabileceğiniz kapılar oluşturur. Desteğiniz artar. 

Zekâyı filizlendiren (tabi varsa) iki  şey, niyet ve ruhtur. Gördüğüm kadarıylada, niyetler kötü, ruhsuz insansa çok. Geçimsiz, sevgisiz, bencil ruhlar var. Bu ruhlar, Yılbaşlarında, Doğum günlerinde, Dönemsel kutlamalarda, Bayramlarda…v.b dilek diliyor ve güzel şeylerin kendilerini bulmasını istiyor? Vermeden almayı düşünüyor yani ???

Son olarak;

İnsan olmayı sadece yemek, içmek, uyumak, dünyaya yeni nesiller getiren bir ‘beşer’ olmak ve bencilce hep daha fazlasını istemekten oluşan bir döngüde yaşamak sanıyorsunuz, farkında değil misiniz; hayatı, berbat ve acı dolu yapan kendinizsiniz.

Rahatlık kimseye kazandırmaz, sıradanlık gözden düşürür, kadın - erkek fark etmeksizin kaba bir insan olmak (öküz olmak) göze batar, kişinin işgüzarlığıysa onu bir yere getirmez, getirsede geldiği yeri kaybettirir. İşte bunun gibi doğru olan tüm şeyleri İnsan bilir esasında. Ama seçme hakkını kullanarak "Doğru" yada "iyi" olmayı red eder. Bu böyledir. Acılardan, mutsuzluktan şikayet eden insan, iyi olmayı tercih etmez. Tüm nedenler, tüm açıklamalar insanların suratlarına söylenir ancak sıcakta akan bir makyaj gibi söylenenler insanlarda akıp gider. Tesiri yoktur. Herkes bildiğini okur, herkes her daim haklıdır, en iyisini kendi bilir ve hatasını kabul etmez. Ve hayat devam eder. Zorda kalınca da, kişi en iyi insanlardan biri oluverir adeta, Melek oluverir. Ama İlahi adalet her şeyin farkındadır. 

Tüm bunların sonucunda, İnsan uslanmaz, insan arlanmaz, insan şaşar, seçimleri yanlıştır, düzelmez. İnsan, dünyadaki olmuş ve olacak bütün acıların ve kötülüklerin planlayıcısı ve yaratıcısıdır.



 




BURAK KIRMIZITUNA YOU TUBE SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/@burakkt


BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.instagram.com/burakkirmizituna/