Bugün milyonlarca insan daha fazla görünmek, daha çok tanınmak, daha çok takip edilmek istiyor. Üstelik, sahnede artık yalnızca oyuncular, şarkıcılar, sanatçılar yok. Doktorundan mutfak şefine, akamedisyeninden kebapçısına, pilotundan kamyon şoförüne kadar herkes görünürlük yarışında.
Instagramda ünlü ölüm ilanlarının altında rahmetli olan kişiyle çok yakınmış, görüşüklüğü varmış gibi sahte taziye yazıları görürüz. O bile bazıları için görülme hastalığının bir uzantısı olabiliyor. (BKT)
Peki neden? Neden herkes ünlü olmak istiyor?
Ve daha önemlisi, ünlü olduğumuzda gerçekten ne kazanıyoruz?Herhangi bir sanatçının sosyal medyada birkaç bin ya da birkaç on bin takipçisi olabiliyor.
Öte tarafta ne yediğini, ne giydiğini, nereye gittiğini paylaşan birisinin milyonlarca takipçisi var.
Bunda yanlış bir şey yok.
Ama ikisini aynı ölçüyle değerlendiremeyiz.
Takipçi sayısı değer ölçüsü değil, dikkat ölçüsü.
Bir insan milyonlarca kişinin dikkatini çekebilir ve geride hiçbir şey bırakmayabilir. Anlık tüketime hizmet edebilir. Başka biri çok daha az insan tarafından tanınır ve yüz yıl sonra hâlâ konuşulur. Kalıcı olur. (Sizce gelecekte, hangi Influencer, hangi yaptığıyla hatırlanacak? BKT)
Şöhretin ölçüsü dikkat, sanatın ölçüsü zamandır.
Sosyal medya özenme duygusunu yaratmadı. O zaten vardı. Sokakta da insanlar birbirlerini süzerlerdi.
Ama eskiden iletişimde olduğumuz komşumuzun, arkadaşımızın hayatlarını görüyorduk şimdiyse dünyanın en güzel, en zengin, en ünlü insanlarının hayatları cebimizin içinde. (Eski zamanlarda insanlar birbirlerini teknolojik imkansızlık yüzünden bu kadar yakından takip etme imkanı bulamıyorlardı, buna da ihtiyaç duymuyorlardı. Şimdi hem teknoloji, hem de paylaşım yapan kişiler buna imkan tanıyor. BKT)
Tatilleri, otomobilleri, kusursuz bedenleri, evleri, sofraları görüyoruz.
Ama borcu görmüyoruz. Yokluğu görmüyoruz. Hep şaşayı, hep güzelliği, varlığı görüyoruz.
Kavgayı, yalnızlığı, korkuyu görmüyoruz. Çok az insan sıkıntısından bahsediyor.
Çünkü sosyal medya bize hayatın tamamını değil, güzel seçilmiş birkaç karesini gösteriyor. (Yani sosyal medya ahalisi bunu yapıyor. Çünkü bu reyting getiriyor. Samimiyet ve gerçekçilik yok ama. BKT)
Bunları gören insanlarda başkasının fragmanıyla kendi hayatlarını karşılaştırıyor.
Sonra kendi hayatımız bize yetersiz geliyor. (Her kesimden insanların ulaşmasının mümkün olduğu bu ortamdaki yarış, onları hırslandırtıyor, adeta çıldırtıyor. BKT)
Bir zamanlar doktorun itibarı; bilgisi, deneyimi ve iyileştirdiği hastalar üzerinden kurulurdu. Bugün bazı doktorların sosyal medya hesaplarına baktığınızda kendinizi sağlık dünyasında değil, eğlence sektöründe sanabilirsiniz. (Tv'de sabah programlarında, orda burda medyatik bir çok branştan doktor var. Popüler doktorlar çok daha ilgi görüyor. BKT)
Bilginin halka ulaşması elbette çok kıymetli. Benim itirazım buna değil.
İtirazım bir bilginin, şöhret kazanmanın aracı olma dönüşümüne.
Doktor, mutfak şefi, akademisyen, avukat, gazeteci, sanatçı…
Her mesleğin içinden mutlaka birileri görünürlük yarışına giriyor.
Çünkü algoritma kimin daha iyi olduğunu bilmiyor. Herkes algoritma kimin iyi olduğunu gösterir sanıyor.
Ama sadece algoritma kimin daha çok dikkat çektiğini biliyor. İyi olduğundan değil ve bu sefer hep onu öne taşıyor.
Erkek için de, kadın için de, sosyal medya varoşluğu çok kötü. Sosyal medya çiğliğin ve olmamışlığın sahnelenmesine olanak tanıyor. İşin daha da kötüsü bunlar kabul görüyor. Bu da niteliğin ne olduğunu gözler önüne seriyor. (BKT)
Beni asıl düşündüren bunu gençlerin nasıl anladığı:
İyi olman yetmez, görünür ol.
Bilmen yetmez, izlen.
Üretmen yetmez, kendini göster.
Megastar da unutulur, imparator da
Türkiye popüler kültür unvanlarını seviyor. Görüntüyü, egoyu, gösterişi...
Megastar. Süperstar. Diva. İmparator. Popstar. Kral. Kraliçe. Fenomen. Başkan, Müdür…
Beni asıl düşündüren bunu gençlerin nasıl anladığı:
İyi olman yetmez, görünür ol.
Bilmen yetmez, izlen.
Üretmen yetmez, kendini göster.
Megastar da unutulur, imparator da
Türkiye popüler kültür unvanlarını seviyor. Görüntüyü, egoyu, gösterişi...
Megastar. Süperstar. Diva. İmparator. Popstar. Kral. Kraliçe. Fenomen. Başkan, Müdür…
Elli bir yaşımda bu ünvanların içini gerçekten doldurmuş en az iki kuşağa tanıklık ettim. (BKT)
Geçmişte öyle ünlüler vardı ki sokağa çıkamıyorlardı. Havaalanlarında kalabalıklar oluşuyordu. İnsanlar birkaç saniye yanlarında olabilmek için birbirini eziyordu. Kapılarında yatanlar vardı. Konserleri dolup taşanlar...
Sonra, zaman durmuyor, geçiyor.
Bir zamanlar bir mekana girdiğinde herkesin ayağa kalktığı insan, yıllar sonra aynı sokaktan geçiyor ve kimse dönüp bakmıyor bile. Zamana ve jenerasyona bir şekilde yenik düşüyor.
Dün yüzlerce insan kapısında bekliyordu.
Bugün telefonu eskisi kadar çalmıyor.
Geçmişte öyle ünlüler vardı ki sokağa çıkamıyorlardı. Havaalanlarında kalabalıklar oluşuyordu. İnsanlar birkaç saniye yanlarında olabilmek için birbirini eziyordu. Kapılarında yatanlar vardı. Konserleri dolup taşanlar...
Sonra, zaman durmuyor, geçiyor.
Bir zamanlar bir mekana girdiğinde herkesin ayağa kalktığı insan, yıllar sonra aynı sokaktan geçiyor ve kimse dönüp bakmıyor bile. Zamana ve jenerasyona bir şekilde yenik düşüyor.
Dün yüzlerce insan kapısında bekliyordu.
Bugün telefonu eskisi kadar çalmıyor.
Etrafı boş.
Şöhretin çok kalabalık bir hayat olduğunu düşünürüz. Ama o kalabalık dağıldığında geride çok büyük bir sessizlik kalabiliyor. Ve o kalabalık popüler ve gözde olduğunuzda var oluyor.
Bence şöhretin en ağır taraflarından biri de bu. Çoğu bunu kaldıramıyor.
Bir zamanlar herkesin sizi görmek istediğini hatırlayarak unutulmak.
Şöhretin çok kalabalık bir hayat olduğunu düşünürüz. Ama o kalabalık dağıldığında geride çok büyük bir sessizlik kalabiliyor. Ve o kalabalık popüler ve gözde olduğunuzda var oluyor.
Bence şöhretin en ağır taraflarından biri de bu. Çoğu bunu kaldıramıyor.
Bir zamanlar herkesin sizi görmek istediğini hatırlayarak unutulmak.
Yaş aldıkça daha çok düşündüğüm meselelerden biri uzun uzun sohbet edebileceğiniz insanların azalması.
Eskiden bir sofraya otururduk. Saatler geçerdi. Sanattan, edebiyattan, siyasetten, yemekten, şehirlerden konuşur, espriler yapardık. Bir hikâye diğerini çağırırdı. Sohbet bitmek bilmezdi. Kimse saatine de bakmazdı.
Bugün ise telefon masada. Göz arada ekranda. Selfie çekinip paylaşmalar, sohbetten kopup telefonla ilgilenmeler...
Ama unutmayıjn, yaş aldıkça daha fazla insana değil, daha uzun kalabilen birkaç insana ihtiyaç duyuyorsunuz. Gerisi boş. Bunu, belli bir yaşa gelen herkes yaşıyor.
Gençken kalabalık arıyorsunuz. Pofpoflanmak istiyorsunuz. Gözde olmak, ilgi görmek istiyorsunuz. En iyi şeylere, en kolay yoldan ulaşmak için uğraşıyorsunuz.
Yaş aldıkçaysa muhabbet ve bağlılık, güven arıyorsunuz. Yani sadece gerçek insanlar sizi tadmin ediyor. Hedefler değişiyor. Esasında gerçek olan ve en başından olması gerekenin de bu olduğunu anlıyorsunuz.
İletişim araçlarının bu kadar çoğaldığı bir çağda birbirimizi dinlemeye zamanımız kalmadı. İlgi ve alaka saçma sapan şeylere. Bir şey kazandırmayan, gereksiz, boşa zaman harcatan şeylere.
Konuşacak, görünecek insanımız çok, sohbet edecek insanımız az.
Eskiden bir sofraya otururduk. Saatler geçerdi. Sanattan, edebiyattan, siyasetten, yemekten, şehirlerden konuşur, espriler yapardık. Bir hikâye diğerini çağırırdı. Sohbet bitmek bilmezdi. Kimse saatine de bakmazdı.
Bugün ise telefon masada. Göz arada ekranda. Selfie çekinip paylaşmalar, sohbetten kopup telefonla ilgilenmeler...
Ama unutmayıjn, yaş aldıkça daha fazla insana değil, daha uzun kalabilen birkaç insana ihtiyaç duyuyorsunuz. Gerisi boş. Bunu, belli bir yaşa gelen herkes yaşıyor.
Gençken kalabalık arıyorsunuz. Pofpoflanmak istiyorsunuz. Gözde olmak, ilgi görmek istiyorsunuz. En iyi şeylere, en kolay yoldan ulaşmak için uğraşıyorsunuz.
Yaş aldıkçaysa muhabbet ve bağlılık, güven arıyorsunuz. Yani sadece gerçek insanlar sizi tadmin ediyor. Hedefler değişiyor. Esasında gerçek olan ve en başından olması gerekenin de bu olduğunu anlıyorsunuz.
İletişim araçlarının bu kadar çoğaldığı bir çağda birbirimizi dinlemeye zamanımız kalmadı. İlgi ve alaka saçma sapan şeylere. Bir şey kazandırmayan, gereksiz, boşa zaman harcatan şeylere.
Konuşacak, görünecek insanımız çok, sohbet edecek insanımız az.
Türkiye’de çok kolay kullandığımız bir kelime var:
Sanatçı.
Bence sanatçılık yalnızca bir meslek adı değil, zor kazanılan bir paye.
Oyunculuk, şarkıcılık, ressamlık, heykeltıraşlık, yazarlık… Hepsi kendi başına kıymetli meslekler. Ama bir mesleği yapmak insanı kendiliğinden sanatçı yapmıyor.
Çünkü sanatçılık her şeyden önce yaratma meselesi, değişik olma meselesidir. Ama bu değişik olma meselesi elbette abuk subuk olmak değildir.
Bir oyuncu yorumuyla daha önce görmediğimiz bir insanlık hali yaratabilir. Bir şarkıcı sesi ve yorumuyla, tarzıyla görülmemiş etkileyici bir dil kurabilir, bir akım başlatabilir. Bir ressam ise hayatı boyunca binlerce resim yapıp kendisine ait bir dünya kurabilir.
Mesele meslek değil yani onu orjinal ve kendine has hayata geçirebilme ve kabul ettirebilme biçimi.
Yaratıcı zekâ, özgünlük ve geride bırakılan iz.
Şöhret ile sanatçılığı birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Popüler kültürün önemli bir bölümü gençlikten besleniyor.
Yeni yüz, yeni beden, yeni heyecan, biraz çılgınlık…
Sanat ise birikimden besleniyor, olgunluktan.
Bir ressam için yetmiş yaşına gelmek yalnızca gençliğini kaybetmek değil; yetmiş yıllık hayatın, elli yıllık bakışın, binlerce eserin, hatanın ve arayışın elinde birikmesi anlamına geliyor.
Bir yazar sekseninde hala hayatının en iyi romanını yazabileceğine inanabilir.
Sanatçı.
Bence sanatçılık yalnızca bir meslek adı değil, zor kazanılan bir paye.
Oyunculuk, şarkıcılık, ressamlık, heykeltıraşlık, yazarlık… Hepsi kendi başına kıymetli meslekler. Ama bir mesleği yapmak insanı kendiliğinden sanatçı yapmıyor.
Çünkü sanatçılık her şeyden önce yaratma meselesi, değişik olma meselesidir. Ama bu değişik olma meselesi elbette abuk subuk olmak değildir.
Bir oyuncu yorumuyla daha önce görmediğimiz bir insanlık hali yaratabilir. Bir şarkıcı sesi ve yorumuyla, tarzıyla görülmemiş etkileyici bir dil kurabilir, bir akım başlatabilir. Bir ressam ise hayatı boyunca binlerce resim yapıp kendisine ait bir dünya kurabilir.
Mesele meslek değil yani onu orjinal ve kendine has hayata geçirebilme ve kabul ettirebilme biçimi.
Yaratıcı zekâ, özgünlük ve geride bırakılan iz.
Şöhret ile sanatçılığı birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Popüler kültürün önemli bir bölümü gençlikten besleniyor.
Yeni yüz, yeni beden, yeni heyecan, biraz çılgınlık…
Sanat ise birikimden besleniyor, olgunluktan.
Bir ressam için yetmiş yaşına gelmek yalnızca gençliğini kaybetmek değil; yetmiş yıllık hayatın, elli yıllık bakışın, binlerce eserin, hatanın ve arayışın elinde birikmesi anlamına geliyor.
Bir yazar sekseninde hala hayatının en iyi romanını yazabileceğine inanabilir.
Doksanındaki ressam boş tuvalin karşısında hâlâ heyecanlanabilir.
Bir şarkıcı, kırk senelik sanat hayatında, altmış yaşında bile sahneye çıkarken heyecanlanıyor olabilir.
Çünkü artık mesele kendisinin nasıl göründüğü değil, yaptığı işin neye dönüştüğüdür. O dönüşmeyi korumaya çalışmanın endişesidir.
Yüzünüz yaşlanır.
Yürüyüşünüz yavaşlar.
Ama bakışınız derinleşebilir.
Diliniz sadeleşebilir.
Hafızanız büyüyebilir.
Çünkü artık mesele kendisinin nasıl göründüğü değil, yaptığı işin neye dönüştüğüdür. O dönüşmeyi korumaya çalışmanın endişesidir.
Yüzünüz yaşlanır.
Yürüyüşünüz yavaşlar.
Ama bakışınız derinleşebilir.
Diliniz sadeleşebilir.
Hafızanız büyüyebilir.
Bugün bana lüks başka şeyler ifade ediyor:
Rahatça yürüyebilmek lüks.
Telefonunu kapatabilmek lüks.
İstemediğin davete gitmemek lüks.
Kimseye kendini ispatlamak zorunda olmamak lüks.
Kimsenin acelesinin olmadığı uzun bir sohbet lüks.
Kendi hayatının sahibi olabilmek lüks.
Rahatça yürüyebilmek lüks.
Telefonunu kapatabilmek lüks.
İstemediğin davete gitmemek lüks.
Kimseye kendini ispatlamak zorunda olmamak lüks.
Kimsenin acelesinin olmadığı uzun bir sohbet lüks.
Kendi hayatının sahibi olabilmek lüks.
Seçilmiş bir çevre yaratabiliyor olmak lüks.
Karşındaki her insanın ne dedeğini önemsemiyor olabilmek lüks.
Gençken bir odaya girdiğinizde herkesin size bakmasını istiyorsunuz.
Sonra yaş alıyorsunuz.
Kimsenin size bakmadığı bir köşede sevdiğiniz birkaç insanla saatlerce konuşabilmenin o kalabalıktan daha kıymetli olduğunu öğreniyorsunuz.
Gençken adınızın konuşulmasını istiyorsunuz.
Sonra yaptığınız işin sizden uzun yaşamasını.
Gençken görünmek istiyorsunuz.
Sonra görünmeye ihtiyaç duymamayı öğreniyorsunuz.
Gençken bir odaya girdiğinizde herkesin size bakmasını istiyorsunuz.
Sonra yaş alıyorsunuz.
Kimsenin size bakmadığı bir köşede sevdiğiniz birkaç insanla saatlerce konuşabilmenin o kalabalıktan daha kıymetli olduğunu öğreniyorsunuz.
Gençken adınızın konuşulmasını istiyorsunuz.
Sonra yaptığınız işin sizden uzun yaşamasını.
Gençken görünmek istiyorsunuz.
Sonra görünmeye ihtiyaç duymamayı öğreniyorsunuz.
Belkide çoğu şeyin o kadar da kafaya takılacak şeyler olmadığını anlıyorsunuz.
Megastar da olsanız imparator da diva da süperstar da…
Bir gün ışıklar kapanıyor.
Kalabalık dağılıyor.
Yeni yüzler geliyor.
Zaman kimseye özel muamele yapmıyor.
Bir gün ışıklar kapanıyor.
Kalabalık dağılıyor.
Yeni yüzler geliyor.
Zaman kimseye özel muamele yapmıyor.
Bana deseniz ki, "Ahırlar mı daha rahat kral daireleri mi?" , "İnsan uyuduktan sonra duvarları göremiyor ki." derim.
Sonunda geriye tek bir soru kalıyor:
Siz sustuğunuzda sizi iyi hissettiren ve sizi iyi temsil edebilecek geriye ne bıraktınız?
Sonunda geriye tek bir soru kalıyor:
Siz sustuğunuzda sizi iyi hissettiren ve sizi iyi temsil edebilecek geriye ne bıraktınız?
Hepsi bu.
Ahmet GÜNEŞTEKİN
Burak KIRMIZITUNA
You Tube: https://www.youtube.com/@burakkt/videos
Instagram: https://www.instagram.com/burakkirmizituna/

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder