Sayfa Görüntüleme Sayısı

17 Eylül 2021 Cuma

YOLU YATAKTAN GEÇEN ŞARKILAR


 


Gün geçmiyor ki memlekette yeni ve saçma bir tartışma açılmasın… Cumhurbaşkanı, geçenlerde tuhaf bir laf etti: “Açıkçası sigara ve alkol gibi bağımlılığa yol açan şiir, roman, film gibi büyük finans yönünün arkasında yattığını görüyoruz.” Cümlenin gidişatı ve bir şey anlatmaması bir yana, içeriği de tartışmalı. Söyleyenin, kitap okuyanları (en az sigarayı içenler kadar) sevmediği aşikâr. Sadece kitap değil, resim, heykel, tiyatro, film ve müzik de işin içinde. Nefretini zaman zaman ortaya çıkarıyor. Henüz kitapları (imha ettiği sigara paketleri ya da yıktırdığı heykeller gibi) ortadan kaldırma faslına başlamadı. Şimdilik sadece yasaklıyor ama bu, imha etmeyeceği anlamına gelmiyor. Gün gelecek, kitaplar yeniden yakılacak bu ülkede. Temennimiz, o gün gelmeden onları yakma niyetinde olan(lar)ın gitmesi.


İcraat sadece cumhurbaşkanına ait değil elbette… Avanesi de altta kalmıyor: Yolundan gidiyor ve durup durup şiire, romana, heykele, müziğe laf atıyor. En yakın örnek, dün Diyanet’in verdiği fetva: “Kuran ve sünnette, müzikle meşgul olmanın, müzik dinlemenin mutlak anlamda günah olduğunu gösteren deliller bulunmamaktadır. Bu itibarla, dinimizin temel inanç, amel ve ahlak ilkelerine aykırı olmayan, haramların işlenmesine sebep olmayan müzik türlerini dinlemekte dinen bir sakınca yoktur. Ancak cinsel arzuları tahrik eden ifade ve tasvirleri içeren, haramları güzel gösteren müzikleri yapmak ve dinlemek ise günahtır.” Burada insanın aklına şu soru geliyor: Hangi şarkı cinsel arzuları tahrik eder ya da haramı güzel gösterir?

Yıllar önce Express için bir yazı yazmış ve bu yazıyı, küçük değişikliklerle “Pop Dedik / Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği” (İletişim Yayınları, 2006) adlı kitabıma almıştım. Bugün yazsam bambaşka bir yazı çıkar belki ama madem laf yine dönüp dolaşıp “günahkâr” şarkılara geldi, küçük müdahalelerle yeniden ortaya çıkartayım bu “eski” yazıyı. Eski dediğime bakmayın, tartışmalar her zaman ve hep aynı bu memlekette!

Şunu unutmayalım: Olay, bir dil sürçmesinden ibaret değil. Adım atıldığı anda gerisi gelir. Tahrik eden şarkılar, günahkâr şarkılar, haramı makul kılan şarkılar diye diye ilerlenir ve bu adımlar atılmaya başlandığı an sonuna kadar gidilir. Giderek bütün şarkılardan bir “mânâ” çıkarmaya başlar “yetkili”ler ve tek tek hepsi yasaklanır. Daha önce bunu gördük. “Yeni” Türkiye dedikleri, eskiden çok farklı değil.

Sözü uzatmayayım, on yıl öncesine ışınlanayım. Buyurun, o dönemki bakışımla yazdığım “günahkâr” yazı…

Sevişmek İbadettir: Yolu yataktan geçen şarkılar…

Türküler hepsine parmak ısırtır ama pop ve rock tarihimiz “ayıp” şarkılarla dolu. Barış Manço, en çoçuksu şarkısı “Arkadaşım Eşek”te “Kuzulara oğlaklar sevişiyor mu?” diye sorar örneğin. Orhan Gencebay, “Ya Evde Yoksan”da temennisini dile getirir: “Sabahlara kadar içsek, sevişsek”… Levent Yüksel’in “Med Cezir”inde “Yetmiyor, sevişmeler yetmiyor” sözlerine rastlarız; Mikelam’ın “Terle”si ise başlı başına erotizm şaheseridir. Duman şarkısı “Oje”, şahane bir “ayak güzellemesi”. Erkut Taçkın’ın “Beyaz Ev”inde geçen “o en derin haz” nedir bilinmez ama Yeşim Salkım, “Son Sigara”da şunu söyler: “Hafifledi ellerim / Vücudumdaki yerin / Başının izi yoktu / Başlamıştı ayrılık…” Sertab Erener’in ilk albümündeki “Ateşle Barut”ta da şu sözler var: “Bir dokunursan / Ellerin mızrap olur / Bedenim saz…” Aylin Aslım’ın yeniden söylediği “Ben Kalendermeşrebim” ise, söylemeye gerek yok, tüm kantolar gibi “hafifmeşrep”.

Sevişmeye TRT sansürü

Eurovision tarihimiz, 1975’te “sevişmeli” bir şarkıyla açılır. Semiha Yankı’nın basma entariyle Avrupa kapılarına dayandığı “Seninle Bir Dakika”nın sözleri Hikmet Münir Ebcioğlu’na aittir: “Sevmek bir ömür sürer / Sevişmek bir dakika.” Ondan bir yıl önce yapılan ve Eurovision provası da diyebileceğimiz Topluiğne Şarkı Yarışması’nı kazanan Erol Tanır (Şemi Diriker) bestesi “Unutama Beni”, bir beddua şarkısıdır: “Sevişirken, öpüşürken / Yapayalnız dolaşırken / Unutmaya çalışırken / Unutama beni…” Daha öncesine baktığımızda, “Kumru gibi sevişirdik / Seninle biz sevgilim” gibi şarkılara rastlamak mümkün. Kâmuran Akkor’un seslendirdiği “Sen Başkasın” adlı bu şarkının sözleri Sezen Cumhur Önal’a ait.

1970’li yıllar, “sevişmek” fiilinin henüz ayıp karşılanmadığı yıllar. “Benim gönlüm sarhoştur yıldızların altında / Sevişmek ah ne hoştur yıldızların altında” gibi şarkılar her yerde alenen söyleniyor. Ancak TRT’nin katı denetim mekanizmasını unutmamak gerek tabii. “Sevişmek” fiili ve onu çağrıştıran sözcükler bugün “ayıp” sayılıyorsa, bunda TRT’nin emeği büyük. 2005 yılında kaybettiğimiz Hulki Saner, kendisiyle yaptığımız bir söyleşide, Emel Sayın’ın seslendirdiği “Rüyalar Gerçek Olsa”nın yasaklanma hikâyesini anlatmıştı: Şarkının içinde geçen “o incecik beline sarılarak yürürdüm” sözüne takılmış TRT denetleyicileri ve bunu müstehcen bulmuşlar. Nereden nereye!

“Arkadaşımın Aşkısın”dan “Arkadaşımın Dalgasısın”a, oradan “Seviş Arkadaşımla”ya geçene kadar çok yol kat edildi aslında. Juanito’nun şarkısı, malûm, masum bir aşkı anlatır. “Arkadaşımın Dalgasısın”, Öztürk Serengil’in bu şarkıyla inceden dalgasını geçtiği bir tornistan şarkıdır; pek masum sayılmaz. Sonuncusu ise Rober Hatemo’nun “Esmer” albümünden: “Ah inanmazdım inan / Gelip birisi söylese / İhtimal bile vermezdim / Böyle bir şeye // Birisi sevgilim, birisi arkadaşım” diye başlıyor, “Şimdi sen beni unut / Seviş arkadaşımla” diye devam ediyor! Hazin bir aldatma hikâyesi bu, ancak ifade edilişi kötü; yine de ‘90’ların pop ortamını iyi örnekliyor. “Sevişmek” fiilinin giderek masumiyetini yitirdiği yıllar bunlar. Olayın şarkılara yansıması da haliyle daha dangıl dungul oluyor.

Salla, gül memeler çağlasın

Tarkan’ın seslendirdiği “Seviş Benimle”, bu anlamda bir devrim; ebeveynlerin yanında dinlenmesi sakıncalı bir “aşk” şarkısı: “Seviş benimle / Çıkar ateşten elbiseni / Bir tek çıplaklığın kalsın / Ateşten de sıcak / Ay odada şimdi / Ay yatakta / Ay içindeyken daha çıplak görünüyorsun // Kendini ver bana / Nasıl da büyür bedenin gecenin içinde / Sen sen değilsin artık / Hadi konuş benimle / Utanmak istiyorum sözlerinden / Seviş benimle, savaş benimle / Karışalım birbirimize / Hiç nokta koyma geceye / Dur yok, durak yok…” Şarkının sözlerini Leyla Tuna yazmış; “Sınırsız ol, yasaksız ol” ya da “Bir yılan kadar soğuk ve kıvrak / Bir yalan kadar çekici ve ürkütücü olmalısın” sözleri de bu şarkıdan. “Seviş Benimle”, Tarkan’ın 1994 yazında fırtınalar kopartan albümü “A’acayipsin”de yer alıyordu. Albümün açılış şarkısı, Sezen Aksu imzası taşıyan “Hepsi Senin Mi?”

Aynı minvalde bir başka Sezen Aksu şarkısı, “Seni Yerler”. Aksu kendisi seslendiriyor şarkıyı ve “mahalleye” gelen bir yakışıklının çevresinde kopan fırtınaları anlatıyor: “Ben sokak kedisi gibi sürtünüp yerde / Komşunun kızı kampta, sporda, stepte / Terzi Mukadder satıp savdı malı mülkü / Gizlisi saklısı kalmadı, topumuz niyette…” Niyetin ne olduğu belli! Nitekim “ye çıtır çıtır” sözleri, az sonra karşımıza çıkacak. “Çıtır çıtır” meselesi, Sibel Tüzün’ün söylediği (yine Sezen Aksu’nun yazdığı) “Kaçın Kurası”nda da var: “Gönül gözüm kapalı / Bilerek sana yazılıyorum / A penceresi aralı / Her yerine bayılıyorum // Yavrum baban nereli / Nereden bu kaşın gözün temeli / Sana neler demeli / Ay, seni çıtır çıtır yemeli…” Bu şarkının nakaratını da anımsayalım: “Aman bize nasip olur inşallah / Boyuna da posuna da bin maşallah / Senden gelecek cefalara, nazlara, sözlere, sazlara eyvallah!” Aksu’nun “Salla / Gül memeler çağlasın / Salla / Yer yerinden oynasın” sözlerini içeren “Rakkas”ı ve “Bende bu yetim kirazlar al al dururken / Tek başıma kara gecelerde zar zor uyurken” diye devam eden “Onu Alma Beni Al”ı da unutmamalı tabii.

“Seni Düşünüyorum”, Sezen Aksu’nun ilk cüretli şarkılarından: “Dün bütün gece seni düşündüm yanarak / Bir an geldi zannettim kalbim duracak / Ellerim tutuştu hasretini okşayarak // Nasıl istedim deliler gibi / Sayıkladım hep sıcak nefesini / Gel ne olursun gel son defa sev beni // Gel sarıl bana sarıl seni istiyorum gel / Neden bilmem özlüyorum ellerini ver / Yok yalan değil artık inkar etmiyorum yeter / Hatta belki seviyorum istiyorsan eğer // Bu gece gel yarın istersen yine git / Hatta unut ne varsa verdiğin al götür öyle git / Eve kokun siner duvarlara sesin / Hatta unut sen dün gece nerdeydin kimle seviştin…” Aynı dönemde yapılmış “Bırak Beni”de “hatta sevişirken bile yabancısın” diyen de Sezen Aksu. “Savaşma Seviş Benle”, onun şarkısı. “Işık Doğu’dan Yükselir” albümündeki, sözlerini Yelda Karataş’la birlikte yazdığı “Davet” ise erotizmin doruğu adeta: “…Tutuşan tenime / Zülüflerini sür / Asi, hırçın, hür / Arka bahçelerde / Dişlediğim mür / Gel çıplak ve hür // Çıplağına sar beni, toprağına kar beni / Kaynağından dökül gürül gürül / Çoğalt ki kendini / Dağları seller alsın, selleri yangın sarsın…” Işın Karaca’nın seslendirdiği “Yaz” da öyle: “Doya doya seviş benimle hadi / Açık saçık konuş benimle hadi / Buram buram yaseminler tüterken / Alev alev tutuş benimle hadi…” Aksu’nun “dokunduğu” iki şarkıya daha kulak verip başka hatlardan ilerleyelim: Yaşar Gaga’nın seslendirdiği “Konuşalım, Sevişelim, Kırıştıralım” (“Gel sevişip savunalım aşkı / Sevişmek cesaret işi”) ve Zeynep Casalini’nin seslendirdiği “Duvar” (“Hadi bir cesaret / Sen de taşın altına koy elini / İnadına inadına / Sevişmeli bağır çağır”).

Şimdi sevişme vakti

Kimileri şarkılarını kendi yazıyor, kimi şiir besteliyor. Bazı şiirlerle birlikte cinsellik de sızıyor şarkılara. Yeni Türkü’nün “Günebakan” albümündeki “Bahar Şarkısı”, Turgay Fişekçi’nin “Asmaların Dansı” şiirinden: “Yağmurlu günlerde seviş benimle / Kuşlar çinko damı gagalarken” diye başlıyor, türlü hallerde devam ediyor ve nihayetleniyor: “Ne olursa olsun sabahları seviş benimle / Dinlenmişliğin gücü kaslarında / İçinde ne varsa dökmenin hazzıyla saran”.

Sait Faik’in şiir kitabına da ismini veren “Şimdi Sevişme Vakti”, Ezginin Günlüğü tarafından bestelenen şiirlerden. Bir küçük film şarkısından da söz edelim hızla: Nadir Göktürk’ün “Oyunbozan” filmi için yaptığı müzikler arasında yer alanlardan birinin başlığı “Sevişme”. Filmi izlemedik, ama ihtimal, masum bir sevişme sahnesi için tasarlanmıştır bu ezgi. Serdar Ateşer’in “Avdet Seyri” albümünde yer alan “Sevişme Sahnesi”ni ve Mehmet Teoman’ın tek albümü “Ter İçinde”nin Serge Gainsbourg havalı kült şarkısı “Tam Sevişeceğimiz Anda”yı da analım bu arada. Gainsbourg lafı geçirmişken alameti farikasını unutmayalım ve sevişmeli “Je t’aime… moi non plus” şarkısının Celal Şahin tarafından “Eminem” adıyla ve malûm “ıh”lamalarla memleketimize uyarlandığı bilgisini buracığa iliştirelim.

Bir de sevişme tarifleri var. Beyaz Kelebekler’in 1970 tarihli “Bütün Aşklar Tatlı Başlar”ında karşımıza çıkan “Sevişmek hevesi, Tanrı’nın nefesi” dizesi gibi. Bu sözler, aklımıza bir Neşet Ertaş türküsünü düşürüyor: “Sevişmek İbadettir”. Sibel Tüzün’ün “Nefes Kesen Aşklar” albümündeki “Gözle Seviştik”, belki de yasak bir aşkı tarif ettiği için şu sözlerle nihayetleniyor: “Biz seninle tenle değil / Sözle değil / Gözle seviştik.” “Seninle Bir Dakika”da da “gözlerim gözlerini bir dakikada içti” sözleri geçiyordu; apaçık bir sevişme halini ortaya koymuyor bu dize, ancak çağrışımı o yönde. Erol Büyükburç’un Ajda Pekkan’la başrol oynadığı bir filmi de analım yeri gelmişken: “Plajda Sevişelim”. Özdemir Erdoğan’ın “Kumsalda”sında da bir plaj sevişmesi söz konusu ediliyor. Ahmet Kaya’nın sesini verdiği “Şehirlere bombalar yağardı her gece / Biz durmadan sevişirdik” dizeleri aykırı bir sevişme durumunu tarif ediyor. “Karantinalı Despina”da anlatılan hikâye de öyle. Attilâ İlhan şiirini Timur Selçuk müziklemişti: “bir gül takıp da sevdâlı her gece saçlarına / çıktı mı deprem sanırdın ‘kara kız’ kantosuna”. Despina, Muammer beyi “çapkın gülüşü”yle yakar ve “sınırsız bir mutlulukta uyutur”. Bir yandan da, “körfez’de parıldayan yunan zırhlılarına karşı / miralay zafiru’yla ispilandit palas’ta sevişmeyi” ihmal etmez.

Yine Ahmet Kaya’ya dönelim ve “Biz Üç Kişiydik”e kulak verelim. Nazlıcan, Bedirhan ve Suphi’nin öyküsünü anlatıyor Ahmet Kaya bu şarkıda ve Nazlıcan’ı tarif ederken içinden geçenleri yalansız aktarıveriyor: “Göğsüne kekik sürerdi, Nazlıcan / Tüterdi buram buram / Gizlice ona bakardık / Yüreğimiz göçerdi…” “Gururla Bakıyorum Dünyaya” adlı şarkıda da Orhan Kotan’ın şu dizelerine rastlıyoruz: “Devrim türkülerini / Ve başkaldırmayı öğreten dudaklarını / Bir kere olsun öpmeden / Bir kere olsun tutmadan kaygısızca / Serin bir yaz gecesi gibi ürperen ellerini / Hatta boynunu ve ayak bileklerini / Bilemeden / Vurdum yüreğimi şanlı kavgaya…” “Gül benizli sevgilinin / Titreyen göğüslerini öpmeden doyasıya” dizesi de aynı şarkıdan.

Türkü türkü Türkiyem

Türkülere kulak verelim şimdi de. Hemen akla gelenleri sıralayacağız; yoksa ucunu bulamayız mevzunun. O kadar çok türkü var ki “ayıp” sözlerle bezeli… Örneğin, “Dam üstünde un eler / Tombul tombul memeler / Memeler baş kaldırmış / Kavuşmuyor düğmeler” ‘70’li yıllarda İbrahim Tatlıses’in Gaziantep Ömer Plakçılık tarafından yayımlanan “Doldur Kardaş İçelim” albümünde rastladığımız bu türkü, hâlâ Tatlıses’in repertuvarında. “İndim derelerine / Bilmem nerelerine / Kaytan bıyıklarımı / Sürsem nerelerine” şeklinde sözleri olan türküyü de herhangi bir Tatlıses konserinde duymak mümkün. Burhan Öçal’ın The Trakya All Stars’la yaptığı “Kırklareli İl Sınırı” albümünde yer alan “Melike”yi İbrahim Tatlıses, sansürsüz sözleriyle söylüyor. Öçal, “Tuttum karının memesinden” sözlerini “Tuttum karının eteğinden”e dönüştürmüştü…”Yatırdım yatırdım çam dibine / Batırdım batırdım en dibine” diye başlayan “Can Hatice”nin bu halini söyleyen ise çok azdır. Sözler, (biraz da TRT korkusuyla) alabildiğince yuvarlatılmış, legalleştirilmiştir.

Kalan Müzik tarafından yayımlanan “Pomak Göçmenlerde Müzik ve Pesna” albümünde Cemile Çelik tarafından seslendirilen bir türkü var ki evlere şenlik: “Sevişiyorduk Yavrum Aldatıyorduk”. Türkünün konusu hafiften Yeşilçam filmlerini andırıyor. Üç senelik bir yasak ilişkiyi taraflardan birisinin annesi anlıyor, onların yakın akraba olduğunu söylüyor, bu yüzden birbirlerine varamıyorlar!

Türküler hakkında uzun uzun yazılabilir. Bir yandan Halime’yi “samanlıkta” basan, “şalvarını gül dalına” asan Anadolu insanı, diğer yandan “yarin bağına” girer ve “tomurcuk güllere ellerin” sürer.

“Domur domur emceklerin mintanını gerdirir / Sendeki işve anamda olsa babam geri dirilir” sözleri, Cem Karaca’nın Almanya yıllarında söylediği “Delikanlı Sevdası”ndan. Nitekim Karaca’nın müzik dünyasına ilk adımı da erotik sözlü bir halk şiiriyle oldu. Erzurumlu Emrah’ın şiirini Altın Mikrofon’da seslendirerek ikinci olan Karaca, plağın ilk baskısında çıkardığı dizeleri ikinci baskıya almıştır: “Dedim, ak memeler oy / Dedi, koynumda / Dedim, ver öpeyim / Söyledi, yok yok”

Şimdi, “sendeki işve anamda olsa babam geri dirilir” dizesinden aklımıza gelen türküyü analım: “Armut dalda sallanır / Sallandıkça ballanır / Genç kızların koynunda / Ölmüş eşek canlanır…” Sonra da, Nafi Budak ve Mehmet Özbek’in Şanlıurfa yöresinden derledikleri “Portakal dilim dilim / Gel otur benim gülüm” sözleriyle başlayan türküye kulak verelim. Hemen belirtelim bu türkü, TRT repertuvarına da girmeyi başarmıştır. Zaman zaman, unutulmuş TRT kanallarında, kara giysili amca ve teyzelerce söylenmekte ve her rastladığımızda bizleri şaşkına çevirmektedir: “Dola kolların boynuma / Sok ellerin koynuma / Bir gece eğle beni / Her zaman eğle beni”.

“Sürüler içinde sürmeli koyun / Şafaklar atıyor gel yarim soyun” sözleriyle başlayan türküye de TRT ekranlarında rastlamak mümkün. Zülfü Livaneli’nin “İstanbul Konserleri”nde seslendirdiği “Odam Kireçtir Benim” ise bir öncekini çağrıştırmasına rağmen, hiçbir zaman TRT ekranlarında duyamayacaklarımızdan: “Odam kireçtir benim / Yüzüm güleçtir benim / Soyun da gir koynuma / Terim ilaçtır benim…” Ezginin Günlüğü, henüz bir üniversite topluluğuyken, hemen hemen aynı dönemde “Çamdan Sakız Akıyor”u yorumlamıştı -ki onun da bu türküden aşağı kalır yanı yok: “Çamdan sakız akıyor / Kız nişanlın bakıyor / Koynundaki memeler / Turunç olmuş kokuyor…”

Devam ediyoruz: “Ay gidiyor batmaya / Selam söyle Fatma’ya / Karyolayı onarsın / Geleceğim yatmaya” sözlerini haiz türkü, orta Anadolu yöresinden. “Sil gözünden sürmeleri / Çöz göğsünden düğmeleri / Göreyim gül memeleri” sözleriyle başlayanın yöresini bilmiyoruz ama bir dönem sıklıkla karşımıza çıkardı. Yine bir dönem kulağımıza çalınan bir Karadeniz türküsünün sözlerini eski defterlerden birine not etmişiz, ancak kimin söylediğini yazmamışız: “Kız göğsüne taktığın ampullerin volti kaç?”.

Karadeniz deyince akla gelenlerden birisi Mustafa Topaloğlu. Karadenizli olduğundan değil, “Kız sana dolanayım / Oy oy Emine / Nedir bu güzellikler” türküsünü meşhur eden o ne de olsa! ‘80’lerin sonunda söylediği “Oy memişler memişler / Kızı alıp gitmişler / Şeftaliyi yemişler” gibi sözleri olan şarkısını ve ihtiyar heyetli köy klibini de aklımızdan çıkartamıyoruz. Yine Topaloğlu’nun başka bir şarkısında şu sözlere rastlıyoruz: “Koynunda memelerun eruk dikeni gibi / Açilmiş saçilmişsun denuz yelkeni gibi / Alev alev yanayisun kurumuş toprak gibi” Karadeniz bağlantısıyla Fuat Saka’ya geçelim: “Gökteki yıldızlari / Pay edelum kızları / Aldilar guzelleri / Kaldi yaramazlari”, görece masum sözleri olan bir türkü. “Rap Atma”larda ise şahane sözler var: “Beni mi çok seversin / Yoksa domuz kocani?” sorusu bile yeter. Saka, Cem Karaca’nın da seslendirdiği Askaroz Deresi’nde ise şu soruyu sorar: “O derenin baliklari / Biyuklidur biyukli / Kocan citti silaya / Sen çimden kaldin yukli?”

Anadolu rock ateşi

İlk akla gelen türküler bile yazıyı iki katına uzatıyor. Ne de olsa, “on beş yaşında Nazife hanım”a bile doyamayan bir milletin ahfadıyız. Ayrıca, “Tomurcuk memesin verdi ağzıma / Yorgunsun sevdiğim em dedi bana” gibi dizeler yazan Karacaoğlan’ı yetiştirmişiz bünyemizde!

Yeniden düzenlemelere dönelim. Cem Karaca’nın yorumladığı “Emmoğlu”nda şöyle sözlere rastlamak mümkün: “Şu Mardin’in kızları / Kibritsiz kandil yakar”. Biraz erken dönemde Dario Moreno’nun yorumladığı “Ali” ise bir “ayıp sözler” şaheseri: “Entarisi ala benziyor / Şeftalisi bala benziyor…”

Cem Karaca’nın dönemdaşı Barış Manço’nun şarkılarına da cinsellik yüklü dizeler girebilmiş: “Hasret kaldım seni sevmeye / Sana gelip düğmelerin çözmeye…” Manço’nun “Lambaya Püf De” yorumu ise bu işin başyapıtı: “Perdeyi ört kız / Çekme de ört kız” dizelerinin ardından “ben yanıyorum sarı kız” diye inlemeye başlar Manço. Ve tabii yine Manço’nun yorumuyla “Çay Elinden Öteye”, nam-ı diğer “Rezil Dede”: Genç bir kızla evlenen, “yaş yetmiş, iş bitmiş” demeyen dedenin macerası, Karadenizli kadınların beddualarıyla sona erer. Manço bahsine girmişken şu hikâyeyi atlamayalım: “Lambaya Püf De”, TRT tarafından erotik bulunarak yasaklanınca Manço, bu türkünün enstrümantal halini TRT’ye gönderir ancak yeniden “yayınlanamaz” yanıtı alır. Gerekçesini soran sanatçıya TRT’nin verdiği cevap, literatüre girecek cinsten: “Gitarcı gitarı erotik çalıyor!”

AF, ‘90’lı yıllarda Manço’nun hamiliğini üstlendiği bir grup. Çıkış şarkısı “Kızancıklar”, Anadolu rock ateşini seksle harlamış. Nakaratına kulak verelim: “Anan babanla yatınca / Kızancıklar uyuyunca / Aç kapıyı al koynuna / Doya doya sevişelim / Ölümüm elimden olsun / Kurban olayım ben sana” Tibet Ağırtan’ın “Yat Geliyorum” adlı şarkısını da burada analım -ki Ağırtan daha sonra bu parçanın devamı olarak “Kalk Gidiyorum”u da yaptı.

Yine verirdim sana…

1990’lı yıllarda yapılmış pop şarkılarında “tuzlu saçlar”, “ıslak dudaklar”, “tatlı ten”, “geceler boyu sevişmeler” gibi laflar normal karşılanır olmuştu. Popla birlikte ar duygumuzun patladığı bile yazılıp çizilmişti o dönemde. Hatta bir karşı şarkımız bile vardı; Asya’nın ikinci albümünde seslendirdiği “Romantik Aşk”: “Olmaz demiştim ilk günden sana / Romantik aşktı bu aşk hani ya / Kendime göre yasaklarım var / Çocuklar gibi benle oynama // Vallahi öptürmem / Ölürsün aşkından / Kırılma darılma / Hemen sarılma…” Bu şarkıya, gecikmiş cevabı Athena “Öpücük”le verdi: “Pardon seni rahatsız etmek istememiştim / Sadece dudağından öpmek istedim / Tamam belki pek ince teklif edemedim / Ama ben o bildiğin romantiklerden değilim…” Bildiğimiz romantiklerden Kayahan, henüz “Büyük Usta”lığını ilan etmediği dönemde “Sarı şekerim / Hadi bize gidelim / Bana şekerini ver” gibi şarkılar yapıyordu.

Pop şarkılarında şampiyonumuz, açık arayla Yonca Evcimik: “Bandıra bandıra ye beni / Hiç doyamazsın tadıma / Bütün numaralar bende / Sen de var benim farkıma / Kalmasın aklın başka yerde / Ne işin var başka yerde…” Evcimik’in şampiyonluğu kazanmasının nedeni, şarkının sözlerinden ziyade bu şarkıyı “erotik” bulanlara verdiği akla zarar cevap. O dönemde pop şarkılarının tartışıldığı Siyaset Meydanı’na besteci Mustafa Sandal’la katılan Yonca Evcimik eleştirilere, mealen şöyle cevap vermişti: “Bu şarkıda niyetim erotizm yapmak değildi, Mustafa bir tekerleme besteledi, ben de onu söyledim. Bu, aslında bir çocuk şarkısı”. Şarkının klibinde üzerine sularını akıtarak, afiyetle ve dudaklarını yalaya yalaya karpuz yemesinin çocuklarla ne alakası olduğunu soran olmamıştı o zamanlar kendisine ya da bu ayrıntı gözden kaçmıştı. Hoş, “O şimdi asker / Canı neler ister / Uykuda mevlam / Beni ona göster” ya da “Buraları yıkılıyo, benden yıkılıyo / Her gün peşime bıyıklı takılıyo” gibi şarkıları duyduktan sonra, bunun bir çocuk şarkısı olduğuna sahiden inanası geliyor insanın. Hele hele bir Petek Dinçöz vak’ası var ki memlekette, hiç yanına bile yaklaşmadan geçelim. Liseli kıyafetiyle söylediği şarkılar bize ‘80’lerdeki “Liselim” modasını çağrıştırıyorsa da, onları başka bir yazıya bırakalım. Ayşe Hatun Önal’n “Çeksene elini / Kırcan mı belimi” şarkısını ise güzel ritmiyle hatırlayalım…

Pop aleminde daha eski örneklere bir göz atalım. Bir dönemlerin seks yıldızı Figen Han’ın “Pisi Pisi” plağı ya da Suna Yıldızoğlu’nun Rod Stewart’tan uyarladığı “Do You Think I’m Sexy” doğrudan seks çağrıştıran sözleriyle ve kapaklarıyla dikkat çeken plaklar.

Bir dönem, adında seks geçen plaklar da yapılmış. Arif Sami Toker’in Sevil Öztatlı yorumuyla bize ulaşan eğlenceli şarkısı “Seks Seks Seks”, olayın tanımını da yapmış: “Japone kollar açılır / Göğüsler yana saçılır / Herkesin gözü açılır / Adına da derler seks /…/ Kalçaları bomba gibi / Kolları da asma kabak / Gören gözler şaşı olur / Amanın kadına bak…” Maha’nın “Soy Beni (Sex)” adlı şarkısı ise dönemine göre oldukça cesur: “Gel okşa beni, sar beni / Öldür beni, sev beni / Çıkar çıkar sutyenimi / Kalmadı tahammülüm // Ellerini ver bana / Ben de veririm sana” şeklinde sözleri var. Tam burada, Gökben’in, bu dönemde çıksaydı yanlış anlaşılabilecek bir şarkısının adını analım (“Yine Verirdim Sana”) ve “Boku Yedik” adlı şarkısında “Türk erkekleri inat ve zor / Türk kızları vermiyor” diyen Asım Can Gündüz’ü unutmayalım.

Erkekçe’den Şamdan’a

‘70’li yıllarda “Sevişiyoruz İşte” adlı bir şarkıyı yorumlayan Arzu Gür, ”Görmüşler bizi tatlım / Buluştuğumuz yerde / Konuşmuşlar günlerce / Onlar nerde biz nerde // Olur muymuş böyle şey / Seninle ben el ele / Evet senle bir de ben / İşte bütün mesele // Yeter artık saklambaç / Her gelişte gidişte / Görsünler anlasınlar / Sevişiyoruz işte” demiş. Dedikodu işin başka bir boyutu; hayatın kaynağı! Memleketteki dedikodu konulu şarkılardan söz açarsak işin içinden çıkamayız. İyisi mi seks furyasının izlerini takibe devam edelim…

Hurşit Yenigün’ün “Gırgır SEKSeniki”si, ‘80’lerin başında her yeri kaplayan seks furyasını hicvetmek için yapılmış bir plak. Malûm, ‘70’lerin ikinci yarısında, Yeşilçam kendini seks filmlerine teslim etmişti. O zamanın simge lafı “Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak”. Bu adı taşıyan 9/8’lik şarkılar bir dönem ortalığı kaplamış, bu isimle pek çok plak yapılmış. Bu tip filmlerin “jön”ü Yılmaz Köksal’ın sesinden bize ulaşan Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak, bu akımın en meşhurlardan. Erol Büyükburç da bu kervana katılanlardan. O, işi daha da abartmış ve “seks ve mizahın birleştiği bir longplay yapacağını” açıklamış!

’80 darbesinden sonra daha da yayılan bu furyanın geldiği noktayı anlatmak için küçük bir örnek verelim: Bir zamanların tek müzik dergisi Hey, 1980’li yılların başında, İngilizlerin magazin gazetesi The Sun’ı andıran tabloid boyu ve çıplak şarkıcı posterleriyle dikkat çekiyordu. İşlenen mevzular “kim kiminle ne yaptı”ydı, hâşâ müzik falan değil. O dönemde yapılan filmlerde göğüslerin ziyadesiyle fora edilmesi, Erkekçe, Bravo gibi dergilerin ortalığı kaplaması, gazetelerin giderek magazinleşmesi de bunun göstergesi. ‘90’lardaki pop patlamasının ardından ortaya çıkan Şamdan, Gala, Pasha gibi dergiler de buna benzer ancak onlar eskiler kadar etkili olamamıştır. Erkekçe’nin “soyduğu” ünlüler saymakla bitmez. Şimdi buna benzer dergiler olsaydı, ünlü “sanatçı”ların göğüsleri çoktan gözler önüne serilirdi; iş, tüllü kliplere kalmazdı. Konuyu dağıtmayalım, ‘80’lerin sonunda birden ortaya çıkıp kaybolan bir şarkıcıyı analım: Neriman adı, kimseye bir şey çağrıştırmayacaktır belki ama “Öp Beni”, dönemi yaşayanların zihninde küçük bir ışık yakacaktır. 1987’de kurulan TİM’in ilk şarkıcısı Neriman. Hatta şirketin onun için kurulduğunu söyleyen de var. MFÖ’nün “No Problem”, Nükhet Duru’nun “Çek Halatı Gönlüm”, İlhan İrem’in “Dünden Yarına” albümlerini de yayımlayan bu şirket kısa süreli oldu ama Neriman’ın iki kaseti “Öp Beni” ve “Sarıl Bana”, memleket seks tarihine adını (altın harflerle olmasa da) yazdırdı. Ercan Saatçi’nin müzik direktörlüğünü yaptığı Banko Müzik Yapım, ilerleyen zamanda benzer bir hamleye girişti ve Gönül Gül’ün “Sıcacık” adlı albümünü piyasaya verdi. Kral TV yeni kurulmuştu, aynı şirketindi ve Gönül Gül’ün “Birisine Birisine” şarkısına çektiği “çıplak” klip her gün onlarca kez gösteriliyordu. Buna karşın bu proje fiyaskoyla sonuçlanmıştı. ‘90’ların sonuna doğru bunların yerini Banu “Afrodit” Alkan aldı ancak o da çok başarılı olamadı. Yine de “Neremi Neremi” albümü, yayımlandığı dönemde çok konuşuldu.

Bizi yatak paklar

Konu dağıldı, toparlayıp yazıyı sonlandıralım. Final için ideal isim Nazan Öncel. “Becermek” fiilini şarkılarına sokabilen, rahatlıkla “sokarım”ı kullanan o. “Çük” kelimesi de onun sayesinde şarkılara girebildi. Memleketin en iyi şarkı yazarlarından Öncel şimdilerde pop âlemini hareketlendiriyor ama aslında bütün zamanların en iyi rock’çularından. Onunla aynı kulvarda değiller belki ama yakınlarından yürüyen “yeni”lerin söylediği sözleri de burada analım: Şebnem Ferah, yayımlandığında ortalık karıştıran “İçine girdiğin küçük kaygan deliği / Yeni ve büyük bir dünya mı sandın” sözlerini yazdı, “Günaydın sevgilim ne güzel bi gün değil mi? / Kahvaltıdan önce biraz daha sevişelim mi?” diyebildi; Teoman, “Oysa ki özgürlüğü seçmek / Başka vücutlar sevmek” gibi sözler içeren şarkılar söyledi; Özlem Tekin, Saat’te “Kimse benimle sevişmedi / Kâbus bitmek bilmedi” derken “Daa”ya “Beraber olduk bile / Seviştik sereserpe” laflarını soktu.

Nazan Öncel’e dönecek olursak… Mevzumuzla ilgili dizelerini hızla hatırlayalım: “Bir sürü aşk arasında sevişirken bulsalar bizi” (“Nokta Noktam”); “Tadım tuzum olacaksın benim / Tadım tuzum olacak / Yatağıma gireceksin benim / İlle de sen yatacak” (“Dillere Düşeceğiz Seninle”); “Dudaktan öpmezsen aşkım bilinmez / Şimdi gelmezsen ateşim sönmez” (“Bunu Bir Ben Bilirim Bir Allah”); “Gel odalarıma / Gir uykularıma / Tutulaydım ay yerine” (“Göç”); “Gittim yattım birinlen” (“Sokak Kızı”); “Yanmak çözüm değil / Bizi yatak paklar /…/ N’apçaz şimdi / Yatçaz şimdi” (“Erkekler de Yanar”); “Onu nasıl becerdiğini anlatma / Bundan bana ne” (“Hızlı Yaşarken”); “Sinemaya gidelim sonra / Karanlıkta öpüşelim” (“Beyoğlu”); “Köfte dudaklarını / Hokka gibi ağzını / Lokma lokma her yanını / Öpsem yeniden / Dönsen köşeden // Serçe parmağını / Fıstık yanaklarını / Lokma lokma her yanını / Öpsem yeniden / Dönsen köşeden” (“Hokka”)… Bütün bunlara, “Bırak Seveyim Rahat Edeyim”deki muhteşem dizeyi de ekleyelim: “Ben de bir melek değilim / Bugün canım sevişmek ister…”

Öncel, yazının başında bolca andığımız Sezen Aksu gibi İzmirli. İzmir, kızlarıyla meşhur bir şehir. Nitekim, Sezen Aksu, “İzmir’in Kızları”nı “Ayıptır söylemesi, laf aramızda / Sevişe sevişe de ölür, dövüşe dövüşe de icabında” sözleriyle tarif ediyor. Cahit Külebi’nin dediği gibi, “İzmir’in denizi kız, kızı deniz / Sokakları hem kız, hem deniz kokar”. Hoş, “İstanbul’dan bir yar sevdim / Adamı günaha sokar” diyen de Külebi’dir. “Çapkın”ın bestecisi olan Baki Çallıoğlu, “İzmirli Kız”ı şöyle tanımlıyor: “tatlı, şirin, cilveli” olduğu kadar “gönül alan, sinsi, hırsız”. Çallıoğlu’nun “kötü emelleri” ise ise kısa süre sonra ortaya çıkıyor: “Bir gecelik benimle tenhalara gelmez misin / Beni günaha sokup da sen sevaba girmez misin?” Aynı Çallıoğlu, “İzmir’in Havası”nı da şöyle anlatıyor: “Geceler kısadır Kordon boyunda / Cennetlik olursun yârin koynunda…” “Boş yere ağlama, kalbini bağlama, Ankara kızlarına” diyen Gündoğdu Duran’a ve Fecri Ebcioğlu’nun yazdığı “İstanbul’un kızları bilsen ne şeker / İnsanı uzaklardan yanına çeker” sözlerini şahane seslendiren İzmirli Dario Moreno’ya selâm çakalım, cinselliği edebiyata en güzel yedirenlerden Cemal Süreya’nın dizeleriyle nokta koyalım: “Yoksuluz gecelerimiz çok kısa / Dörtnala sevişmek lâzım”.







BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/@themusicofburakkirmizituna/videos

BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.instagram.com/themusicofburakkirmizituna/

6 Eylül 2021 Pazartesi

YENİDEN




Bu gün sizerle hayatımın dönüm noktasını, doğum günüme bir ay kala nasıl ölümden döndüğümü paylaşacağım.

31.08.2021 / Salı – Saat 14.00’e geliyor. Ve ben karşıdan karşıya geçerken sol tarafımdan gelen arabaların birine denk düşerek trafik kazası geçiriyorum. Adımımı atıp karşı kaldırıma doğru yönlenirken sol tarafıma baktığımda gördüğüm manzara; üç – dört arabanın yaklaşık  hızlarda ve yaklaşık aynı hizada bana doğru gelmeleri olmuştu. Hani arabaların arasından geçersiniz ya, ne yazık ki benim için öyle bir ara yoktu ve ben bir araçla mecburen karşı karşıya kaldım. O araç da bana çarparak havaya fırlattı ve kaputunun üzerine düştüm sonrada yere. Burada avunulacak bir şeyler varsa o da, aracın bana çarpması sonucu başka bir araca doğru fırlamamam olmuştu. İkincisi de, araba bana çarpınca durabilmişti, ben yere düşünce araç üstümden de geçebilirdi. O anı soracak olursanız, “Tak” diye bir ses duydum ve sonrası bulanık, saliselik anları hatırlıyorum. Arabanın üstüne ve yere düşüşümü hatırlıyorum. Sonrası yine kısa bir bilinç kaybı. Kendime gelince yerde doğruldum ve ayağa kalkmaya çalıştım, kalka bilirdim ama kaldırmadılar, yaralının ambulans gelene kadar oynatılmaması gerektiğini göz önünde bulundurarak. Ellerim, bacaklarım, kollarım yanıyordu. Kesikler, yaralanmalar vardı. Kafamın üstünde açıklık vardı, kanıyordu. Çarpmadan kısa bir süre sonra (7-8 dk.) , yerdeyken kafamı sola çevirdiğimde yan yoldan yukarı doğru geçip giden bir ambulansa insanların seslendiğini, bağırdığını gördüm. Neyse ki ambulans boştu ve kaza anından çok kısa bir süre sonra oradan geçiyordu. Bu da bana verilen ikinci bir yaşama hakkıydı herhalde. Sonra kafamı çevirip sabit yukarıya gökyüzüne doğru bakmaya başladım. O anlarda ne düşündüm bilemiyorum. Hatırlamıyorum. Sedye geldi, boyunluk taktılar. Ve beni ambulansa bindirdiler. Çarpan aracın şoförü çok korkmuştu, kaçmadı, ben yerdeyken başımdaydı, arabanın ön tarafı bayağı hasar görmüştü, istese de o halde kaçamazdı zaten. Elinde telefon habire arama yapmaya çalışıyordu. Ambulansda yanımda bir hemşire vardı. Ön tarafta da bir hemşire daha. Ve bir de şoför… Ben, hep sirenini duyunca “Allahın yardım etmesini” dilediğim insanlardan biri olmuştum. Hızla yol alıyorduk. İlk önce ambulansın içindeki konuşmalarda bir devlet hastanesi ismi geçti. Bilinç kaybım yoktu, bilincim yerindeydi ve hemen eşimi aramayı akıl edebilmiştim. O da her zaman ki soğuk kanlılığıyla durumu karşıladı. Daha sonrasın da o devlet hastanesinde yer olmadığı öğrenildi ve beni hemen Acıbadem Hastaesine götürmeye başladılar. Ben de tekrar eşime telefon açıp gideceğim hastanenin ismini düzelttim. Yolculuğum on ila on beş dakika sürmüştü. Sonra acilin önünde durduk, ambulans ekibine hastane ekibi de dahil oldu. Kalabalık bir grupla ilk yardım odasına götürüldüm. O andan kısa bir süre sonrada sevgili eşim, annem babam, kardeşim geldiler. Doktor bir kalem ile bana göz takibi yaptıktan sonra vakit kaybetmeden tomografiye götürülmem için etraftakilere talimat verdi . İç kanama ve kırık kontrolü için detaylı bir tomografi çektiler. Sonuç temizdi. Korkulacak bir şey yoktu. Hayati bir tehlike gözükmüyordu. Polisler ifademi almak için gelmişlerdi. Olayı anlattım. Trafik ışıklarına kırk yada elli metre uzaklıktaydım. Haliyle yaya geçidi de oradaydı. Yaya geçidinden geçmemişdim, trafik ışığı da yoktu geçtiğim yerde, ancak ışığa ve yaya geçidine yakındım. Halkın giriş ve çıkış yaptığı metrobüs yolu da arkamda bulunuyordu. Halkın yani yaya trafiğinin yoğun olduğu bir yerdi orası. Nasıl olurdu da biri değil, ikisi değil , hiç bir araba hız kesmezdi. Zaten trafik ışıklarına yakındık. Trafik ışığı arabalara yeşil yansa bile nasıl olurda o hızla ışıklara yaklaşırlardı? Kazayı geçirmeden önce sola baktığımda bana doğru gelirlerken hepsinin yavaşlayabilecek mesafeleri olduğunu görmüştüm. ??? Buna rağmen kimseden şikayetçi olmadım. Bundan sonrasını yazmaya da gerek yok açıkçası.

Şimdi kalkıpta geçirdiğim bu trajik olayın sonucunda sizlere hayat dersi verecek değilim. Ancak bu olayın benim yüreğime ve aklıma bıraktığı çok küçük birkaç bir şeyden bahsetmek isterim.

Gördüm ki normal olarak başlayan, hatta çok güzel başlayan bir günün herhangi bir dakikasında vedalaşmak zorunda kalınabiliniyormuş. Derler ya; “Dün geldi geçti, yarın meçhuldür, o halde ömür dediğin bir gündür, o da bu gündür” Her an az sonra ölme ihtimali göz önüne alınılarak yaşanmalı. Gerçekten, samimiyetle bu böyle. Hep kötü olayları kendimizden uzak görürüz ya öyle bir şey yok.

Kaf Suresi 16. Ayette; “Biz ona şah damarından daha yakınız” der. Yakın olduğu söylenilen Allahın melekleridir. Allahın izniyle, beni de o meleklerin kurtardığından hiç şüphem yok. Her insan, böyle bir çarpma sonucu darbe alarak, havada taklalar attıktan sonra bu kadar az hasarla bu tür bir olaydan kurtulamaz.

Yapılmayan şeylerin pişmanlığı, ertelenilen şeyler ve daha çok vakit ayrılması gerekenler. Hepsi vücudunuzda oluşan yaraların acılarıyla içinizde (yüreğinizde, ruhunuzda, vicdanınızda) kanıyorlar. Ama onlara tıbbi bir müdahele yapılamıyor. Çünkü o yaralara müdahele edecek en iyi doktor, insanın kendisi oluyor.

Üzülmenin, sinirlenmenin, hırslanmanın… sahiden boş ve gereksiz olduğunu fark ettiğiniz zamanlar, işte o hayat ile ölüm arasında kaldığınız anlarda gerçekleşiyor.

Neyin değdiğinin, neyin değmediğinin, kaçını iyi ki yapmışımın, kaçını keşke yapsaymışımın, neyin yanınıza kar kalmış olduğunun, hesabına düşüyorsunuz.

Gerçekten hayatın çirkinliklerinden sıyrılmak büyük başarı. Kaçtıkça peşinizden gelen ve siz hızlandıkça hızlanan kötülüklerden uzaklaşabilmeyi bir nebze de olsa başarmak büyük lütuf. Bütün bunlarla uğraşırken güzellikleri kaçırmamak, içinizdeki sevgiyi kollamak, çoğaltmak, mutlu olmak, gülmek, eğlenmek bir o kadar da zor. Ama her şey bir yana, işte görüyorsunuz, her an ölümün nefesi de ensemizde. Kendime soruyorum; kısacık doyamayacağım hayatımda kötü şeylerle mi meşgul olmayı isterim yoksa azrailim her daim  yanımdan ayrılmıyorken, bütün kötülüklerden uzak durmaya gayret ederek mutlu olmayı, mutlu etmeyi, sevmeyi ve sevilmeyi mi isterim ? Buna cevabım; kötülüklerden, zorluklardan ne kadar arınabiliyorsam kar sayıp sevdiklerimi, sevenlerimi yanıma alarak mutlu, huzurlu, neşeli, sağlıklı yoluma devam etmeyi isterim ve bunu seçerim. Gönlüm kararlılıkla bundan yana.

Sizleri çok seviyorum. Ve elbette şükür ediyorum; Allahın sizlerle biraz daha vakit geçirmem için tanıdığı şansa.

Allahım, sana inanıyor, güveniyor, beni anladığını biliyorum.

 

NOT: Bu arada bilmenizi isterim, hayatım gözümün önünden bir film şeridi gibi geçmedi. Yönetmen daha iyi olan kısımları bundan sonrasına dahil edeceğinden, filmin bitimine de daha zaman olduğundan buna gerek görmedi herhalde.

 

 Aşağıda gördüğünüz paylaşımı instagram sayfamdan dışarı çıkmadan önce yani kazadan yarım saat önce paylaşmıştım. Sanki içime doğmuş gibi. Hani sosyal medya sayfalarından görüp çok üzülürdük ya vefat edenlerin kısa bir süre önce yapmış oldukları paylaşımlara... Çoğu da ölümü çağrıştıran şeyler paylaşmış olurlardı. Sonra derdik ki; "Hale bak, adama malum olmuş öleceği"

 

 


Aşağıda gördüğünüz bu resimse yukarıdaki paylaşımı yaptıktan yarım saat sonra ambulansın içinde çekildi.





 



 


 

 

BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:


16 Mayıs 2021 Pazar

YALNIZLIK

ÖLÜMDEN ACIDIR“ 

YALNIZ” ÖLMEK!.......

Bakın, köylerde kimse yalnız ölmez!
Mega kentlerde ise…
Öldüğünden gün geliyor, kimsenin haberi bile olmuyor…
Apartman yaşamı komşuluğu tarihe gömdü…
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın romanlarındaki gibi…
Pencereden pencereye…
“Huuu Aysel, n’apıyorsun?” diyen yok artık…
Oğlunun eline bi’fincan tutuşturup…
“Git, Emine Teyze’nde şeker varsa biraz versin!” diyen…
Apartman sakini de kalmadı…
Aslında o bi’fincan şeker bahane…
Komşu iyi mi, tuvalete giderken düşmüş filan olmasın…
Dümenidir o…
Yalnızlık acı kaderdir…
Ama…
Yalnız ölmek, ölümden de acıdır…
Sonbahar ya…
Yeşilçam Çınarı’ndan yapraklar dökülüyor habire…
Türk Sineması’nda…
Esas oğlanın sadık dostu rollerinde…
Sevecen tiplemesiyle…
Milyonların sevgilisi olan Süleyman Turan…
83 yaşında…
Yapayalnız öldü…
İşin en acı yanı…
Ünlü aktörün kalp krizinden hayatını kaybettiği…
İki gündür…
Kapıdaki gazeteleri almadığı için…
Şüphelenen komşularının polisi aramasıyla ortaya çıktı…
Çilingir geldi, kapı açıldı…
Polisler ve komşuları “Süleyman Abi”nin cesediyle karşılaştı…
Cenaze evden çıkarılırken…
Komşularından biri şöyle dedi:
“En son bir hafta 10 gün kadar önce görüşmüştük…”
Neden “komşuluk sizlere ömür” dedim, işte bundan!
Kader, bazen ağlarını çok garip örüyor…
Yakınlarının dışında pek kimseler bilmez…
Yıl; 1970…
Neredeyse 50 yıl önce…
Seyahat etmeyi çok seven Süleyman Turan…
Hawaii'ye giden uçağı 15 dakika geciktiği için kaçırıyor…
O uçak iki saat sonra Büyük Okyanus'a çakılıyor…
Kurtulan olmuyor…
Ne garip di’mi?
Yarım asır önce Azrail’e çalım atan ünlü aktör…
Dünyaya gözlerini açtığı İstanbul Kadıköy’deki evinde…
Yapayalnız ruhunu teslim etti…
Aslında, şunu da bilenlerin sayısı azdır…
Süleyman Turan…
Bir Kore Gazisi’dir…
Yedek subay olarak askerlik yaparken Kore Savaşı başlamıştı…
Gönüllü olarak Türk birliğine katıldı, Japonya’ya gitti…
Kader bu ya…
Aklından artistlik geçmeyen bir genç düşünün…
Japonya’da bir gece kulübüne gidiyor ve…
Sular, seller gibi İngilizce konuştuğunu gören yönetmen…
“Şu bar sahnesini seninle çekmek istiyorum” diyor…
İşte bak!
Dönüyor Türkiye’ye…
Üçüncü sınıfta ara verdiği…
İstanbul Üniversitesi İngiliz Filolojisi bölümüne devam etmiyor…
Çünkü, aklı-fikri tiyatroda…
Bir oyunda küçük bi’rol buluyor…
Ancak hayatını da kazanması gerekiyor…
At yarışlarında bilet satmaya başlıyor…
O tarihlerde (1963) Ses Dergisi “Sinema Yıldızı” yarışması açıyor…
Balıklama dalıyor…
Ajda Pekkan ve Ediz Hun birinci seçiliyor…
Yarışmanın hatırına…
“Sayın Bayan” filminde minik bir rol veriyorlar…
Matrak bi’şi daha var…
Afişe sığmaz diye…
Gerçek soyadı “Başturan”ı kısaltıp “Turan” yapıyorlar…
Biz O’nu bugüne kadar hep…
Bu yüzden “Süleyman Turan” olarak tanıyıp, sevdik…
52 yıl boyunca durmadan film çekti…
Sanat hayatı boyunca bi’kez olsun…
Esas Oğlan, yani “jön” rolü yakalayamadı ama…
Biri Adana Altın Koza’da…
Diğeri Antalya Altın Portakal’da…
“En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ödüllerini topladı…
“Dikkat Kan Aranıyor” filmindeki…
Akıl hastanesinden kaçan deli rolündeki performansı…
Türk Sineması’nda…
Hala “Oscar”lık rol olarak konuşuluyor…
70′li yılların ortasında…
Yeşilçam’da seks furyası başlayınca…
Tasını tarağını topladı, köşesine çekildi…
Dergi ressamı olarak ekmeğini taştan çıkardı…
Yıllarca çizgi romanları gazetelerde yayınlandı…
Mizah dergisi Akbaba’da karikatürleri baş tacı oldu…
Film afişleri çizdi, kitapları resimledi…
Durmadan senaryo yazıyordu…
Yeşilçam’ın unutulmaz filmlerinden…
“Dönme Dolap”, “Baş Belası” ve “Sevgili Dayım”ın senaryolarında…
Süleyman Turan imzası ışıldar…
Bitiriyoruz…
Görün bakın, bugün cenazede herkes…
“O’nu çok arayacağız” diyecek…
Ben de diyorum ki…
“Eee, arasaydınız o zaman… Arasaydınız da böyle sessiz ve kimsesiz veda etmeseydi sevenlerine…”
Şimdi…
Yüzlerce Türk filminde…
Esas kızların hiç aşık olmadığı iyi adama veda zamanı!
Işıklar içinde uyusun…
Alman edebiyatçı goethe der'ki “Yalnızlık tek kelime, söylenişi ne kadar kolay… Halbuki yaşanması o kadar zordur ki"…





BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:







23 Kasım 2020 Pazartesi

KUMAŞ BU

 

https://www.youtube.com/watch?v=UEbSQiYFRBM

 

“Bu arkadaş yaptığı bu müzikle 251 milyon tıklanıp izlenmiş ve dinlenmiş,bir buçuk milyon beğeni almış.

Millet bunları tercih ediyorsa, peki arkadaşım sen neden konservatuar okuyacaksın? Neden şan okuyacaksın, neden kompozisyon ve orkestra şefliği anasanat dalını bitirmek için çırpınacaksın. Mesela Türk Müziği Ana Sanat Dalını bitirmek senin ne işine yarayacak? Ülkende kimlerin tercih edildiği ortada. Ya sen de o şekilde müzik yapacaksın ya da öğrenim gördüğün dalda ısrarcı olup gireceksin bir mağazaya tezgahtar olup çalışacaksın.

Böyle olunca ben de bu ülkede elbette müzik yapmak için heveslenemem.emek harcamak istemem. Çünkü emeğime yazık, zamanıma yazık, duygularıma yazık olur.

Kime müzik yapacaksınız, kime şarkı söyleyeceksiniz, kime sanat yapacaksınız allahaşkına. Kafanızı çıkarında dışarıya,durumlara ve hallere bir bakın. Kalkıp anlamayana laf mı anlatmaya çalışacağız  bu saatten sonra. Ne olmak istiyorsan onu olursun. Anlayış ortada. Kendi dilimi konuştuğum bir yerde iyi anlamda, anlamlanmayı umuyorum, ne komiktir. 

Öyleyse ne olur? İyi müzik dinleyen bir - iki milyon kişi, cd yada plak alıp iyi ve kaliteli eski çalışmaları dinler, olur biter. Arşivlerden de nostaljik video klipleri izlerler.

Biz de kırk yılda bir kaliteli bir sahne olursa çıkar söyleriz. Yaptığım müzikten anlayan ve gelmek isteyen olursa da gelir dinlerler. 

Ben milyon değil on kişiye razıyım, yeter ki kalplerimiz ve kafalarımız bir olsun.

Çoğunluk bunları dinleyip dursun, her konuda yaptıkları gibi lay lay lom yapsınlar. Yoz, basit ve ucuz müzik seven, bozuk ürün tüketen çok ne yazık ki. Farkında değiller bu bilinçsizliğin zararları  dönüp dolaşıp yine kendilerine olmakta”





                    



BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:







11 Eylül 2020 Cuma

MINIONS

 


Bir hayatda bir çok aptal nasıl yaşamını sürdürebilir ? Yani anlayamadığım, bu kadar aptalla ve aptallıkla o hayat döngüsü nasıl döner. Becereksiz, akılsız, sırnaşık, nereye çeksen oraya gelen, kendi dünyalarında çok iyi niyetli ama gerçek dünyada tam bir sorun kaynağı olan, kendini beğenen, itaatkar, zor anlayan ve her şeyi alaya alan. Bu halde ve o kafayla nasıl hayatlarını yaşayabiliyorlar öyle değil mi ? Zaten film serilerinde, minionların kendi gibi olmayanların canını nasıl sıktığına ve minionların düştükleri durumlara gülüyoruz bol bol.

                       
Bir işi yaparken ellerine gözlerine bulaştıran minionlar nasıl hayatlarını idame ettirebiliyorlar şaşıyorum. Allahtan bunlar şirinler. Gremlinler gibi olsa hiç çekilmezler.

Kapıdan kovsan bacadan giren tipler bunlar. Bir de itilip kakılmayla ve azarlanmayla karşısındakilere daha da bağlanan canlılar. En sevdikleri yiyecek “Muz” Yapıları gereği filmlerinde “bu kafayla her daim hor görülmeye (dürtüklenmeye) maruzlar” imajının bir sembolü adeta sevdikleri meyve.


Büyük bir topluluklar. Bu toplulukta bütün minionların kafa yapısı, bakış açısı aynı. Genelde toplu hareket ediyorlar. Fiziksel yapıları hepsinin aynı. Saçı, gözleri, boyu, rengi, konuşma tarzları  ve davranışları. Ancak içlerinde aptallıklarını yoğun bir şekilde hareketleriyle de harmanlayanlar daha öne çıkıyorlar.

Saygı görmüyor, oluruna yaşıyorlar. Ama kendilerine göre muhteşemler, öyle sanıyorlar. Nasıl karakterler yaratılmış, nasıl bir hayatları var öyle, çok komikler.











BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:


BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:


27 Ağustos 2020 Perşembe

30 AĞUSTOS 2020 - ZAFER BAYRAMI

 


Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk hakkında okuduğum ve çeşitli kaynaklardan edindiğim bilgileri, Zafer Bayramı’nın 98.yılını anmaya hazırlanmanın heyecanıyla  paylaşmak istedim. Umarım buna önem verir sonuna kadar okumaya değer bulursunuz.

Ulu Önder Atatürk Dünya tarihinde hakkında en çok kitap yazılan, konuşulan ve hakkında  en  çok araştırma yapılan tek liderdir. Atatürk hakkında yazılan kitap sayısı binlerle ifade edilmektedir.  Hatta O’nu en iyi anlatan kitapların yabancı yazarlar tarafından yazılmış olduğu düşüncesi çok yaygındır.  Bu onun evrensel bir kişilik olduğunun ve ne kadar çok merak edildiğinin bir sonucudur. Geçmişte ve hala Atatürk dünya çapında tanınan liderler arasında yer almakta. Bu tanınma kötü bir ünle değil, donanım ve başarılarıyla ilgili elbette. Atatürk'ün tüm yaşamı boyunca insanlar arasında hiçbir renk, din, ırk ayrımı gözetmeksizin bir uyum ve iş birliğinin yayılması yolundaki çabalarını dikkate alan UNESCO, Atatürk’ün doğumunun 100. yılında yani 1981 senesinde bir saygı duruşu göstermiş ve bu seneyi  “Atatürk Yılı” olarak ilan etmiştir. Bu sonuç, O’nun tüm Dünya’da nasıl anlaşıldığının da bir göstergesi olmuştur. Biz ise onun halkı olarak kendisini yüzeysel tanımakla beraber, ona karşı olan minnetimizde eksik ve yetersiz kalıyoruz. Ona olan derin bağlılık ve minnetimizi kanıtlayamıyoruz.

O, "Türkiye Cumhuriyeti”nin Kurucusu, Dünyanın En Büyük Devlet Adamlarından Biri", "Dünyanın En Büyük Devlet Kurucularından Biri", "Dünyanın En Büyük Ve Saygın Simalarından Biri", "Dünyanın Yetiştirdiği En Büyük Reformcularından Biri"dir. Kendisi şu an içinde bulunduğumuz topraklarda refah ve tek bayrak altında huzurla yaşayabilmemiz için savaşmış, ülke  sınırlarını çizmiş, anahtarını ise “Türk” halkına teslim etmiştir.  Bu büyük sorumluluk,  “Türk” halkına mirastır,emanettir.

Amerikalı Gazeteci, Miss Gladia Baker anlatıyor:
Atatürk'ün mülakatta bulunduğu sayılı yabancı gazetecilerden biri olan Amerikalı Miss Gladia Baker (yıl 1935) O'nu anlatırken;
"İnsanı teslim alıcı gözlerinde Gazi'nin fevkalade önderlik kuvveti vardır. Kalın kaşları sakin durmaz, yüksek entellektüel zirvelere kalkar ve hayrete şayan bir derecede geniş alında derin çizgiler oyacak bir şekilde çatılır. Derisi açık renkli ve güneşten yanmıştır, esmer değildir. Saçı sarımtrak kahve ve kül rengindedir. (O zaman saçları seyrelmiş ve beyazlarla dolmuştu) Ağzının temiz kesilmiş hattı ve çenesi kararlarının kesinliğini gösterir; O tetiktir, cevabı hazırdır. Nazarı dikkati celbedecek kadar zekidir. İstirahatta iken O, sert dudaklı ve trajiktir. Neşeli olduğu zaman bile gözleri çelik parıldamasını muhafaza eder"1 diyor.

Fransa'nın Ankara Büyük Elçisi Kont de Chambrun anlatıyor;
-"İstanbul'dan Devlet merkezine dönen Cumhurreisi Gazi Mustafa Kemal beni 27 Eylül 1928 günü kabul edeceğini bildirdi. O gün bizi Cumhurbaşkanlığının otomobilleri ile Çankaya Köşkü'ne götürdüler. Maiyetimdekileri başka bir odada bırakarak kabul odasına yalnız girdim. Gazi'ye baktım, etrafında yaverleri, sağında Dışişleri Bakanı olduğu halde şık bir elbise ile ayakta durmuş, elini hafifçe yazı masasına dayamıştı. O da bana bakıyordu; bazen mavileşen, bazen gri bir renk alan gözlerinin çelik akisleri vardı. Cumhurreisi bir kağıda bakmadan konuştuğumu görerek parmaklarının arasında tuttuğu kağıdı nezaketen bir kenara koydu. Pek zarif bir lisanla bana Türkçe cevap verdi. Uzaklara daldığı zaman insanlara ait şeylerin üstünden geçiyormuş hissini veren bakışı, muhatabının üzerinde durunca garip bir tatlılık alıyordu. Sarı saçlarla çevrelenen sebatkar bir alın, yanaklarının çıkık kemikleriyle asabiyeti belirten çehresine azimli bir ifade veriyordu. İnce, kavisli, iradeli üst dudağı hemen hiç görünmeyen alt dudağını örtüyordu. Yalnız burun delikleri titriyordu. Çöllerin ateşinden, şarkın karlarından yılmadan sert döşeklerde yatan bir asker gibi adaleli ve kuvvetli idi, omuzları, bütün mesuliyetleri taşıyabilecek kadar genişti. Bu adam; zaferi tevazu ile tutabilecek kudrette idi. Siması bu suretle hafızamda yer ederken Mustafa Kemal sustu. Nutkun metnini Dışişleri Bakanına verdi, Bakan Fransızca tercümesini okudu.

Atatürk ile röportaj yapan Amerikalı Gazeteci Clarence Streit anlatıyor;
-"Beni Türk konukseverliğiyle karşıladı. Benimle 2 saat boyunca rahatça Fransızca konuştu. Yakışıklı ve güzel görünümlü bir adam. Çok düzgün giyimli, düzgün konuşuyordu. 40 yaşındaydı ama daha genç gösteriyordu. Geniş alnı, ağız ve çene yapısıyla bir savaşçının hatlarına sahipti ama onu gözlüklü ve kalpaksız gördüğünüzde bir profesör izlenimi veriyordu. Gözlerinde düşlerini gerçekleştiren bir idealist ifadesi vardı. Bende güçlü bir karakter izlenimi yarattı. Yaşam biçimi ve liderliğinde gösterişten, kendini beğenmişlikten eser yoktu. Makam arabası ve konutunu koruyan korumalardan başka, diğer devlet başkanlarının sahip oldukları onda yoktu. Röportajdan sonra çok inandığı ülkesini tanıdım."5 Bu görüşme 3 Mart 1921 tarihinde yapılmıştı.

Amerika Büyük Elçisi General Sherrill  anlatıyor;
-"Kemal'in bende bıraktığı ilk intiba kaydolunmaya değer. Arkasını ışıktan yana verdiği için sadece ahenkli endamının farkına vardım. Daha sonra müsait zamanda yaptığım gibi çehresini teferruatiyle inceleyemedim. Bununla beraber bir bakışta anladım ki gayet gür, çok geniş kaşlı, zeka ile ışıldayan bir yüz üzerine açılmış keskin ve açık renk gözlü bir adam, sağlam yapılı olan bütün tabii varlığıyla önümüzde durmaktadır. Bize bahşettiği kısa mülakat sırasında, sanki her an tetikte duran dinçliğine ve omuzlarının kudretine dikkat edebildim. Şahsında kuvvet ve maharetin bu imtizacı, O'nu Amerikalı bir futbol mütehassısına, muhacim hattından ziyade müdafaa hattında oynamak için seçtirirdi. Şu ciheti derhal belirtmeliyim: Sebebi başkanlık ettiği törenin resmi hüviyetine izafe edilebilecek bir çekingenliğe rağmen rengi kah mavi, kah sincabi olarak eşsiz bir şekilde değişen hareketli gözlerinin cazip ifadesiyle beni hayrette bıraktı.

Alman Generali Liman Von Sanders kendisi hakkında şöyle diyor;
-"Sevimli, sempatik, mütavazi duruşlu, fakat kararlarında aşırı derecede ısrarlı, dileklerinde sarsılmaz surette sebatlı, görüşlerini açıklamada tereddüde yer bırakmayacak derecede açık."

 

"Atatürk" adını ilk kez dönemin Türk Dil Kurumu Başkanı bir konuşmasında kullanmış, Mustafa Kemal'de çok beğenerek soyadı olarak almıştı. Kendisine "Ata" diye hitap edilmesinden hiç hoşlanmazdı. Manastır Askeri Lisesi yıllarından kalan bir alışkanlıkla hayatı boyunca en sevdiği yemek kuru fasulye ve pilav olarak kaldı. Tatlıya düşkün değildi ama canı istediğinde çok sevdiği gül reçelini tercih ederdi. Ömrü yetseydi bir dünya turuna çıkıp Türk dili ve tarihi üzerindeki çalışmalarını genişletmek en büyük hayaliydi. Binlerce kitabı vardı. Ama bunların arasında bir tanesini hayatı boyunca hatta cephede bile başucundan ayırmadı. Reşat Nuri Güntekin´in ünlü "Çalıkuşu" romanını hep yanında taşır, her gün rast gele bir yerinden acar, birkaç sayfa okurdu. Atlardan sonra en sevdiği hayvan köpekti. "Fox" adını verdiği köpeği, Gazi`nin yatağının ayak ucunda uyurdu. Hayvanlara düşkünlüğü o dereceydi ki bir gün misafirlerinin de görebilmesi için yeni doğmuş bir tayla annesinin Çankaya Köşkü kabul salonuna getirilmesini bile emretmişti. En sevdiği dans valsti. Müzik zevki çeşitlilik gösteriyordu. Klasik Batı müziği dışında Anadolu ezgilerini de severek dinlerdi. Gömleklerinin hepsi beyazdı. Bu gömlekler ilk yıllarda İsviçrede özel olarak dikilirken sonra yerli malı kullanma kampanyasına öncülük edebilmek için Beyoğlunda bir terziye diktirilmeye başlanmıştı. Takım elbiselerinin tasarımlarını hep kendisi çizerdi. Lacivert takım giymeyi sevmezdi. Boyu 1.74 idi. Hayatinin son dönemlerine kadar 76 olan kilosu hastalığının ilerlemeye başlamasıyla 46´ya kadar düşmüştü. 43 numara siyah rugan ayakkabı giyerdi. Özenli ve temiz bir Türkçe konuşurdu. Ancak bazı kelimeleri Rumeli şivesiyle telaffuz ederdi. Hayatında bir dönem çok önemli yer tutan Mustafa Kemalin evlenmesinden sonra hayatına trajik bir şekilde son veren Fikriye Hanımın mezarının nerede olduğu bilinmiyor Hayatının çoğunu geçirdiği savaş cephelerinden sonra Cumhurbaşkanı olarak geçirdiği dönemlerde ona bir tecrit yaşantısı gibi geliyor, çok sevdiği halkından ve sade bir vatandaş yaşamından uzaklaştığını düşünüyordu. Kıyafet Kanunu çerçevesinde tüm din adamlarının dini kıyafetleriyle sokağa çıkmaları yasaklanınca, Monsenyör Roncalli`ye kendi terzisi “Kemal Milaslı” eliyle bir koleksiyon hazırlattı. Ona da aynı kanunu uygulamış, ayrımcılık yapmamıştı. Sabah kahvaltılarıyla arası hiç hoş değildi.Yataktan kalkar kalkmaz odasındaki divanın üzerine bağdaş kurarak oturur, günün ilk kahvesini sigarasını içerdi. Bir özelliği de kendi kendine tıraş olmamasıydı. Evinde, çevresinde hatta konuk olduğu evlerde bile eğri duran eşyaları düzeltmeden rahat edemezdi. Köylünün birinin gazete kağıdına sardığı tütünü içmeye çalışırken eli yanmıştı, "Alın bunu kendi içsin, üretim yapamıyorlar" diyerek  devlete sitem etmiş ve Atatürk`e küfretmişti. Mahkemeye çıkarılacaktı. Atatürk olayı dinledikten sonra "Onu mahkemeye vereceğinize doğru dürüst sigara içmesini temin edin" dedi. Sigara demişken doktoruyla sigara üzerine komik bir anısı da vardı. Hastalığının başlangıcında kendisini muayene eden Dr. Fissinger günde kaç paket sigara içtiğini sormuş, Atatürk "sekiz" demişti. Doktor bunu günde iki pakete indirmesi gerektiğini söyleyince gülümseyerek cevap vermişti:
"Ben zaten iki paket içiyorum. Ama bundan sonra bunu sizin izninizle gönül rahatlığıyla yapacağım"diyerek espri yapmıştı. Bir sabah milletvekilleri ile trene binmişti. Kondüktörün milletvekillerinden bilet parası almamasına şaşırmış nedenini sormuştu. Trenin milletvekillerine bedava olduğunu öğrenince epey sinirlenmiş, "Ne de güzel halkçılık ama" demişti. İlk mecliste bir oturum sırasında üyelerden biri laikliğin ne manaya geldiğini anlamadığını söyleyince Gazi çok sinirlenmiş ve elini kürsüye vurarak bir din bilgini olan üyeye cevap vermişti: "Adam olmak demektir hocam, adam olmak ! , iyi anlamak, eşitlikçi ve adaletli olmaktır !” Gittiği yurt gezilerinde kendisi için kurban edilen hayvanlara bakamaz böyle durumlarda sırtını döner yada kesilmelerini engellerdi. Kendi için kurban edilinmesine  asla istemezdi. Askeri lisede öğrenmeye başladığı Fransızca´yı sonraki yıllarda geliştirdi. Zengin bir kelime bilgisi vardı. Konuşurken araya Fransızca sözcükler de eklerdi. Kumardan hoşlanmaz ama arkadaşlarıyla fasulyesine poker oynardı. Oyun sonunda kazandığı bir şeyler  varsa onları geri iade ederdi. Cephelerde düşmanla göğüs göğüse savaşmış biri olarak en ilginç özelliği savaş meydanları dışında kan görünce fenalaşmasıydı.  Argoyu, kaba kuvveti, kabalığı hiç sevmezdi özellikle  halk içinde, vatandaş karşısında çok temkinli konuşurdu. Halkına hiç diretmedi, halk tekti, istekler tekti ve o halkının istekleri için tüm hayatı boyunca çabaladı. Bize ne mi bıraktı ?, bu güzelim vatanı bıraktı. Atatürk kötü bir lider olsaydı bu topraklar için canını feda etmeye kalkmaz, onca yıl Türkiye Cumhuriyetinin başında olamazdı. Ayrıca dünya basını ve diğer dünya liderleri arasında  ona bu kadar sevgi ve saygı duyulmazdı. Günümüzde bile hala, geçmiş tarihlerinden yola çıkarak o yıllarda Atatürk’ün verdiği olumsuz bir kararı yada yaptığı kötü bir davranışı anlatan yada anlatabilecek hiçbir dünya lideri çıkmamıştır. Atatürk bir gün halk arasında dolaşırken çarşaflı bir kadına rastlamış, "Hafız Hanım benim hatırım için başındaki örtüyü acar mısın?" diye manidar bir soru sormuştu. Kadın baş örtüsünü açarak, Atatürk`e doğru giderek ellerini öptü. Nedeni, Atatürk’ün kadına özgür olduğunu ve korkmaması gerektiğini anlatmak istemesiydi. Dinde özgürlük vardı. Kadının tepkisini görenler bu durumdan memnun kaldığını anladı. Sportmen kişiliği vardı. Her gün at biner, yüzmeye gider ve bilardo oynardı. Eğitim hayatı boyunca en başarılı dersi matematikti. Pozitif bilimlere ilgisi hayatı boyunca sürdü. Yağcılara çok kızardı. Bir akşam sofrasında kendisine gereksiz şekilde iltifat eden Abdülhak Hamit`e müdahale etti. 1937yi 1938e bağlayan son yılbaşı gecesini Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ile baş başa geçirmişti. O gece dolabındaki bazı elbiseleri bakana hediye etmişti. Kuşları çok severdi. Çankaya Köşkü`nde özel bir bakıcının ilgilendiği güvercinliği vardı.

Mustafa Kemal Atatürk, hayatını savaşarak, ülke idaresiyle uğraşarak  ve de halkını dünyanın gözünde en parlak noktaya getirmeya çalışarak geçirdi. Bu topraklarda yaşayacak olan “Türk” halkının, yaşama bakış açısı, hayat görüşü, yaşam tarzı, giyimi – kuşamı, konuşması, eğitimi, donanımı, maneviyatı, ekonomisi dünyadan geri kalmayacak bir seviyede olmalıydı. Hatta dünyaya örnek olmalıydı. Atatürk, çağdaş, ileri görüşlü, insancıl bir duruşla devlet yönetimini (siyaseti) harmanlamaya çalıştı. “Cumhuriyet” yönetimi ile Türk halkının başında oldu. Umarım emeklerine, şahsına ve amanetine hürmet ve şükranla layık olabiliriz. 



















         Beni Unutmayınız..











BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:


BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:


20 Temmuz 2020 Pazartesi

MÜZİK HAYATIMDA


İster oku ister okuma, ister gör ister görme, ister duy ister duyma “doğruları” değiştiremezsin. Ve onlar hep var olurlar, sen inat ettikçe karşına çıkarlar. “Doğru”, sayı olarak en fazla beynin onayladığı ortak sonuçtur. Kişilerin kendilerine göre oluşturdukları doğrular çelişkilidir, görecelidir, gerçek olan tek bir doğru vardır o da en net olanıdır. Bulanık ve karışık bir şeyi anlamak, görmek ve çözmek zordur.
Böyle bir girişten sonra “müziğin hayatımdaki sonucu” hakkında bir şeyler yazmak istiyorum.
Hayatımda müzik ilk olarak çocukluk arkadaşımdı sonra gençlik aşkım oldu, şimdiyse hayat arkadaşım. Her müzik yapan insanın bir başlama hikayesi vardır. Bunun genelde çocukluk yaşlarda başladığı hep anlatılır. Müziğe ilgi çocukluk yaşlarına rastlasa da bu durum herkesin başarılı olmasına yada iyi olmasına dair hiçbir garanti vermemektedir.
Müzik konusuna daha erken yaşlarda daha ciddi ve sağlam bir gözle (profesyonel olma hedefiyle) bakmamın gerektiğini geç anlamış oldum. Böylelikle maça biraz geç dahil oldum. Taa geçmişten bu günüme, gerek kendi yağımla kavrularak gerekse birkaç yardım sever sanatçı ve sanat severin desteğiyle geldim. Bu arada “kadın yada gay olmadan ve çıkar ilişkisinde bulunmadan bu işi icra etmek zor”, bunu yeni başlayan arkadaşlara da bir uyarı olarak burada söyleyeyim. Gurur yapmamanız ve her türlü kafanıza yatmayan şeye dahil olmanız da gerekiyor. Aptalca ortamlarda, boş muhabbetlerle filizlenip basitlikle yoğrulmuş ilişkilerin size gerekeceğini üzülerek belirtmek isterim. Sanatsal ortamlar pek aramayın, hayal kırıklığı yaratır. Ben bunlara dahil olmadım, gerçekten beceri ve dürüstlüğüne inanabileceğim bir menajer, danışman, pr’cı…. (adı her neyse) ile de karşılaşmadığım için de müzik dünyasında kısır kaldım. Her ne kadar kalitesine ve ruhuna güvendiğim çalışmalar yapsam da bilinmedi, kıymet görmedi, fark edilmedi yada fark edilmek istenilmedi. Kimse tarafından doğru düzgün anlaşılmadı. Kimsenin gözüne de sokmadım yaptıklarımı. Sokmam gerekiyordu. Tok satıcı gibi oldum. Dik ve emindim. Pişman da değilim bundan. Müzik çeşmeden devamlı akan bir su gibidir. Öyle çok ve yoğun akar ki kaç kişinin bardağı dolmak üzere size denk düşecektir, tamamıyla bardağın sahibinin keyfine kalmıştır. Çünkü akan çoktur, alternatif çoktur. “İyi olmak” bu piyasada tam bir muammadır. Ağzını şapırdatan bir lamayı şarkı söylüyor sanıp alkışlayacak beğeni anlayışı olmayan milyonlarca insan bulunmakta.
Gelelim hayatımdaki müziğin ve benim bulunduğum noktanın böyle olmasının nedenlerine:
Kendimde gördüğüm eksiklikten yukarıda bahsetmiştim. Bunun yanısıra şanslı olmanın bu konudaki gereken oranını da hesaba katmış olursak, müzik konusunda istediklerime ulaşmak için yeterli olamıyorum. Azim; evet sonuna kadar. Israrcı olmak; evet bu konuda da herhangi bir eksiğim olmadı. Öğrenme; elbette hep buna açık oldum. Eleştrilmek; itirazsız dinledim. İnsan ilişkileri; sizi temin ederim ki kimseyi üzecek ve sinirlendirecek hiçbir şey yapmadım.
Gelelim lafın özüne; iyi ki dünya çapında bir şarkıcı değilim, iyi ki servet içinde yüzmüyorum. Bunu neden mi söylüyorum ? Anlatayım:
Kesinlikle, "başaramamanın" bedelini birilerine kesmek için burada bunlardan bahsetmiyorum. Üstelik “başaramamak” kelimesini daha ulaşacak hedeflerim olduğu ve bunlara henüz ulaşamadığım için telaffuz ettim. Yoksa, teyp kasetlerine şarkı dolduran o Burağa müzik alanında yaptıklarımı anlatsanız, gülmekten katılır, bir türlü inanmazdı. Kendimi yol kat edebilmiş olarak görmek beni gururlandırıyor.
Müzik olanında elinizi güçlü kılacak iki üç şey varsa onlardan biri de: “Destektir”. Sizi motive edecek, inancınızı ve azminizi taze tutacak insanlara ve sözlere ihtiyacınız vardır. Bu sizin ayakta kalma ve mücadele etme sürenizi de uzatır.
İşte bu noktada hiç ama hiç kimse tarafından destek göremeyince nasıl bir sonuç olması beklenebilir ki ? Buna rağmen gerçekten iyi bir iş çıkarmışım. Ailem ilk maxi single albümüm çıktığında ufaktan bir heveslenmişti. Albüm aşamasında bana bu konuyla ilgili fazla soru sormadılar. Albüm çıktktan sonra müzikle (albümle)  ilgili bir yoğunluk yaşamadığımı görünce iki hafta sonrasında müziğin evde “m”si geçmedi. Babamın ikinci klibimi çekmem için küçük bir bütçeyle bana destek olduğunu hatırlıyorum, o kadar. Annem bu işi hep benim için “heves” olarak gördü. Müzik albümü çıkarmış olan birine “tamam hevesini aldın işte” diyebildi. Annem de, babam da müzik konusunda ne yapmam gerektiğine dair hiçbir fikrini benimle paylaşmadı. Beni ittirmedi. Yani benim “müzik aşkını” ve bendeki “sanata yatkınlığı” göremediler her halde. Bazen görmek istemediklerini bile düşünüyorum. Çünkü memur kafasında insanlar olduklarını bildiğimden benim de “git işe, gel eve, ay sonunda al maaşını” güzergahında yaşayan insanlardan olmam onları çok mutlu edecekti. Böyle olmasını istememi istediler. Ama asla ben “müzik” dışında hiçbir şeyi beceri ve kazanç anlamında icra edilebilir görmedim. Hiçbir şeyi meslek olarak göremedim. Otellerin yiyecek içecek departmanlarında çalıştığım günlerde nasıl zorlandığımı, nasıl can çekiştiğimi bir Allah bir ben biliyorum. İnsanın sevmediği bir şeyle zorla ilgileniyor olması ne katlanılmaz bir durumdur. Ailem yavaş yavaş müzikten kopacağımı düşündü hep. Hala da düşünüyorlar, benim hala müziğe bağlılığımı görmelerine rağmen. Yani anlayacağınız ailemin müziğime karşı göstermiş oldukları destek çok zayıf kalmıştı. Asla bana sesin güzel değil yada bu iş sana yakışmıyor demediler. Annem ve babam konser sonlarında hep ne kadar güzel geçtiğinden bahseder beni tebrik ederler. Ancak bana değil de Türkiyedeki Müzik piyasasına karşı güvenleri yok belli ki. Ama yine oğullarını daha kuvvetli desteklemeleri gerekirdi. Bence aileler çocuklarının küçük yaşlardayken yatkınlık ve meraklarını iyi gözlemleyerek ve de önemseyerek ona göre meslek kazandırmaya yönelik bir girişimde bulunmalılar. Benim merakım önemsenseydi ve bu konuda iyi yönlendirilebilseydim eminim müzik adına çok daha fazla şeyi başarmış olacak, önemli işlere imza atacaktım. 
Sevgili kızkardeşim de uzakta kaldı. Yani bu konunun uzağında. Albümde bulunan “Bir Şarkı Dilimde” parçasının back vokallerinin biri de o’dur. Ancak sonrasında ondan da gerekli desteği göremedim ne yazık ki. Sosyal medyada paylaştığım müzik çalışmalarımın beğen tuşuna dokunmadı. Kendisi çok nadir müzik çalışmamı paylaşır. O da bana, bu konuda ne yapmam, ne denemem gerektiğine dair bir fikir vermiş değildir. Müzik hakkında uzun uzun yaptığımız herhangi bir sohbetimiz olmamıştır. Ben konusunu açtığımda hareketlerinden sıkıldığını anlardım, kestirme ve kısa cevaplar verirdi bana. Eşi de müzik hakkında tek bir kelime benimle konuşmuş değildir. Ve sosyal medyada da herhangi bir desteği olmamıştır.
Sülalemizin diğer fertlerine gelince; size çıkardığım müzik albümünü tebrik etme adına kimsenin bana telefon açmadığını söylesem… Yüzyüze karşılaşmalarımızdaysa bahsini bile etmediklerini söylesem… “Nasıl gidiyor, sahne var mı” diye hiç biri, hiçbir zaman sormuş değildir. Sosyal medya sayfalarımda kendilerinin bulunmasına rağmen hiçbir müzik paylaşımımı beğenmediklerini ama yine de sayfamda bulunarak paylaşımlarıma gizli takipçilik yaptıklarını söylesem… Şu an hiç biri müzikle ilgili olan sosyal medya sayfalarımda bulunmamaktadır çünkü tarafımdan çıkarıldılar. Hiç kimse sanat yapan birini yok sayamaz. Bu onların saygısızlığını ve güzel olan her şeye karşı tahammülsüzlüğünü gösterir.
Arkadaş desteğini sorarsanız yine farklı bir şey söyleyemeyeceğim sizlere. Senelerdir sosyal medya sayfamda bulunan ve bizzat yüz yüze görüşüklüğümün olduğu kişiler de dahil hiç kimseden destek görmedim. Ne beğeni, ne paylaşım, ne bir taktir mesajı…
Ne büyük çekememezlik, hazımsızlık değil mi ? Kabullenememe. Yabancı, tanımadığım insanların böyle olmasını bir yere kadar anlayabilirim ama yukarıda bahsettiklerimi hiçbir aklı selim kafa anlayamaz. Konserlerime de annem babam (bazen kardeşim) dışında hiç kimse katılmamıştır. Bir keresinde isim vermeyeceğim lounge club’ın birinde verdiğim bir konserde ilk defa aile ve akraba çoğunluğunu yakalamıştım. Onun da merak ettiklerinden katılım gösterdiklerini düşündüm. Bir daha da hiç birini müzik ortamımda görmedim zaten.
Müzik çevresinden tanıdıklarıma gelince, mutlaka kendilerinin işine yarayacak bir durumda yanımda belirirler. Mesela sahnede bana eşlik etmeleri için yüksek ücret ödediğimde, yada mekanına yüze yakın rezervasyon aldıracağımı gördüğünde…gibi. Müzikle uğraşan, yapmacık ve sanatçı ruhu taşımayan milyonlarca insan olduğunu görüyorum. Egosundan, değil seni, boynundan aşağısını bile göremeyecek durumda olanları… İşini sevmeden yapan, sahnede uyuyan, şarkıları değil yaşamayı, onları çalmayı bile bilmeyen milyonlarca enstrümanist var olduğunu biliyorum. Şimdi kalkıp bunlardan nasıl bir destek bekleyebilir insan. Her şeyin elbette doğrusu, düzgünü, iyisi vardır. Ancak müzik için yüzde on bile demeye dilim varmıyor.
Derler ya; “her şeyden tek bir şey kalana kadar bir umut vardır.” diye. Bana kol kanat geren, beni inanılmaz destekleyen, benim en iyilerden biri olduğuma sonuna kadar inanmış tek bir şeyim oldu müzik hayatımda. Kalan tek bir şey: sevgili eşim. Hakkını ne yapsam ödeyemeyeceğim insan. Benim için yapamayacağı şeyin olmadığı kadın. Kendi işleri yetmezmiş gibi benim müzik alanındaki her detayımla severek ve isteyerek ilgilendi. Ona ne kadar teşekkür etsem azdır. Bunu anlatacak en güzel kelimeleri bulup bir araya getirmek gerçekten çok zor. Bana olan inancın güç veriyor, iyi ki varsın.
Bu yüzden müzik yapan yada yapacak olan insanların destek görmesi ve aşağılanmaması şart. (tabii ki maymunluk yapmıyorsa) Onlara da herkese olduğu gibi şans verilmesi (eşitlik) şart. Müzik “SEVEN” müzik yapanlara (sanat yapanlara) saygı duyan işletmecilerin var olması şart.
Eğer müzik alanında küçük istekleriniz bile karşılık bulmuyorsa bilin ki bunun nedeni “İNSANLAR”dır. İnsanın tek engeli “İnsan”dır. İç kirliliğin çoğalmakta ve bu kirlilik her şeyi yerle bir ettiği gibi bu duygusal işe de fazlasıyla zarar vermektedir.
Bu yüzdendir ki yazımın başında “çok ünlü olsaydım kimbilir neler olurmuş” diye serzenişte bulundum. Televizyonun yada yazılı basının magazin haberlerinde gördüğüm ünlü insanlar tanıdıklarıyla neden bu kadar ters düşüyor şimdi daha iyi anlıyorum. Bu mücadeleyi verip bir yandan da sanat yapmak vallahi gerçekten büyük başarı. Kimbilir o ünlüler ne yollardan geçip ne vadireler atlatmışlardır bu günlere gelene kadar. Eminim yaşadıklarının tamamına yakını da anlatılmayacak şeylerdir.
Evet sonuç olarak ben hala “müzik” yapıyorum. Çoğu kişinin işine gelmese de, istemese de, müzikle var oluyorum. Ve benim çizgim bu. Karakterim yaptığım müzikle bağdaşık. Bir resimde, bir şarkıda, sahnede neysem oyum. Gerçeğim. Bu benim. Kabul edemeyenlerle sonsuz bir mesafedeyim bazılarınaysa koşul gereği katlanıyorum. Gerçekler acıtır, peki neden ? Çünkü gerçekler (doğrular) yamuk olanın korkusudur. Üzdükleri gibi üzülmek istemezler nedense ?







BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:


BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA: