Sayfa Görüntüleme Sayısı

16 Mayıs 2021 Pazar

YALNIZLIK

ÖLÜMDEN ACIDIR“ 

YALNIZ” ÖLMEK!.......

Bakın, köylerde kimse yalnız ölmez!
Mega kentlerde ise…
Öldüğünden gün geliyor, kimsenin haberi bile olmuyor…
Apartman yaşamı komşuluğu tarihe gömdü…
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın romanlarındaki gibi…
Pencereden pencereye…
“Huuu Aysel, n’apıyorsun?” diyen yok artık…
Oğlunun eline bi’fincan tutuşturup…
“Git, Emine Teyze’nde şeker varsa biraz versin!” diyen…
Apartman sakini de kalmadı…
Aslında o bi’fincan şeker bahane…
Komşu iyi mi, tuvalete giderken düşmüş filan olmasın…
Dümenidir o…
Yalnızlık acı kaderdir…
Ama…
Yalnız ölmek, ölümden de acıdır…
Sonbahar ya…
Yeşilçam Çınarı’ndan yapraklar dökülüyor habire…
Türk Sineması’nda…
Esas oğlanın sadık dostu rollerinde…
Sevecen tiplemesiyle…
Milyonların sevgilisi olan Süleyman Turan…
83 yaşında…
Yapayalnız öldü…
İşin en acı yanı…
Ünlü aktörün kalp krizinden hayatını kaybettiği…
İki gündür…
Kapıdaki gazeteleri almadığı için…
Şüphelenen komşularının polisi aramasıyla ortaya çıktı…
Çilingir geldi, kapı açıldı…
Polisler ve komşuları “Süleyman Abi”nin cesediyle karşılaştı…
Cenaze evden çıkarılırken…
Komşularından biri şöyle dedi:
“En son bir hafta 10 gün kadar önce görüşmüştük…”
Neden “komşuluk sizlere ömür” dedim, işte bundan!
Kader, bazen ağlarını çok garip örüyor…
Yakınlarının dışında pek kimseler bilmez…
Yıl; 1970…
Neredeyse 50 yıl önce…
Seyahat etmeyi çok seven Süleyman Turan…
Hawaii'ye giden uçağı 15 dakika geciktiği için kaçırıyor…
O uçak iki saat sonra Büyük Okyanus'a çakılıyor…
Kurtulan olmuyor…
Ne garip di’mi?
Yarım asır önce Azrail’e çalım atan ünlü aktör…
Dünyaya gözlerini açtığı İstanbul Kadıköy’deki evinde…
Yapayalnız ruhunu teslim etti…
Aslında, şunu da bilenlerin sayısı azdır…
Süleyman Turan…
Bir Kore Gazisi’dir…
Yedek subay olarak askerlik yaparken Kore Savaşı başlamıştı…
Gönüllü olarak Türk birliğine katıldı, Japonya’ya gitti…
Kader bu ya…
Aklından artistlik geçmeyen bir genç düşünün…
Japonya’da bir gece kulübüne gidiyor ve…
Sular, seller gibi İngilizce konuştuğunu gören yönetmen…
“Şu bar sahnesini seninle çekmek istiyorum” diyor…
İşte bak!
Dönüyor Türkiye’ye…
Üçüncü sınıfta ara verdiği…
İstanbul Üniversitesi İngiliz Filolojisi bölümüne devam etmiyor…
Çünkü, aklı-fikri tiyatroda…
Bir oyunda küçük bi’rol buluyor…
Ancak hayatını da kazanması gerekiyor…
At yarışlarında bilet satmaya başlıyor…
O tarihlerde (1963) Ses Dergisi “Sinema Yıldızı” yarışması açıyor…
Balıklama dalıyor…
Ajda Pekkan ve Ediz Hun birinci seçiliyor…
Yarışmanın hatırına…
“Sayın Bayan” filminde minik bir rol veriyorlar…
Matrak bi’şi daha var…
Afişe sığmaz diye…
Gerçek soyadı “Başturan”ı kısaltıp “Turan” yapıyorlar…
Biz O’nu bugüne kadar hep…
Bu yüzden “Süleyman Turan” olarak tanıyıp, sevdik…
52 yıl boyunca durmadan film çekti…
Sanat hayatı boyunca bi’kez olsun…
Esas Oğlan, yani “jön” rolü yakalayamadı ama…
Biri Adana Altın Koza’da…
Diğeri Antalya Altın Portakal’da…
“En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ödüllerini topladı…
“Dikkat Kan Aranıyor” filmindeki…
Akıl hastanesinden kaçan deli rolündeki performansı…
Türk Sineması’nda…
Hala “Oscar”lık rol olarak konuşuluyor…
70′li yılların ortasında…
Yeşilçam’da seks furyası başlayınca…
Tasını tarağını topladı, köşesine çekildi…
Dergi ressamı olarak ekmeğini taştan çıkardı…
Yıllarca çizgi romanları gazetelerde yayınlandı…
Mizah dergisi Akbaba’da karikatürleri baş tacı oldu…
Film afişleri çizdi, kitapları resimledi…
Durmadan senaryo yazıyordu…
Yeşilçam’ın unutulmaz filmlerinden…
“Dönme Dolap”, “Baş Belası” ve “Sevgili Dayım”ın senaryolarında…
Süleyman Turan imzası ışıldar…
Bitiriyoruz…
Görün bakın, bugün cenazede herkes…
“O’nu çok arayacağız” diyecek…
Ben de diyorum ki…
“Eee, arasaydınız o zaman… Arasaydınız da böyle sessiz ve kimsesiz veda etmeseydi sevenlerine…”
Şimdi…
Yüzlerce Türk filminde…
Esas kızların hiç aşık olmadığı iyi adama veda zamanı!
Işıklar içinde uyusun…
Alman edebiyatçı goethe der'ki “Yalnızlık tek kelime, söylenişi ne kadar kolay… Halbuki yaşanması o kadar zordur ki"…





BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:







23 Kasım 2020 Pazartesi

KUMAŞ BU

 

https://www.youtube.com/watch?v=UEbSQiYFRBM

 

“Bu arkadaş yaptığı bu müzikle 251 milyon tıklanıp izlenmiş ve dinlenmiş,bir buçuk milyon beğeni almış.

Millet bunları tercih ediyorsa, peki arkadaşım sen neden konservatuar okuyacaksın? Neden şan okuyacaksın, neden kompozisyon ve orkestra şefliği anasanat dalını bitirmek için çırpınacaksın. Mesela Türk Müziği Ana Sanat Dalını bitirmek senin ne işine yarayacak? Ülkende kimlerin tercih edildiği ortada. Ya sen de o şekilde müzik yapacaksın ya da öğrenim gördüğün dalda ısrarcı olup gireceksin bir mağazaya tezgahtar olup çalışacaksın.

Böyle olunca ben de bu ülkede elbette müzik yapmak için heveslenemem.emek harcamak istemem. Çünkü emeğime yazık, zamanıma yazık, duygularıma yazık olur.

Kime müzik yapacaksınız, kime şarkı söyleyeceksiniz, kime sanat yapacaksınız allahaşkına. Kafanızı çıkarında dışarıya,durumlara ve hallere bir bakın. Kalkıp anlamayana laf mı anlatmaya çalışacağız  bu saatten sonra. Ne olmak istiyorsan onu olursun. Anlayış ortada. Kendi dilimi konuştuğum bir yerde iyi anlamda, anlamlanmayı umuyorum, ne komiktir. 

Öyleyse ne olur? İyi müzik dinleyen bir - iki milyon kişi, cd yada plak alıp iyi ve kaliteli eski çalışmaları dinler, olur biter. Arşivlerden de nostaljik video klipleri izlerler.

Biz de kırk yılda bir kaliteli bir sahne olursa çıkar söyleriz. Yaptığım müzikten anlayan ve gelmek isteyen olursa da gelir dinlerler. 

Ben milyon değil on kişiye razıyım, yeter ki kalplerimiz ve kafalarımız bir olsun.

Çoğunluk bunları dinleyip dursun, her konuda yaptıkları gibi lay lay lom yapsınlar. Yoz, basit ve ucuz müzik seven, bozuk ürün tüketen çok ne yazık ki. Farkında değiller bu bilinçsizliğin zararları  dönüp dolaşıp yine kendilerine olmakta”





                    



BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:







11 Eylül 2020 Cuma

MINIONS

 


Bir hayatda bir çok aptal nasıl yaşamını sürdürebilir ? Yani anlayamadığım, bu kadar aptalla ve aptallıkla o hayat döngüsü nasıl döner. Becereksiz, akılsız, sırnaşık, nereye çeksen oraya gelen, kendi dünyalarında çok iyi niyetli ama gerçek dünyada tam bir sorun kaynağı olan, kendini beğenen, itaatkar, zor anlayan ve her şeyi alaya alan. Bu halde ve o kafayla nasıl hayatlarını yaşayabiliyorlar öyle değil mi ? Zaten film serilerinde, minionların kendi gibi olmayanların canını nasıl sıktığına ve minionların düştükleri durumlara gülüyoruz bol bol.

                       
Bir işi yaparken ellerine gözlerine bulaştıran minionlar nasıl hayatlarını idame ettirebiliyorlar şaşıyorum. Allahtan bunlar şirinler. Gremlinler gibi olsa hiç çekilmezler.

Kapıdan kovsan bacadan giren tipler bunlar. Bir de itilip kakılmayla ve azarlanmayla karşısındakilere daha da bağlanan canlılar. En sevdikleri yiyecek “Muz” Yapıları gereği filmlerinde “bu kafayla her daim hor görülmeye (dürtüklenmeye) maruzlar” imajının bir sembolü adeta sevdikleri meyve.


Büyük bir topluluklar. Bu toplulukta bütün minionların kafa yapısı, bakış açısı aynı. Genelde toplu hareket ediyorlar. Fiziksel yapıları hepsinin aynı. Saçı, gözleri, boyu, rengi, konuşma tarzları  ve davranışları. Ancak içlerinde aptallıklarını yoğun bir şekilde hareketleriyle de harmanlayanlar daha öne çıkıyorlar.

Saygı görmüyor, oluruna yaşıyorlar. Ama kendilerine göre muhteşemler, öyle sanıyorlar. Nasıl karakterler yaratılmış, nasıl bir hayatları var öyle, çok komikler.











BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:


BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:


27 Ağustos 2020 Perşembe

30 AĞUSTOS 2020 - ZAFER BAYRAMI

 


Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk hakkında okuduğum ve çeşitli kaynaklardan edindiğim bilgileri, Zafer Bayramı’nın 98.yılını anmaya hazırlanmanın heyecanıyla  paylaşmak istedim. Umarım buna önem verir sonuna kadar okumaya değer bulursunuz.

Ulu Önder Atatürk Dünya tarihinde hakkında en çok kitap yazılan, konuşulan ve hakkında  en  çok araştırma yapılan tek liderdir. Atatürk hakkında yazılan kitap sayısı binlerle ifade edilmektedir.  Hatta O’nu en iyi anlatan kitapların yabancı yazarlar tarafından yazılmış olduğu düşüncesi çok yaygındır.  Bu onun evrensel bir kişilik olduğunun ve ne kadar çok merak edildiğinin bir sonucudur. Geçmişte ve hala Atatürk dünya çapında tanınan liderler arasında yer almakta. Bu tanınma kötü bir ünle değil, donanım ve başarılarıyla ilgili elbette. Atatürk'ün tüm yaşamı boyunca insanlar arasında hiçbir renk, din, ırk ayrımı gözetmeksizin bir uyum ve iş birliğinin yayılması yolundaki çabalarını dikkate alan UNESCO, Atatürk’ün doğumunun 100. yılında yani 1981 senesinde bir saygı duruşu göstermiş ve bu seneyi  “Atatürk Yılı” olarak ilan etmiştir. Bu sonuç, O’nun tüm Dünya’da nasıl anlaşıldığının da bir göstergesi olmuştur. Biz ise onun halkı olarak kendisini yüzeysel tanımakla beraber, ona karşı olan minnetimizde eksik ve yetersiz kalıyoruz. Ona olan derin bağlılık ve minnetimizi kanıtlayamıyoruz.

O, "Türkiye Cumhuriyeti”nin Kurucusu, Dünyanın En Büyük Devlet Adamlarından Biri", "Dünyanın En Büyük Devlet Kurucularından Biri", "Dünyanın En Büyük Ve Saygın Simalarından Biri", "Dünyanın Yetiştirdiği En Büyük Reformcularından Biri"dir. Kendisi şu an içinde bulunduğumuz topraklarda refah ve tek bayrak altında huzurla yaşayabilmemiz için savaşmış, ülke  sınırlarını çizmiş, anahtarını ise “Türk” halkına teslim etmiştir.  Bu büyük sorumluluk,  “Türk” halkına mirastır,emanettir.

Amerikalı Gazeteci, Miss Gladia Baker anlatıyor:
Atatürk'ün mülakatta bulunduğu sayılı yabancı gazetecilerden biri olan Amerikalı Miss Gladia Baker (yıl 1935) O'nu anlatırken;
"İnsanı teslim alıcı gözlerinde Gazi'nin fevkalade önderlik kuvveti vardır. Kalın kaşları sakin durmaz, yüksek entellektüel zirvelere kalkar ve hayrete şayan bir derecede geniş alında derin çizgiler oyacak bir şekilde çatılır. Derisi açık renkli ve güneşten yanmıştır, esmer değildir. Saçı sarımtrak kahve ve kül rengindedir. (O zaman saçları seyrelmiş ve beyazlarla dolmuştu) Ağzının temiz kesilmiş hattı ve çenesi kararlarının kesinliğini gösterir; O tetiktir, cevabı hazırdır. Nazarı dikkati celbedecek kadar zekidir. İstirahatta iken O, sert dudaklı ve trajiktir. Neşeli olduğu zaman bile gözleri çelik parıldamasını muhafaza eder"1 diyor.

Fransa'nın Ankara Büyük Elçisi Kont de Chambrun anlatıyor;
-"İstanbul'dan Devlet merkezine dönen Cumhurreisi Gazi Mustafa Kemal beni 27 Eylül 1928 günü kabul edeceğini bildirdi. O gün bizi Cumhurbaşkanlığının otomobilleri ile Çankaya Köşkü'ne götürdüler. Maiyetimdekileri başka bir odada bırakarak kabul odasına yalnız girdim. Gazi'ye baktım, etrafında yaverleri, sağında Dışişleri Bakanı olduğu halde şık bir elbise ile ayakta durmuş, elini hafifçe yazı masasına dayamıştı. O da bana bakıyordu; bazen mavileşen, bazen gri bir renk alan gözlerinin çelik akisleri vardı. Cumhurreisi bir kağıda bakmadan konuştuğumu görerek parmaklarının arasında tuttuğu kağıdı nezaketen bir kenara koydu. Pek zarif bir lisanla bana Türkçe cevap verdi. Uzaklara daldığı zaman insanlara ait şeylerin üstünden geçiyormuş hissini veren bakışı, muhatabının üzerinde durunca garip bir tatlılık alıyordu. Sarı saçlarla çevrelenen sebatkar bir alın, yanaklarının çıkık kemikleriyle asabiyeti belirten çehresine azimli bir ifade veriyordu. İnce, kavisli, iradeli üst dudağı hemen hiç görünmeyen alt dudağını örtüyordu. Yalnız burun delikleri titriyordu. Çöllerin ateşinden, şarkın karlarından yılmadan sert döşeklerde yatan bir asker gibi adaleli ve kuvvetli idi, omuzları, bütün mesuliyetleri taşıyabilecek kadar genişti. Bu adam; zaferi tevazu ile tutabilecek kudrette idi. Siması bu suretle hafızamda yer ederken Mustafa Kemal sustu. Nutkun metnini Dışişleri Bakanına verdi, Bakan Fransızca tercümesini okudu.

Atatürk ile röportaj yapan Amerikalı Gazeteci Clarence Streit anlatıyor;
-"Beni Türk konukseverliğiyle karşıladı. Benimle 2 saat boyunca rahatça Fransızca konuştu. Yakışıklı ve güzel görünümlü bir adam. Çok düzgün giyimli, düzgün konuşuyordu. 40 yaşındaydı ama daha genç gösteriyordu. Geniş alnı, ağız ve çene yapısıyla bir savaşçının hatlarına sahipti ama onu gözlüklü ve kalpaksız gördüğünüzde bir profesör izlenimi veriyordu. Gözlerinde düşlerini gerçekleştiren bir idealist ifadesi vardı. Bende güçlü bir karakter izlenimi yarattı. Yaşam biçimi ve liderliğinde gösterişten, kendini beğenmişlikten eser yoktu. Makam arabası ve konutunu koruyan korumalardan başka, diğer devlet başkanlarının sahip oldukları onda yoktu. Röportajdan sonra çok inandığı ülkesini tanıdım."5 Bu görüşme 3 Mart 1921 tarihinde yapılmıştı.

Amerika Büyük Elçisi General Sherrill  anlatıyor;
-"Kemal'in bende bıraktığı ilk intiba kaydolunmaya değer. Arkasını ışıktan yana verdiği için sadece ahenkli endamının farkına vardım. Daha sonra müsait zamanda yaptığım gibi çehresini teferruatiyle inceleyemedim. Bununla beraber bir bakışta anladım ki gayet gür, çok geniş kaşlı, zeka ile ışıldayan bir yüz üzerine açılmış keskin ve açık renk gözlü bir adam, sağlam yapılı olan bütün tabii varlığıyla önümüzde durmaktadır. Bize bahşettiği kısa mülakat sırasında, sanki her an tetikte duran dinçliğine ve omuzlarının kudretine dikkat edebildim. Şahsında kuvvet ve maharetin bu imtizacı, O'nu Amerikalı bir futbol mütehassısına, muhacim hattından ziyade müdafaa hattında oynamak için seçtirirdi. Şu ciheti derhal belirtmeliyim: Sebebi başkanlık ettiği törenin resmi hüviyetine izafe edilebilecek bir çekingenliğe rağmen rengi kah mavi, kah sincabi olarak eşsiz bir şekilde değişen hareketli gözlerinin cazip ifadesiyle beni hayrette bıraktı.

Alman Generali Liman Von Sanders kendisi hakkında şöyle diyor;
-"Sevimli, sempatik, mütavazi duruşlu, fakat kararlarında aşırı derecede ısrarlı, dileklerinde sarsılmaz surette sebatlı, görüşlerini açıklamada tereddüde yer bırakmayacak derecede açık."

 

"Atatürk" adını ilk kez dönemin Türk Dil Kurumu Başkanı bir konuşmasında kullanmış, Mustafa Kemal'de çok beğenerek soyadı olarak almıştı. Kendisine "Ata" diye hitap edilmesinden hiç hoşlanmazdı. Manastır Askeri Lisesi yıllarından kalan bir alışkanlıkla hayatı boyunca en sevdiği yemek kuru fasulye ve pilav olarak kaldı. Tatlıya düşkün değildi ama canı istediğinde çok sevdiği gül reçelini tercih ederdi. Ömrü yetseydi bir dünya turuna çıkıp Türk dili ve tarihi üzerindeki çalışmalarını genişletmek en büyük hayaliydi. Binlerce kitabı vardı. Ama bunların arasında bir tanesini hayatı boyunca hatta cephede bile başucundan ayırmadı. Reşat Nuri Güntekin´in ünlü "Çalıkuşu" romanını hep yanında taşır, her gün rast gele bir yerinden acar, birkaç sayfa okurdu. Atlardan sonra en sevdiği hayvan köpekti. "Fox" adını verdiği köpeği, Gazi`nin yatağının ayak ucunda uyurdu. Hayvanlara düşkünlüğü o dereceydi ki bir gün misafirlerinin de görebilmesi için yeni doğmuş bir tayla annesinin Çankaya Köşkü kabul salonuna getirilmesini bile emretmişti. En sevdiği dans valsti. Müzik zevki çeşitlilik gösteriyordu. Klasik Batı müziği dışında Anadolu ezgilerini de severek dinlerdi. Gömleklerinin hepsi beyazdı. Bu gömlekler ilk yıllarda İsviçrede özel olarak dikilirken sonra yerli malı kullanma kampanyasına öncülük edebilmek için Beyoğlunda bir terziye diktirilmeye başlanmıştı. Takım elbiselerinin tasarımlarını hep kendisi çizerdi. Lacivert takım giymeyi sevmezdi. Boyu 1.74 idi. Hayatinin son dönemlerine kadar 76 olan kilosu hastalığının ilerlemeye başlamasıyla 46´ya kadar düşmüştü. 43 numara siyah rugan ayakkabı giyerdi. Özenli ve temiz bir Türkçe konuşurdu. Ancak bazı kelimeleri Rumeli şivesiyle telaffuz ederdi. Hayatında bir dönem çok önemli yer tutan Mustafa Kemalin evlenmesinden sonra hayatına trajik bir şekilde son veren Fikriye Hanımın mezarının nerede olduğu bilinmiyor Hayatının çoğunu geçirdiği savaş cephelerinden sonra Cumhurbaşkanı olarak geçirdiği dönemlerde ona bir tecrit yaşantısı gibi geliyor, çok sevdiği halkından ve sade bir vatandaş yaşamından uzaklaştığını düşünüyordu. Kıyafet Kanunu çerçevesinde tüm din adamlarının dini kıyafetleriyle sokağa çıkmaları yasaklanınca, Monsenyör Roncalli`ye kendi terzisi “Kemal Milaslı” eliyle bir koleksiyon hazırlattı. Ona da aynı kanunu uygulamış, ayrımcılık yapmamıştı. Sabah kahvaltılarıyla arası hiç hoş değildi.Yataktan kalkar kalkmaz odasındaki divanın üzerine bağdaş kurarak oturur, günün ilk kahvesini sigarasını içerdi. Bir özelliği de kendi kendine tıraş olmamasıydı. Evinde, çevresinde hatta konuk olduğu evlerde bile eğri duran eşyaları düzeltmeden rahat edemezdi. Köylünün birinin gazete kağıdına sardığı tütünü içmeye çalışırken eli yanmıştı, "Alın bunu kendi içsin, üretim yapamıyorlar" diyerek  devlete sitem etmiş ve Atatürk`e küfretmişti. Mahkemeye çıkarılacaktı. Atatürk olayı dinledikten sonra "Onu mahkemeye vereceğinize doğru dürüst sigara içmesini temin edin" dedi. Sigara demişken doktoruyla sigara üzerine komik bir anısı da vardı. Hastalığının başlangıcında kendisini muayene eden Dr. Fissinger günde kaç paket sigara içtiğini sormuş, Atatürk "sekiz" demişti. Doktor bunu günde iki pakete indirmesi gerektiğini söyleyince gülümseyerek cevap vermişti:
"Ben zaten iki paket içiyorum. Ama bundan sonra bunu sizin izninizle gönül rahatlığıyla yapacağım"diyerek espri yapmıştı. Bir sabah milletvekilleri ile trene binmişti. Kondüktörün milletvekillerinden bilet parası almamasına şaşırmış nedenini sormuştu. Trenin milletvekillerine bedava olduğunu öğrenince epey sinirlenmiş, "Ne de güzel halkçılık ama" demişti. İlk mecliste bir oturum sırasında üyelerden biri laikliğin ne manaya geldiğini anlamadığını söyleyince Gazi çok sinirlenmiş ve elini kürsüye vurarak bir din bilgini olan üyeye cevap vermişti: "Adam olmak demektir hocam, adam olmak ! , iyi anlamak, eşitlikçi ve adaletli olmaktır !” Gittiği yurt gezilerinde kendisi için kurban edilen hayvanlara bakamaz böyle durumlarda sırtını döner yada kesilmelerini engellerdi. Kendi için kurban edilinmesine  asla istemezdi. Askeri lisede öğrenmeye başladığı Fransızca´yı sonraki yıllarda geliştirdi. Zengin bir kelime bilgisi vardı. Konuşurken araya Fransızca sözcükler de eklerdi. Kumardan hoşlanmaz ama arkadaşlarıyla fasulyesine poker oynardı. Oyun sonunda kazandığı bir şeyler  varsa onları geri iade ederdi. Cephelerde düşmanla göğüs göğüse savaşmış biri olarak en ilginç özelliği savaş meydanları dışında kan görünce fenalaşmasıydı.  Argoyu, kaba kuvveti, kabalığı hiç sevmezdi özellikle  halk içinde, vatandaş karşısında çok temkinli konuşurdu. Halkına hiç diretmedi, halk tekti, istekler tekti ve o halkının istekleri için tüm hayatı boyunca çabaladı. Bize ne mi bıraktı ?, bu güzelim vatanı bıraktı. Atatürk kötü bir lider olsaydı bu topraklar için canını feda etmeye kalkmaz, onca yıl Türkiye Cumhuriyetinin başında olamazdı. Ayrıca dünya basını ve diğer dünya liderleri arasında  ona bu kadar sevgi ve saygı duyulmazdı. Günümüzde bile hala, geçmiş tarihlerinden yola çıkarak o yıllarda Atatürk’ün verdiği olumsuz bir kararı yada yaptığı kötü bir davranışı anlatan yada anlatabilecek hiçbir dünya lideri çıkmamıştır. Atatürk bir gün halk arasında dolaşırken çarşaflı bir kadına rastlamış, "Hafız Hanım benim hatırım için başındaki örtüyü acar mısın?" diye manidar bir soru sormuştu. Kadın baş örtüsünü açarak, Atatürk`e doğru giderek ellerini öptü. Nedeni, Atatürk’ün kadına özgür olduğunu ve korkmaması gerektiğini anlatmak istemesiydi. Dinde özgürlük vardı. Kadının tepkisini görenler bu durumdan memnun kaldığını anladı. Sportmen kişiliği vardı. Her gün at biner, yüzmeye gider ve bilardo oynardı. Eğitim hayatı boyunca en başarılı dersi matematikti. Pozitif bilimlere ilgisi hayatı boyunca sürdü. Yağcılara çok kızardı. Bir akşam sofrasında kendisine gereksiz şekilde iltifat eden Abdülhak Hamit`e müdahale etti. 1937yi 1938e bağlayan son yılbaşı gecesini Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ile baş başa geçirmişti. O gece dolabındaki bazı elbiseleri bakana hediye etmişti. Kuşları çok severdi. Çankaya Köşkü`nde özel bir bakıcının ilgilendiği güvercinliği vardı.

Mustafa Kemal Atatürk, hayatını savaşarak, ülke idaresiyle uğraşarak  ve de halkını dünyanın gözünde en parlak noktaya getirmeya çalışarak geçirdi. Bu topraklarda yaşayacak olan “Türk” halkının, yaşama bakış açısı, hayat görüşü, yaşam tarzı, giyimi – kuşamı, konuşması, eğitimi, donanımı, maneviyatı, ekonomisi dünyadan geri kalmayacak bir seviyede olmalıydı. Hatta dünyaya örnek olmalıydı. Atatürk, çağdaş, ileri görüşlü, insancıl bir duruşla devlet yönetimini (siyaseti) harmanlamaya çalıştı. “Cumhuriyet” yönetimi ile Türk halkının başında oldu. Umarım emeklerine, şahsına ve amanetine hürmet ve şükranla layık olabiliriz. 



















         Beni Unutmayınız..











BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:


BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:


20 Temmuz 2020 Pazartesi

MÜZİK HAYATIMDA


İster oku ister okuma, ister gör ister görme, ister duy ister duyma “doğruları” değiştiremezsin. Ve onlar hep var olurlar, sen inat ettikçe karşına çıkarlar. “Doğru”, sayı olarak en fazla beynin onayladığı ortak sonuçtur. Kişilerin kendilerine göre oluşturdukları doğrular çelişkilidir, görecelidir, gerçek olan tek bir doğru vardır o da en net olanıdır. Bulanık ve karışık bir şeyi anlamak, görmek ve çözmek zordur.
Böyle bir girişten sonra “müziğin hayatımdaki sonucu” hakkında bir şeyler yazmak istiyorum.
Hayatımda müzik ilk olarak çocukluk arkadaşımdı sonra gençlik aşkım oldu, şimdiyse hayat arkadaşım. Her müzik yapan insanın bir başlama hikayesi vardır. Bunun genelde çocukluk yaşlarda başladığı hep anlatılır. Müziğe ilgi çocukluk yaşlarına rastlasa da bu durum herkesin başarılı olmasına yada iyi olmasına dair hiçbir garanti vermemektedir.
Müzik konusuna daha erken yaşlarda daha ciddi ve sağlam bir gözle (profesyonel olma hedefiyle) bakmamın gerektiğini geç anlamış oldum. Böylelikle maça biraz geç dahil oldum. Taa geçmişten bu günüme, gerek kendi yağımla kavrularak gerekse birkaç yardım sever sanatçı ve sanat severin desteğiyle geldim. Bu arada “kadın yada gay olmadan ve çıkar ilişkisinde bulunmadan bu işi icra etmek zor”, bunu yeni başlayan arkadaşlara da bir uyarı olarak burada söyleyeyim. Gurur yapmamanız ve her türlü kafanıza yatmayan şeye dahil olmanız da gerekiyor. Aptalca ortamlarda, boş muhabbetlerle filizlenip basitlikle yoğrulmuş ilişkilerin size gerekeceğini üzülerek belirtmek isterim. Sanatsal ortamlar pek aramayın, hayal kırıklığı yaratır. Ben bunlara dahil olmadım, gerçekten beceri ve dürüstlüğüne inanabileceğim bir menajer, danışman, pr’cı…. (adı her neyse) ile de karşılaşmadığım için de müzik dünyasında kısır kaldım. Her ne kadar kalitesine ve ruhuna güvendiğim çalışmalar yapsam da bilinmedi, kıymet görmedi, fark edilmedi yada fark edilmek istenilmedi. Kimse tarafından doğru düzgün anlaşılmadı. Kimsenin gözüne de sokmadım yaptıklarımı. Sokmam gerekiyordu. Tok satıcı gibi oldum. Dik ve emindim. Pişman da değilim bundan. Müzik çeşmeden devamlı akan bir su gibidir. Öyle çok ve yoğun akar ki kaç kişinin bardağı dolmak üzere size denk düşecektir, tamamıyla bardağın sahibinin keyfine kalmıştır. Çünkü akan çoktur, alternatif çoktur. “İyi olmak” bu piyasada tam bir muammadır. Ağzını şapırdatan bir lamayı şarkı söylüyor sanıp alkışlayacak beğeni anlayışı olmayan milyonlarca insan bulunmakta.
Gelelim hayatımdaki müziğin ve benim bulunduğum noktanın böyle olmasının nedenlerine:
Kendimde gördüğüm eksiklikten yukarıda bahsetmiştim. Bunun yanısıra şanslı olmanın bu konudaki gereken oranını da hesaba katmış olursak, müzik konusunda istediklerime ulaşmak için yeterli olamıyorum. Azim; evet sonuna kadar. Israrcı olmak; evet bu konuda da herhangi bir eksiğim olmadı. Öğrenme; elbette hep buna açık oldum. Eleştrilmek; itirazsız dinledim. İnsan ilişkileri; sizi temin ederim ki kimseyi üzecek ve sinirlendirecek hiçbir şey yapmadım.
Gelelim lafın özüne; iyi ki dünya çapında bir şarkıcı değilim, iyi ki servet içinde yüzmüyorum. Bunu neden mi söylüyorum ? Anlatayım:
Kesinlikle, "başaramamanın" bedelini birilerine kesmek için burada bunlardan bahsetmiyorum. Üstelik “başaramamak” kelimesini daha ulaşacak hedeflerim olduğu ve bunlara henüz ulaşamadığım için telaffuz ettim. Yoksa, teyp kasetlerine şarkı dolduran o Burağa müzik alanında yaptıklarımı anlatsanız, gülmekten katılır, bir türlü inanmazdı. Kendimi yol kat edebilmiş olarak görmek beni gururlandırıyor.
Müzik olanında elinizi güçlü kılacak iki üç şey varsa onlardan biri de: “Destektir”. Sizi motive edecek, inancınızı ve azminizi taze tutacak insanlara ve sözlere ihtiyacınız vardır. Bu sizin ayakta kalma ve mücadele etme sürenizi de uzatır.
İşte bu noktada hiç ama hiç kimse tarafından destek göremeyince nasıl bir sonuç olması beklenebilir ki ? Buna rağmen gerçekten iyi bir iş çıkarmışım. Ailem ilk maxi single albümüm çıktığında ufaktan bir heveslenmişti. Albüm aşamasında bana bu konuyla ilgili fazla soru sormadılar. Albüm çıktktan sonra müzikle (albümle)  ilgili bir yoğunluk yaşamadığımı görünce iki hafta sonrasında müziğin evde “m”si geçmedi. Babamın ikinci klibimi çekmem için küçük bir bütçeyle bana destek olduğunu hatırlıyorum, o kadar. Annem bu işi hep benim için “heves” olarak gördü. Müzik albümü çıkarmış olan birine “tamam hevesini aldın işte” diyebildi. Annem de, babam da müzik konusunda ne yapmam gerektiğine dair hiçbir fikrini benimle paylaşmadı. Beni ittirmedi. Yani benim “müzik aşkını” ve bendeki “sanata yatkınlığı” göremediler her halde. Bazen görmek istemediklerini bile düşünüyorum. Çünkü memur kafasında insanlar olduklarını bildiğimden benim de “git işe, gel eve, ay sonunda al maaşını” güzergahında yaşayan insanlardan olmam onları çok mutlu edecekti. Böyle olmasını istememi istediler. Ama asla ben “müzik” dışında hiçbir şeyi beceri ve kazanç anlamında icra edilebilir görmedim. Hiçbir şeyi meslek olarak göremedim. Otellerin yiyecek içecek departmanlarında çalıştığım günlerde nasıl zorlandığımı, nasıl can çekiştiğimi bir Allah bir ben biliyorum. İnsanın sevmediği bir şeyle zorla ilgileniyor olması ne katlanılmaz bir durumdur. Ailem yavaş yavaş müzikten kopacağımı düşündü hep. Hala da düşünüyorlar, benim hala müziğe bağlılığımı görmelerine rağmen. Yani anlayacağınız ailemin müziğime karşı göstermiş oldukları destek çok zayıf kalmıştı. Asla bana sesin güzel değil yada bu iş sana yakışmıyor demediler. Annem ve babam konser sonlarında hep ne kadar güzel geçtiğinden bahseder beni tebrik ederler. Ancak bana değil de Türkiyedeki Müzik piyasasına karşı güvenleri yok belli ki. Ama yine oğullarını daha kuvvetli desteklemeleri gerekirdi. Bence aileler çocuklarının küçük yaşlardayken yatkınlık ve meraklarını iyi gözlemleyerek ve de önemseyerek ona göre meslek kazandırmaya yönelik bir girişimde bulunmalılar. Benim merakım önemsenseydi ve bu konuda iyi yönlendirilebilseydim eminim müzik adına çok daha fazla şeyi başarmış olacak, önemli işlere imza atacaktım. 
Sevgili kızkardeşim de uzakta kaldı. Yani bu konunun uzağında. Albümde bulunan “Bir Şarkı Dilimde” parçasının back vokallerinin biri de o’dur. Ancak sonrasında ondan da gerekli desteği göremedim ne yazık ki. Sosyal medyada paylaştığım müzik çalışmalarımın beğen tuşuna dokunmadı. Kendisi çok nadir müzik çalışmamı paylaşır. O da bana, bu konuda ne yapmam, ne denemem gerektiğine dair bir fikir vermiş değildir. Müzik hakkında uzun uzun yaptığımız herhangi bir sohbetimiz olmamıştır. Ben konusunu açtığımda hareketlerinden sıkıldığını anlardım, kestirme ve kısa cevaplar verirdi bana. Eşi de müzik hakkında tek bir kelime benimle konuşmuş değildir. Ve sosyal medyada da herhangi bir desteği olmamıştır.
Sülalemizin diğer fertlerine gelince; size çıkardığım müzik albümünü tebrik etme adına kimsenin bana telefon açmadığını söylesem… Yüzyüze karşılaşmalarımızdaysa bahsini bile etmediklerini söylesem… “Nasıl gidiyor, sahne var mı” diye hiç biri, hiçbir zaman sormuş değildir. Sosyal medya sayfalarımda kendilerinin bulunmasına rağmen hiçbir müzik paylaşımımı beğenmediklerini ama yine de sayfamda bulunarak paylaşımlarıma gizli takipçilik yaptıklarını söylesem… Şu an hiç biri müzikle ilgili olan sosyal medya sayfalarımda bulunmamaktadır çünkü tarafımdan çıkarıldılar. Hiç kimse sanat yapan birini yok sayamaz. Bu onların saygısızlığını ve güzel olan her şeye karşı tahammülsüzlüğünü gösterir.
Arkadaş desteğini sorarsanız yine farklı bir şey söyleyemeyeceğim sizlere. Senelerdir sosyal medya sayfamda bulunan ve bizzat yüz yüze görüşüklüğümün olduğu kişiler de dahil hiç kimseden destek görmedim. Ne beğeni, ne paylaşım, ne bir taktir mesajı…
Ne büyük çekememezlik, hazımsızlık değil mi ? Kabullenememe. Yabancı, tanımadığım insanların böyle olmasını bir yere kadar anlayabilirim ama yukarıda bahsettiklerimi hiçbir aklı selim kafa anlayamaz. Konserlerime de annem babam (bazen kardeşim) dışında hiç kimse katılmamıştır. Bir keresinde isim vermeyeceğim lounge club’ın birinde verdiğim bir konserde ilk defa aile ve akraba çoğunluğunu yakalamıştım. Onun da merak ettiklerinden katılım gösterdiklerini düşündüm. Bir daha da hiç birini müzik ortamımda görmedim zaten.
Müzik çevresinden tanıdıklarıma gelince, mutlaka kendilerinin işine yarayacak bir durumda yanımda belirirler. Mesela sahnede bana eşlik etmeleri için yüksek ücret ödediğimde, yada mekanına yüze yakın rezervasyon aldıracağımı gördüğünde…gibi. Müzikle uğraşan, yapmacık ve sanatçı ruhu taşımayan milyonlarca insan olduğunu görüyorum. Egosundan, değil seni, boynundan aşağısını bile göremeyecek durumda olanları… İşini sevmeden yapan, sahnede uyuyan, şarkıları değil yaşamayı, onları çalmayı bile bilmeyen milyonlarca enstrümanist var olduğunu biliyorum. Şimdi kalkıp bunlardan nasıl bir destek bekleyebilir insan. Her şeyin elbette doğrusu, düzgünü, iyisi vardır. Ancak müzik için yüzde on bile demeye dilim varmıyor.
Derler ya; “her şeyden tek bir şey kalana kadar bir umut vardır.” diye. Bana kol kanat geren, beni inanılmaz destekleyen, benim en iyilerden biri olduğuma sonuna kadar inanmış tek bir şeyim oldu müzik hayatımda. Kalan tek bir şey: sevgili eşim. Hakkını ne yapsam ödeyemeyeceğim insan. Benim için yapamayacağı şeyin olmadığı kadın. Kendi işleri yetmezmiş gibi benim müzik alanındaki her detayımla severek ve isteyerek ilgilendi. Ona ne kadar teşekkür etsem azdır. Bunu anlatacak en güzel kelimeleri bulup bir araya getirmek gerçekten çok zor. Bana olan inancın güç veriyor, iyi ki varsın.
Bu yüzden müzik yapan yada yapacak olan insanların destek görmesi ve aşağılanmaması şart. (tabii ki maymunluk yapmıyorsa) Onlara da herkese olduğu gibi şans verilmesi (eşitlik) şart. Müzik “SEVEN” müzik yapanlara (sanat yapanlara) saygı duyan işletmecilerin var olması şart.
Eğer müzik alanında küçük istekleriniz bile karşılık bulmuyorsa bilin ki bunun nedeni “İNSANLAR”dır. İnsanın tek engeli “İnsan”dır. İç kirliliğin çoğalmakta ve bu kirlilik her şeyi yerle bir ettiği gibi bu duygusal işe de fazlasıyla zarar vermektedir.
Bu yüzdendir ki yazımın başında “çok ünlü olsaydım kimbilir neler olurmuş” diye serzenişte bulundum. Televizyonun yada yazılı basının magazin haberlerinde gördüğüm ünlü insanlar tanıdıklarıyla neden bu kadar ters düşüyor şimdi daha iyi anlıyorum. Bu mücadeleyi verip bir yandan da sanat yapmak vallahi gerçekten büyük başarı. Kimbilir o ünlüler ne yollardan geçip ne vadireler atlatmışlardır bu günlere gelene kadar. Eminim yaşadıklarının tamamına yakını da anlatılmayacak şeylerdir.
Evet sonuç olarak ben hala “müzik” yapıyorum. Çoğu kişinin işine gelmese de, istemese de, müzikle var oluyorum. Ve benim çizgim bu. Karakterim yaptığım müzikle bağdaşık. Bir resimde, bir şarkıda, sahnede neysem oyum. Gerçeğim. Bu benim. Kabul edemeyenlerle sonsuz bir mesafedeyim bazılarınaysa koşul gereği katlanıyorum. Gerçekler acıtır, peki neden ? Çünkü gerçekler (doğrular) yamuk olanın korkusudur. Üzdükleri gibi üzülmek istemezler nedense ?







BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:


BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:



29 Mayıs 2020 Cuma

MÜZİK DÜNYASININ DURUMU - Mayıs 2020




‘La La Land’ filmi gibiyiz. Neredeyse yolda adres sorduğumuz kişiler bizlere şarkı söyleyerek cevap verecek kıvamdalar.

“Müzik” denen uğraş/üretim, bir sanat değil midir ?
Peki herkesin sanat yapabilmesi, o güdüde ve beceride olabilmesi mümkün müdür?

Eğer müzik bir meslekse, bu mesleğin yapılabilme özellikleri bu kadar kolay mıdır ki herkes müzik icra etmeye kalkmaktadır ? Şahsına münasır (özel – ayrıcalığı olan) bir iş değil midir ?

Bu kadar çok müzikle ilgilenen olduğuna göre herkes tarafından icrası en kolay yapılan ve tutulan meslek olarak algılanması yanlış mıdır ? 

Bu kadar şarkı söyleyen ve enstrüman çalan kişi olunca paya düşen azalır mı, çoğalır mı ? Bu şartlarda ve ülkede sanata nasıl bir bakış açısı olduğunu da göz önüne alırsak, bu işten para kazanamamak, iş yapamamak normal değil midir ?

Bu kadar filtresiz ve her çeşit üretimin kabul gördüğü, beğenildiği bir meslek dalı var mıdır ?
Bu kadar çok şarkı söyleyenin var olduğu bir ülke var mıdır ?

Hemen cevabını vereyim:  “Yok”

Yurt dışında müzik yapmak demek, star olmak demektir. Yani orta sınıf, amatör müzisyen diye bir kavram yok. Gerçekten hobi olarak yapan insanlar var oralarda. Onlar da ne kadar olduklarını ve nereye kadar gitmeleri gerektiklerini biliyorlar. Durucakları yeri biliyorlar yani.  O insanlar, karaoke barlarda şarkı söylemekteler yada bazıları üçüncü sınıf otoban barlarında country müzik yapmakta. İsteseler de öyle paldır küldür müzik piyasasında dolaşamazlar, kolay kolay o piyasaya giremezler. “Param var, pek de hevesliyim, beni star yapın”  “Şunu tanıyorum, bunun yeğeniyim” muhabbeti yok. Müzik heveslilerinin ulaşabilecekleri en kolay platform  “American Idol” , “America’s Got Talent” gibi yetenek yarışmaları. Açıkçası müzik kirliliği yok oralarda.

Anlayacağınız müzik yurt dışında gerçek bir iş, hem de “ciddi” bir iş. Ve oturmuş sistem, kural – hukuk ve kaideleri var. Hakları var. Yani müzisyenlerin "Hakları" var. Kanun var.

Önde gelen plak şirketleri (ciddi ve resmi kurumlar) müzik yapmak isteyen insanlara şans tanımadan önce kişinin o mesleği yapabilecek bilinç, duygu, birikim ve yeteneğe sahip olup olmadığını profesyonelce ölçüyor. Yapımcı gözünde kişinin oluru varsa, organize olmuş ve çok profesyonel işleyen bir uygulamayla müzik kariyeri başlatılıyor. Ya var oluyorlar yada yetenek seviyelerine  ve üretkenliklerine göre yok oluyorlar. Ortası yok. “No Name” sanatçı diye bir şey yok zaten. Başarılı olanlar müziği “meslek”  bilinci içinde icra ediyorlar. Ve de maddi manevi tadmin oluyorlar. Bir filtre var orada yani. Önünüzdeki o set çok sağlam. Onu aşarsanız ve güvenirseniz ve de azimliyseniz düzen sizi taşıyor zaten. Sanata öyle bir ciddiyetle yaklaşılınılıyor, önem ve değer veriliyor ki, yurt dışında kendini ispatlamış bir çok sayıda müzik okulu var. Ayrıca dans okulları da var. Bu okullara girebilmek için can atan binlerce insan var. Orada okuyan öğrencilerin ne kendileri, ne de aileleri mezuniyet sonrasındaki çalışma hayatları için, iş bulabilme (ekonomik sıkıntı) kaygısı duymuyorlar. Çünkü bu dallarda iş bulabileceklerini ve hayatlarını bu işlerden kazanıp yaşayabileceklerini biliyorlar. Yurt dışında sanat dalları kabul gören ve geçerli bir “Meslek”. İstihdam imkanı var.

Yurt dışındaki müzik dünyasında, menajerlik, organizatörlük, basın danışmanlığı, tur menajerliği, albüm yapımcılığı, ses teknisyenliği, solistlik, sahne koordinatörlüğü, entertaiment, gibi bu tür adlandırmaların altları dolu ve tanımı doğru. Herkes kendisinin ne olduğunu, ne yapacağını biliyor. Ve en iyisini, en doğrusunu yapmaya çalışıyorlar.
Konu buraya gelmişken Ahmet abinin (Ahmet San) söyledikleri ne kadar düşündürücü gelmişti bana.

“Neden Türkiyeden dünya starı çıkmıyor” sorusuna:

“Çünkü Türk şarkıcıları kendi ülkelerinde garanti gibi gördükleri kariyerlerini bırakmak istemiyorlar. Onbeş – yirmi tane konser sözleşmesini yurt dışına tercih ediyorlar. Para odaklılar. Yurt dışında, müziğe sıfırdan başlama hissiyatıyla yeterli enerji ve kararlığı kendilerinde bulamıyor, sabır etmek ve sebat etmek istemiyorlar” şeklinde cevap veriyor.

Ahmet abi Türkiyedeki popçularla dünya çapında bir başarı yakalayamayacağını görmüş ve inanmış, sonrasında da dünya starlarını ülkemize getirmeye başlamış. Türkiye’dekiler de kendi çaplarındaki starlıklarıyla yetinmeyi yeterli bulmuşlar. Bu mantalite aslında Türkiyedeki müzik anlayışını çok net açıklıyor. Çalakaşık yemek yemek dururken, her yemeğe ayrı çatal-bıçak kullanmak zor gelmiş bizimkilere.

Gelelim tekrar bizim müzik piyasasına;

Şimdi, bu kadar çok müzik yapan varken, bizim şartlarımızda herkesin evini geçindirebilecek sıklıkta müzikten para kazanması mümkün mü ? Mantıken sizlere bunun tersinin olabilmesi inandırıcı geliyor mu ?
Elini sallasan, her kafadan, her çeşit kafada çalan da var, söyleyen de.
Her şeyden önce bir düşün, çok düz bir mantıkla; ister solist ol, ister enstrümanist, bu kalabalığın arasından nasıl sıyrılabilirsin de iş (sahne) bulabilirsin ve de tadmin edici bir para kazanabilirsin ki ? Bunun  çözüm bulması lazım bence. Hiçbir şeyin ne standartı var, ne kıstası, ne kuralı, ne etiği var.  Buradaki "Müzik" ve "Müzik Anlayışı" tam bir çorba. Bütün bu kalabalığın nedeni “Ben de müzik yapıyorum” yanılgısından. Ve en kötü olanı da buralarda müzik yapamayanların çok kabul görmesi.

İster animatör ol, ister playback’çi, ister karga sesli ol, ister mp3’den sıralanmış şarkıyı çalan bir dj, yada sadece on şarkı bilen bir gitarist, şarkıcı olmayı küçüklüğünden beri çok isteyen bir dizi oyuncusu da olabilirisin,  v.s  en tecrübeli ve işi bileninden bile daha çok rağbet görebilirsin Türk müzik piyasasında. Bu yüzden cesaretlisin zaten. Bunu yiyecek çok insanın olduğunu biliyorsun. Sakin sakin düşününce bu durum ne kadar üzücü değil mi ? Nasıl hissediyorsun ?

Şöyle bir yaklaşımla çözüm aranabilir: “Konuşan, bilmiş pek çok ama şunları sorunca kimseden bir cevap gelmiyor. Kim ne kadar anlıyor müzikten, müziği kim ne kadar doğru icra ediyor, ve müzik piyasasını kim sorguluyor, sorunlar için kim el birliği yapıyor, o sorunları çözüme ulaştırana kadar kim inat ediyor, kim hakkını alabiliyor, kim doğrusu olana ve kabul edilene kadar bir işi geri çevirebiliyor, bir kişinin müzik yapabilmesi için kanun sayılan olmazsa olmaz şartlarınız var mı: "yok". Nefes alan müzik piyasasında. Sanılıyor ki herkes bir anda meşhur olacak, ilgi görecek ve para içinde yüzücek. Yok öyle bir dünya. Aksini söyleyen varsa muhtemelen sizi kötü amaçları için kullanacaktır.  

Buralarda müzik profesyoneli olmak için sadece paranız olması gerekiyor olabilir. Yani Türkiye’deki müziğin adı; “Zengin Müziği”ne  çıkmış olabilir. Ancak müzik anlayışımız dünya müziğiyle ve müzik piyasasının dünya çapında kabul görmüş olmazsa olmaz kurallarıyla karşılaştırıldığında nerede ne kadar olduğumuz ve kendi içimizde de ne gibi müzikal sorunlarımızın olduğu apaçık ortaya çıkmakta. 

Vapurda, metroda,yolda, evde, tv’de, ….. müzikal bir filmin içerisindeymişim gibi adeta oh ne güzel kafa.

Bakkalın bana yüksek tondan ve de nameli “Kaç ekmekti ?” diye sormasını an be an bekliyorum.









BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:


BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:




19 Mayıs 2020 Salı

19 MAYIS


Sandığımı dolduran hazinelerin en gösterişlilerinden ve en kıymetlilerinden biri de gençlik yıllarımda geçirdiğim zamanlardı. Ben ve jenerasyonum çok şanslıydı. Düşünüyorumda o yıllara geri dönmeme olanak olsa bu zamandan maddesel ve manevi anlamda hiç bir şey geri götürmezdim. Çünkü bu zamandan o zamana giden şeyler kesinlikle hali vaziyetleriyle orada uyum sağlayamazlardı. Günümüzün insanları yaşamadıkları zamanları konseptli partilerle deneyimlemeye çalışıyor. Günümüzde o dönemlerin kıyafetlerini ve tarzlarını tercih ediyorlar. Ama bütün bunlar o zamanlarda yaşamanın yerini tutmuyor. Bir Üsküdar dolmuşu bir kolleksiyoner sayesinde günümüzde hala var olmuş olabilir. Onu günümüzün arabalarıyla aynı yola sokmak bence buralarda penguen beslemeye çalışmak kadar abes olur. Çünkü onun yeri burası değildir.
Senin içinse şunu söyleyebilirim: O yıllarla aşık attırabileceğin tek şey teknolojin olabilir. Ama ben sana bunun üstüne öyle çok şey sayarım ki yabancı kalırsın, anlamazsın, susarsın. Keşke anlayabilseydin, o zaman kendine üzülürdün. Tahminlerinle bile hayalini kuramazsın. Senin asla göremeyeceğin şeyleri gördüm. Çok güzel yazlar yaşadım, muhteşem kışlar... Gençliğimde karşılaştığım bütün o olumsuzluk ve zorluklar bile güzeldi çünkü asla halledilemezliği olmazdı o sorunların. Etrafta her zaman seni dinleyen ve anlayabilen birilerini bulabilirdin.
Bir şeye neden 'ruhu var' derler bilir misin ? Çünkü ruh aklı başındalıktır, olumlu düzgün etkileşimlerdir, güzel olan her şeydir. Bırak şunda bunda olmasını, bedenin de ruhunun varlığından bile bir habersin. Ruhsuzsun, mekaniksin. Hiç bir şeyin farkında değilsin. Farkında olmak da istemiyorsun. Sadece sanıyorsun; aşık olduğunu, çok akıllı olduğunu, çok becerikli, çok sevgili, çok başarılı olduğunu, çok yardım sever olduğunu düşünüyorsun. Sen sadece kendini bir yerlere koyuyorsun. Bunların hepsi emek vermeden ve inanmadan olmak istediğin şeyler. Kahraman olduğun taktirde, egon okşanacak, saygı gösterilecek, itaat edilecek ve sen de hayatın çok güzel olduğunu söyleyeceksin. Sen ve senler her zaman bu kolay yolu seçiyorsunuz. İçi boş, sahte bir içerik yaratarak hayali bir hayat kuruyorsunuz kendinize ve onun kahramanı oluyorsunuz. Bunu yapmak gerçek hayatta ki mücadelelerden daha kolay değil mi ? Bu tercih zahmetsiz sizin için. Baksana şuraya, senin gibi böyle kendini kahraman zanneden bir sürü dolaşan var dışarıda. Bu sana hiç bir şey kazandırmaz. Neden 'hiç, olmak sana eziklik hissi veriyor. İlk önce 'hiç' olmayı kabul etmelisin. Hiçlikten tırmanırken de hırslarınla kimseyi incitmemelisin. Ancak istekli değilsin, azimli değilsin. Senin için önemli olan şeylerin sayısı bir elin beş parmağının sayısını geçmiyor. Seni ayakta tutan o beş şeyin var olmak için yeterli olduğunu sanıp duruyorsun. Hala nasıl göremezsin bomboş olduğunu. Yol çok uzun ve çok zorlu görmüyor musun ? Bunun farkındalığına nasıl varamazsın da böyle körü körüne yaşarsın. İlk başta kendine, sonra etrafa, hatta hayvanlara, doğaya karşı sorumlulukların var. Zayıf ve acemiliğine karşılık o beş şeyin sana muazzam bir özgüven verme sanrısına nasıl kaptırırsın kendini ? Komik oluyorsun. Başarın yok denecek kadar az. Kendini tanımıyorsun. İyi kötü ayrımı yapacak kadar gelişmemişsin, tecrübe edinmiyorsun, öğüt dinlemiyor, ders almıyorsun. Her şey makara, her şey dalga konusu senin için. Ve durum böyleyken ben çok şanslı olduğunu nasıl söyleyebilirim.
Her zaman büyüklerin yanında olmayacaklar. Bırak yetiştirilmeyi, kendini yetiştir. Hayatın içinde tek kaldığın bir anda canın yanınca, göz yaşın akınca kendi kendine anlayacaksın zaten iyiyi kötüyü. Bu tür şeyler hayatın içinde hep var ve var olacaklar. Bunu öğrenmek zor değil ama tekrarlamamak zor. Hazırlıklı, donanımlı olmak zor. Ama yeterki iste, istikrarlı olduğun taktirde kazanırsın. Doğru olmayı, doğru bir şeyler yapmayı iste. Bırak, kop hayatın şöylesinden böylesinden. Hayatını yola getirmek için ipleri eline al. Kontrolü eline al evlat. Zamanı değiştiremezsin ama kendini değiştirebilirsin. Ve hayatını ufak tefek zararlarla geçirebilirsin. Bu senin elinde, senin kalbinde, senin aklında. Sadece uyandırılmayı bekliyor. Israrcı ol. Vazgeçme. Evet gününde çok engebeler, çıkmazlar var fakat dezavantajlar yüzde yüz olmasa da avantaja çevrilebilir. İlk önce kendin gibilerden uzaklaşmayı başar.
Eski zamanların, bir şarkısı şöyle derdi:
"Ben gençlik nedir bilirim ama sen yaşlılık nedir bilemezsin"
Mutlaka tecrübelere kulak ver çünkü onlar senin geçmeye başlayacağın yollarda neler olduğunu biliyorlar.
19.05.2020


Onlar bir yana dursun, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ü, bizlere inşaa ettiği bu güzel ev için ve bu evin içinde rahat yaşaya bilmemiz adına çizdiği sınırlara imza attığı için, şükranlarımı sunuyor, saygı ve sevgi ile bir kez daha anıyorum.







 







BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:


BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA: