Sayfa Görüntüleme Sayısı

15 Kasım 2019 Cuma

10 Haziran 2019 Pazartesi

SİVRİSİNEK

 

Sivrisinekler, yaz olması dolasıyla ben de daha bir iz bırakmış mahlukatlar. Sivrisinekler hakkında kısa bir araştırma yaptıktan sonra ne kadar işe yaramaz konusunda yanılmadığımı görmüş oldum.

Bilim adamları; sivrisinekler yok edilse hiçbir şekilde ekolojik dengenin bozulmayacağı ve yaşam döngüsün de herhangi bir bozulma olmayacağı görüşünde. Bazısı da sivrisineklerin tamamiyle yok edilmesinin mümkün olmayacağına kesin gözle bakarken, yok edilmesi olasılığını düşündüklerinde ne olacağını da bilmemekte.

‘’Orkide dahil bir sürü bitkinin polenlerini taşıyan sivrisinek, birçok hayvan türünün de besin kaynağı.  (National Geographıc)’’

‘’Örneğin erkek sivrisineklerin nektar yemesi, bazı sivrisinek türlerini tahılların ve orkide dahil çiçeklerin başlıca polen yayıcısı durumuna getiriyor.
Aynı şekilde, farklı yaşlarda dişi ve erkek sivrisinekler balık, kaplumbağa, yusufçuk, göçmen kuşlar ve yarasalar gibi bir sürü hayvana gıda kaynağı oluşturuyor. (
National Geographıc)’’

‘’Sivrisinek sıtmanın birincil taşıyıcısı. Sivrisinek ortadan kalkarsa sıtma da ortadan kalkar. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre 2015 yılında 438 bin kişi sıtmadan öldü. Şimdiki Zika virüsü salgınına yol açan sivrisinek türleri, aynı zamanda deng virüsünün (yılda 22 bin ölüm) ve sarı hummanın da (yılda 30 bin ölüm) birincil taşıyıcısı. Ayrıca sivrisineklerin yol açtığı hastalıklardan etkilenenler sadece insanlar değil. 1800’lerden önce Hawaii adalarında sivrisinek yaşamadığından, buradaki yaban hayatının sivrisineklerin taşıdığı hastalıklara doğal direnci yoktu. Sivrisinekler gemilere atlayıp geldiğinde, yerli Hawaii kuş türlerinin çoğu çiçek hastalığı nedeniyle yok olmuştu. (National Geographıc)’’

Sivrisineklerin yararı hiç yok gibi, hayvanlara yem olmaktan, polen yaymaktan başka. Zaten bunları yapan sivrisinekten daha az zararlı hayvanlar var doğada. Ufak bir sivrisinek ısırığı diye bakmamak lazım olaya. Bir kere mikrop taşıyan bir hayvan. Canlı olan her şeye temas ediyor. Bizleri nefesimizdeki karbondioksitten buluyorlar. Ter onları cezbediyor. Terleyenlerin kanını daha çok seviyorlar. Taşıyıcı sivrisineklerin bir ısırığı, tehlikeli mikroplardan olan; Batı Nil virüsü, Deng Humması ve Sıtma yayıyor. 2003'te yayınlanan bir dergiye göreyse Büyük İskender sivrisinek ısırığı yüzünden ölmüş.

Şimdi gelelim asıl aklıma takılan soruya, ’’ Kan emen ve şu hayatta en az düzeyde bir şeylere bir faydası dokunan bir canlı neden var olur.’’

Kan emen, can yakan, hasta eden… Her şeyin bir açıklaması vardır değil mi ? Evet var; yukarıda okuduklarınız. O kadar.

Mesela düşünün hayvanlar dünyasında öldürmeden yaşayan bir canlı var mı ? Her biri yaşamak için bir diğerini öldürüyor. Doğanın düzeni mi böyle ? İyi ama neden ? Hayvanlar birbirlerini öldürmeden de beslenebilirlerdi. Hepsi daha uysal olabilirdi mesela. Neden olmadı ? Zarar veren şeyler neden var oldu ?
Hayvanlar iç güdüsel hareket ediyorlar (doğalarının gereği denir ya) insanlarsa yaptıkları tüm lüzumsuz ve kötü hareketlerini kendi karalarıyla (akıllarıyla,istekleriyle) yapıyorlar. İnsanlar puan almak yada kaybetmek için bir sınavdalar peki hayvanlar ?

Ailemde çok önemli büyük üzüntüler çoğaldığından beri bazı şeylere mantıklı açıklamalar bulmaya ve inceleyerek tadmin edici cevaplar aramaya başladım.

‘’ Nasıl ve Neden yani bir dakika ’’ diyorum duygularımla.

 




BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/channel/UCJ00MRQcw097mj7VBdalwhw


BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.instagram.com/kirmizitunaburak/

1 Mayıs 2019 Çarşamba

EMEK





Emeğin benim hayatımda gerçekten çok önemli bir yeri var. Bir ''Emek'' hareketinin içeriğinin hislerle oluştuğunu ve gerçekleştiğini düşünüyorum; ''Değer vermek'' ''Zaman Harcamak'' ''Yorulmak'' ''Mücadele Etmek'' ''Sevmek'' ''Önemsemek'' ''Yaşamaya Çabalamak'' gibi.
Geçmişte marangoz yanında da çalıştım, pazarda tezgahta da çalıştım, ankatörlük yaptım, fastfood personeli, mağaza tezgahtarı da oldum. Fakiri de bilirim, orta sınıfı da tanırım, çok zengini de.
Resmi olarak uzunca yıllar hizmet sektöründe görev almıştım. Çok lüks ortamlarda da görevim gereği bulundum ve böylelikle hayatı daha iyi ve de daha çabuk anladım. Çeşit çeşit insanlar tanıdım. Bu insanların aralarında fikir ve yaşam tarzı olarak çok derin uçurumlar olduğunu kavradım. İnsanları iyi ve doğru analiz etme tecrübesi kazandırdı bu iş bana. Çok nitelikli gözüken bir işim vardı ama herkesin farkında olduğu fakat yaşam şartlarından dolayı geçinebilmek için sindirmeye çalıştığı bir şey vardı: ''Şık bir köleden'' fazlası değildim. Gönlümden geçeni ve en azından emeklerimle tadmin olabileceğim şey için çok çırpındım: ''Müzik'' Çoğu işte ve durumda olduğu gibi emeğe saygının dibe vurduğu bir seçimde olsa bu, en azından olmam gereken yerde, olmam gereken şeyle birlikteydim. Tarifi cümlelerle zor anlatılan ve yaşayarak tecrübe edinilerek verilen emeğin hangi giysilerle ve ortamlarda verildiğinin hiç bir önemi yok aslında. Sadece, risklerin ve emeğin verildiği ortamların şartları değişiklik gösterebiliyor. Kalınılan zor durumlar, kolay geçmeyen saatler, mücadeleler ve sağlığınızdan bile olabileceğiniz olanaklar hep aynı.
Para ile dövülmek. Para için hayatınızın önemli bir bölümünü feda etmek ve karşılığını alamamak. Ya da biri için hayatınızın önemli bir bölümünü feda etmek ve yine nankörlükle karşılığını alamamak ne büyük haksızlık.



''Emek para kadar kolay harcanır.'' Uzun saatler çalışarak ve fikirlerinizle işinize bir şeyler katarak çok çalışırsınız ancak gün gelir, terfi başkasına verilir, maaşınıza zam yapılmaz, işten çıkarma durumlarında diğerleriyle adınız aynı listede yer alır, yöneticinin bir tanıdığı işe alınır ve o kişi iş yerinin en gözdesi oluverir birden. Mesai zamanlarında da çalışacak olan önde gelen isimler arasındasınızdır. İş yerinde verilen ve hakkınız olan yemekler yenmeyecek tatdadır. Ve maaşınızda yol ve yemek parası yoktur. Bence emek hırsızlığı en kötü vasıflar arasındadır. Görevini hakkıyla yapandan sakınmak ve hiç emek harcamayana vermek ne demektir. Birisinin omuzlarına basarak haksız bir kazanç sağlamak ne demektir. Hep bana, daha çok bana, ne demektir. Başkasının sırtından geçinip onun emeklerini hafife almak ne demektir.
Bir madende de çalışıyor olabilirsiniz, soğuklarda sokak sokak gezen bir temizlik görevlisi de olabilirsiniz. Bir hammal, bir pazarcı, bir hostes, bir uzun yol şoförü, bir memur, bir itfaiyeci, bir doktor.... ne iş yaparsanız yapın yada kime ne kadar emek harcadıysanız harcayın; benim için önemli olan emeğinizin ne kadar tadmin olduğu ve karşılığını bulduğudur.
Bir evlat için her şeyinizi vermişsinizdir ama o evlat verdiğiniz emeklere layık olamayabilir. Birini sevip emek vermiş, değer vermiş olabilirsiniz ve karşılığını aldatılarak almış olabilirsiniz.
Üretim yapılmış ve manen emek verilmiş şeyler ne kadar karşılığını alabiliyor, ne kadar değer  görüyor bu çok önemli.



Günümüzde yaşam savaşı çok daha çetin veriliyor. Değerler, hisler yok. Sadece ayakta durmaya çalışmak var. Emeğin tam olarak karşılık bulamaması yüzünden söyleyecekleriniz sınırlı ve kötü tahminler çokça. Bu noktada ''Neyin değeri var ki'' safhasına gelinmesi, temiz kalbiyle her şeye emek harcayan ''Emekçiler'' için çok üzücü.
Benim annem benim için büyük bir emekçidir, evlatları ve ailesi için yaptıkları sayfalara sığmaz. Aynı şekilde babam da; evini geçindirmek, çocuklarını layığıyla yetiştirebilmek için çok çabaladı, çok ter döktü. Eşim de büyük emektardır. İşinde çok özverili, çok fedakar, çok idareci aynı zamanda ilişkimiz için de öyledir.
Hayatımızın her anında ''emeğin'', ne kadar önemli olduğunu idrak etmiş olarak hareket etmemizi ve buna göre verilen emeklerin hayatımıza motive ve güzellikler  getirmesini diliyorum.
Yaşamında saf ve kıymetli emekler verecek olanları, vermiş olanları, vermeyi bekleyenleri sevgiyle selamlıyorum.

 
 
 
 
 
 
 
















BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/channel/UCJ00MRQcw097mj7VBdalwhw

BURAK KIRMIZITUNA INSTAGRAM SAYFASI İÇİN TIKLA:

https://www.instagram.com/kirmizitunaburak/
 
 


13 Mart 2019 Çarşamba

MEKANLARIN BİR ŞARKICIYA SAHNE VERMEDEN ÖNCE YAPTIKLARI MUHABBETLER:




-         ‘’Sahne performanslarınızı mail adresimize gönderin, biz oradan seçip sahne veriyoruz’’

Her gün gelen yüzlerce mailden hangisini, ne kadar sağlıklı inceliyorsunuz, bir de bu maillere kim bakıyor? (Ki zamanında konuşulup mail atıldıktan sonra olumlu yada olumsuz geri dönülmemesi üzerine tekrar tel. ile geri döndüğümüzde: ‘’Pardon atlamışız’’ sözleriyle çok karşılaştık.) Menejerim yüz yüze sunum yapacağım diyor, randevu talep ediyor, karşıdan hala mail atın deniliyor? Hem saygısızlık, hem amatörlük bu.

-         ‘’Sahnenize getireceğiniz kitleniz var mı?’’

Sizin mekana gelen müşteriniz var mı? Ya nasıl bir mantıktır bu?: Müşterini ben getireceğim, senden para almadan şarkı söyleyeceğim, eğlendireceğim ve üstelik sana kendimi beğendireceğim, sende sadece dükkanını dolduklarıma yiyecek, içecek satarak para kazanacaksın öyle mi? Bana da senin kazancını etkilemeyecek şekilde ayrı bir kapı giriş ücreti belirleyeceksin, onu bana vereceksin oh ne ala. Yahu bana ne senin mekanının gelirinden, giderinden, menüsünden, fiyat listesinden… Bana (soliste) istediği parayı verip çıkarmak istersen, gelir programımı yapar, giderim. O parayı vermek istemezsen de çıkmam. Nerede görülmüş para almadan iş yapmak. Bu kadar açık.Senin para kazanıp kazanmayacağından ben mesul değilim ki. O senin ticari kaygın, dükkanının popüleritesinin net olmamasından kaynaklı.  Zaten iş yapan, oturmuş müşterisi olan, müşteri silkilasyonu olan bir yer bu beklentiye girmez. Bunu teklif eden mekanların hiç biri doğru düzgün iş yapamayan mekanlardır. Her şeyi soliste yükler, solisten bekler, yorulmadan, kısa ve kolay yoldan para kazanmak ister bu teklifli mekanlar. O gün mekanında, ne kadar su harcamışsın, ne kadar elektrik yakmışsın, tonmaister’a ne kadar para vereceksin, kaç personel çalıştıracaksın… bana ne !!! Ben mi düşüneceğim bunu ya. Ne kadar komik. Ben kendi işimden sorumluyum. Dükkanın sahibi yada işletmecisi ben miyim? Beni ne ilgilendirir bütün bunlar? İş yapamıyorsan endişilerin varsa kapa git o zaman. Yada biraz daha kesenin ağzını aç, ünlü bir ismi çıkar sahnene, o zaman mekan dolacak mı, dolmayacak mı endişesi yaşamazsın. Bir kere etik değil, normal değil (akla mantığa sığmıyor) Bana müşteri getir (müşterinle gel) sahneye çık. Yok ya ! Tercih işletmenin, no name isimlerle çalışıyorsan veya çalışmak istiyorsan, o zaman garanti kişi sayısı bekleyemezsin. Çıkarmak istediğin no name’i beğendiysen, güvendiysen, istediği parayı da verirsen; sahne verirsin, çıkarırsın. Bu kadar kolay. Tekrar söylüyorum: ‘’Bedava, kim ne iş yapar?’’ Kaldı ki günümüzde popüler isimlerin sahnelerinin bile tadminkar geçmediği çok oluyor. Mekanın endişesini neden sahneye çıkacak kişi çeksin, stres olsun. O kişi sanatçı. Sanatını icra etmekten sorumlu. O na ne işletmenin muhasebe defterinden.

-         ‘’Biz mekanımızda no name (tanınmamış isimler) çıkarmıyoruz’’

      Her şeyden önce tanınmamış yada az tanınan şarkıcı ve gruplar elbette şans verile verile, sahneye çıka çıka seslerini ve şarkılarını duyurabileceklerdir. Bunun önünün mekanlar tarafından kesilmesi yada haksızlıklarla sahne seçimlerinde hatalar yapılması nedendir? Bizim sahne görüşmelerimizde bir çok defa duyduğumuz cümledir bu: ‘’Biz mekanımızda no name (tanınmamış isimler) çıkarmıyoruz’’cümlesi. Sonra aylık program listelerine bakarız bunu diyen mekanların. Ve görürüz ki: Sima, Candan, Abdulkadir, Selma, Belma, Hasan, Hüseyin, Grup Karnıbahar, Grup Terminatör falan… E kardeş hani sen isimsiz şarkıcılarla çalışmıyordun. Bir de bunu söylediğinde şey deniliyor: ‘’O kişinin kaç takipçisi var biliyor musunuz’’ yahu o fake (sahte) takipçi sayılarını biliyoruz. Kişinin yirmi bin takipçisi var gözüküyor, paylaşımını on kişi beğeniyor. Bırakın bu masalları. Biz o çıkarmıyoruz dediğiniz ama çıkardığınız no namelerin çoğunun mekana kaç kişi getirdiğini de görmüştük. O zaman çok merak ediyorum ne hissettiğinizi. O yüzden her işte olduğu gibi, dayı-yeğen, ahpab-çavuş işi müziğe de çok güzel karıştırılmış. Adalet yine mumla aranır olmuş. Ama biz beğendik çıkardık derseniz ona bir şey diyemem tabii. O zaman şunu sorarım: ‘’Bize neden yer vermediniz sahnenizde?’’ ‘’Sizi beğenmedik’’ derseniz o zaman yine bir şey diyemem. Ancak bunun gerçek, samimi, adaletli ve doğru olmadığı konusunda endişeler taşırım. Çünkü iyi tartarım.

-         Müzik yapmayı bir iş olarak görün artık. Lay lay lom değil o işler. Siz dükkanınız için on kuruşu nasıl düşünüyorsanız. Solistte ona eşlik edenler ve kendisi için on kuruşu düşünüyor. Solist de şarkı söyleyerek ev geçindiriyor, siz dükkan işleterek. Orkestrada bulunan müzisyen arkadaşlar da hayatlarını sahneden kazanıyor. Sizin iş yapmayan mekanınızda çalarak orkestraya kişi başı kırk - elli lira paylaştırmak bir şarkıcı için ne kadar zor biliyor musunuz ? Bazı sahnelerde ben kazanç düşükse cebimden koyup orkestrama vermişliğim vardır. Ama bunu kaç defa, nereye kadar yaparım. Bir de neden yapayım ki? Çünkü doğru değil. Doğru olan mekanın bu parayı bize kazandırması, vermesi. Solist neden kapı parası gibi kurnaz bir sistemde her sahnede tedirgin olsun; bırakın kendisini, orkestranın parası çıkar mı, çıkmaz mı diye düşünsün. Sahneye çıkıldığı an para kazanıldığı an olması gerekmez mi? Ne kapısı? Ne kaç kişisi? Bu yüzden bir çok enstrümanist arkadaşlar sahne öncesi bütçe ne kadar diye sorarlar. Yani o akşamki sahneden alacakları net paranın miktarını öğrenmek isterler. Keşke söyleyebilsek. Solist tarafından ‘’Belli değil, gelen kişi başına göre ….. lira alacağız’’ demek kadar saçma bir şey var mı? Adam ne kadar para alacağını bilmeden neden sanatını  icra etsin. Siz ne kadar para kazanacağınızı bilmeden bir yerde çalışır mısınız?
 



 

 








BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:

https://www.youtube.com/channel/UCJ00MRQcw097mj7VBdalwhw







 

 
 



 

6 Şubat 2019 Çarşamba

OL

 
 
 
 


Mütevazilik hakkında, Gandi yönetici  (Hindistan’ın İngiltere’den kan dökülmeksizin bağımsızlığını elde etmesini sağlayan, kesin şiddet-karşıtı (ahimsa), baskıya kitlesel sivil itaatsizlik (Satyagraha) felsefenin kuramcısı ve uygulayıcısıdır.Halkının fakirliğini ve hayat şartlarını paylaşmak için ve felsefi inançları gereği son derece basit ve sade bir yaşam sürmüş, sembolik olarak çıkrıkla ördüğü örtülerle yetinmiş, sadece meyveyle beslenmiştir.)  tipinden örnek vererek konuya gireyim:
Bu durum ve yapı, kibirlilik hali (ego), dünyanın batı ve doğusunda belirgin farklılıklar gösterir. Özellikle Amerika da ve Avrupa da liderler ve yöneticiler alçakgönüllü, empatik, esprili ve samimi bir görüntü çizerler. Mütevazilik ve tevazu ön plandadır. Lider ya da yönetici kendini çalışanıyla aynı seviyede görür. Yönetim becerilerini güç ve şatafat kullanarak elde etmez. Yeni nesil şirketlerde neredeyse tamamında bu tarz yöneticiler vardır. Bu durum ‘Gandi Yönetici’ diye tanımlanabilir. Mütevazi, egodan arınmış, doğallığı ön planda ve en alttaki çalışanla bile temas halinde. Konuşurken insanlara dokunan, kibir den uzak, gözünün içine bakan yönetici.
Sonra halkın içinde, onlardan biri gibi… Avrupa da çoğu lider ya da yöneticiyi halkın arasında, toplu taşıma araçlarında, bisiklet sürerken, sıradan araçlarla gezerken, alışveriş yaparken görmek mümkündür mesela. Sahi, şirketinizde çalışan çaycının ya da güvenlik görevlisinin kaç çocuğu olduğunu, nerde oturduğunu, ekonomik ve sosyolojik durumunu kaç tane iş veren biliyor ?
Neden Gandi yönetici tipi diye bir adlandırma var ? Çünkü; kendi giysisini kendi yıkayan, bir lokma ile günü geçirmiş, karşısındakine saygı göstermiş, sadelik ve mütevaziliğin simgesi gösterilen biri olduğu için. Ama onun bu sadelik ve mütevaziliğini batı daha çok örnek almış görünüyor. Akıllıca. ''Hiçe saymadan, küçük görmeden, iyi olan bir şeyi kabul edip örnek almak'' doğru bir yol. Amerika ve Avrupa’nın toplumsal yapıları ve iş dünyası bunu yaşıyor. Evet mütevaziliğin ve saygının başarı getireceğini ve insan olabilmenin gereklerinden olduğunu ve de bu şekilde insanların birbirleri arasında çok sıkı bağlar kurabileceklerini çözmeyi başarmış o toplumlar. Ve bu birliktelik ve zihniyetle ilerlemişler. Kendi aralarında didişmeyi bırakmışlar. Bunun hiç bir şey kazandırmayacağını, aksine çok şey götürüp sıkıntı yaratacağını anlamışlar. Bu farkındalık da onların duruşunu yaratmış, kalitesini belirlemiş, dünyanın ilgisini çekmiş, takdir edilmiş.
Böyle bir niteliği ve duruşu elbette ben de tebrik ederim. Bir çok dünya vatandaşıyla iletişimim oldu, kulağınıza gelenler doğru, efsane değil. O insanlar, el ele sıkışıp merhabalaştıktan sonra tamamiyle bir etki alanı yaratıyorlar, size odaklanıyorlar. Bunu size değer verdikleri ve insani bir hareket olarak gördükleri için yapıyorlar. Konuşurken gözlerinizin içine bakıyor, verdikleri sözleri tutmaya çalışıyorlar. Boşverme, geçiştirme yada baştan önyargılı yaklaşma gibi bir halleri yok hayatlarında. Saygılılar, esprililer, her birinin hayatın anlamına dair bir sloganı var, yaşama sevinciyle dolular, karamsar değiller, örnek almayı takdir etmeyi, el sıkmayı biliyorlar. ''Benden daha iyiydi'' bile demekten çekinmiyorlar. Bunun en güzel örneği ''Oscar Gecesi Ödül Töreni''dir. O ödül töreninde, ödül alanlar herkese tek tek teşekkür eder, birbirlerine ödülleri ithaf eder, çalışma arkadaşlarına ''Sen olmasaydın, bu ödülü alamazdım'' şeklinde jestlerde bulunurlar. Hatta ödül alan kişi ''Bence bu ödül ..... (bunun) hakkıydı bile diyerek samimi açıklamalarda bulunabilir. Tebrik ettiğim bu insanlar, beğeni ve takdirlerini en içten halleriyle size hissettirmeyi başarıyorlar. Beğenmedikleri şeyleri ve ayrı görüşte olmadıklarını da asla sizi kırmadan açıklamayı başarıyorlar. Konumları ne olursa olsun. Instagram hesabımda da dünya insanlarının takdir yaklaşımlarını görüyorum. Örneğin kadın dünya çapında bir top model, yetmiş bin - seksen bin takipçisi var ama benim paylaşımımı beğenmekten her hangi bir rahatsızlık duymuyor. Yüz bin takipçisi olan siyahi bir müzik yapımcısı resimlerimin altına iltifatlar yazabiliyor ve beni takip edebiliyor. Ego gibi bir şeyi hissetmiyorlar. Adaletli yaklaşıyor ve hakkı neyse veriyorlar. İyi - Kötü, Güzel - Çirkin ayrımı yapan tarafları gelişmiş. Kısa zamanda bu tür beğenileri ve yorumları, yüksek sayıda takipçileri olan, dj'lerden, müzik yapanlardan, yapımcılardan, dansçılardan, kısacası dünya vatandaşlarından sıkça gördüm. Peki bunu yapanlarla, yapmayanlar arasındaki fark ne ?
Buna siz cevap verin istiyorum: ....................................................................................................................................................




Sanırım dünya vatandaşlarının çoğu bu dizelerden haberdar olmuş ve kendisine bir ders çıkarmış:


 
“Sevgide güneş gibi ol,
Dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol,
Hataları örtmede gece gibi ol,
Tevazuda toprak gibi ol,
Öfkede ölü gibi ol,  her ne olursan ol,
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”
 
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
 
30 Eylül 1207 & 17 Aralık 1273



28 Şubat 2015’de bu dünyadan göçen halk edebiyatının büyük üstadı Yaşar Kemal ‘Deniz Küstü’ romanında balıkçı Topal Hasan ‘a şunları söyletir:
‘’Bu gece seni hangi deyyus yiyecek güzelim? ' der içini çeker, balığı ölçer sonra da ya denize ya da livarına atardı. Balığı denize atacaksa yüzü sevinçten bir çiçek gibi açar, şahadet parmağının ucuyla balığa dokunur, sonra onu denize bırakırdı. Topal Hasan’ın elinde olsa, şu lanet geçim ekmek parası olmasa tuttuğu yerden tüm balıkları denize bırakırdı. Şu bütün Marmara’nın balıklarını tutar tutar gerisin geri denize salardı.’’
Merhameti yüzünden, balıklara kıyamayıp aç kalmayı göze alan ‘Bu güzel insanlara ‘ ne oldu? Yoksa ‘O iyi insanlar’, o güzel atlara bindiler çekip gitmişler miydi ?

















BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:




16 Ocak 2019 Çarşamba

NEDENSE KENDİSİNİ ÜZECEK ŞEYLER YAPMAYI SEVER İNSANOĞLU, AYNI YAĞLI YİYECEKLERİN SEVİLMESİ GİBİ







Ya bu kıskançlık halleri ne olacak ? Bir de trip durumları... Haklı nedenlerim var deyip abuk sabuk şeyleri öne sürerek trip yapma, hep kendinin haklı olduğunu düşünme halleri ? Söyleneni dinlememe, ''Ama ....'' diyerek, her dakika laf kesip, hep baskın olma atakları, nereye kadar ? Mutsuz eder insanı bu tür bir yaşayış. Hep durup dururken, kendi kendine, karşındakinin haberi olmadan kendini onunla yarışa sokmak yorar insanı. İki haset insanın yan yana gelerek, baş başa verip birbirlerini ağırlamaları da en tehlikeli birlikteliklerdendir. Kıskanarak kimse kimsenin mutluluğunu, başarısını engelleyemez. Tam tersine öyle aşikar belli oluyor ki bu durumlar, kıskanan, hasetlenen, egolanan kişi kendi kendisni ifşa ediyor esasında ister istemez. Ve de etrafı boşalıyor, kimsesi kalmıyor, yada çevresi aynı kendi tarzında, aynı hisleri karakterinde barındıran kişilerce dolu oluyor. Bir muhabbette oluyorlar ki sormayın.
Bir de; bu kişiliklerin karakterlerinde, kendilerince rahatsız oldukları şeyleri karşısındakinin yüzüne söyleyememe cesaretsizlikleri vardır ki hep içten içten, arkadan arkadan hasetlenme, çekememe ruhi haliyeti... Her ne kadar sizi çekemeseler de bu kişiler, zorlanarak durumu idare edip, bağlantıyı koparmadan, sizin hayatınızın devamını merak etme isteğinin karşı koyulmaz cezbine esir düşerler ve rahatsızlıklarını kimsenin yüzüne söylemeden hep etrafda yer alırlar, uzaktan da olsa. Diğer bir nedeni de esasında hislerinin (kıskançlık, hasetlik, çekememezlik,ego) yanlış olduğunu çok iyi bilmeleridir. Karşısındakine bunlarla gitme utancını hissederek o kişi yada kişilere kendince duydukları rahatsızlıkları asla söyleyemezler.
Çok haklı olduğunu düşünüyorsan canım, kendine güveniyorsan, ne hissediyor ve düşünüyorsan, söylersin o insana, hem sen rahatlarsın, hem de karşındakini mutlu edersin. Kimse üzülmez merak etme. Paylaşılır ne varsa, uzlaşılırsa uzlaşılır, olmadı herkes farklı yönlerde hayatını sürdürmeye devam eder.
Zaten şu da var; sen ben olamazsın, olmanı da istemem. Herkes, herkesin sahip olduğuna da sahip olamaz; o zaman hayatta "hazım etmeyi" becermeye çalışmak gerekir. Yapamıyorsan da kendini üzmeyecek, çok uzaklara gideceksin. Kıskanarak, hasetlenerek bir kişinin önü kesilebiliniyor mu ? Yo hayır. Zaten kişinin kısmetinde varsa, iyi bir insansa yada azimliyse er yada geç güzel şeyler hayatında oluyor ve başarıyor. Bu kıskananlara ne oluyor peki ? Her gün kendileriyle didişiyorlar, yazık. Bunun yerine örnek almayı yada ders çıkarmayı deneseler hayatları değişecek haberleri yok.
Çoğunlukla şunu görüyorum; ''Sen kimsin'' e getirilen haller uçuşuyor etrafta. Herkes paha biçilemez bir değerde olduğunu kendi kendine kabul ederek tavırlarında hadsizleşebiliyor. Başka bir kafada yaşayarak, o kafada davranabiliyorlar etraflarındakilere. Yahu peki ''Sen kimsin'' Bunu sorabildiğine yada davranışlarınla bunu hissetirme cesaretinde bulunabildiğine göre çok üstün bir varlık olduğun kanaatini getiriyorum ben. Ya o kadar ukalaşmaya gerek yok; çünkü alt tarafı bir insansın. Sınanan, yanlışlarının çok çok olduğu, doğaya, hayvanlara, kendi ırkına, her türlü mandiği gözü kapalı atan bir insan. Benim gözümde; vasfı, mesleği, maddi durumu v.b, o, bu, şu, herkes eşit. Bu yüzden benim için herkes aynı yerde. Bu noktada bu eşitlikte benim için; sadece saygı ve sevgi yüzdeleri farklılık gösterebilir. Herkese duyulan saygı ve sevgi insani güdülerin de etkisiyle zaten eşit olamaz. İnsan her şeyi eşit sevemez.
İnsanoğlu uslanmaz bir hal içersinde ve de ısrarlı. Ne laf, ne ibretlik şeyler, hiç bir şey ders olmuyor onlara. Kıymet bilmiyor, huzursuzluk çıkarmaktan ve mutsuz etmekten keyif alıyorlar. İnatla acımsızlaşıyorlar. Başkaları mutsuz olursa kendileri sakinleşiyor, ruhları huzura kavuşuyor.
Sigmund Freud şöyle söylemiş; ''Bir gün dönüp geriye baktığınızda, mücadelelerle geçen yılların en güzel dönemler olduğunu fark edersiniz'' Bu sözden benim anladığım; Hayatınızı artık ne kadar yapabilirseniz güzel şeylerle doldurun. Hayatınızı, boş, lüzumsuz ve kötü şeylerle meşgul ettiğinizde o meşguliyete harcadığınız zamanlarınızın en kıymetli dönemlerinizin olması gerektiği gerçeğini çok geç olunca anlayacaksınız. 

(Ayrıca bir dip not da eklemek isterim; şu facebook denen şey de çok şey gösterdi bana. Hiç ummayacağım bir kanaldan deneyimlemelerim oldu. Sonuçta o da hayatın içinden zaten öyle değil mi?)





















BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:



7 Ocak 2019 Pazartesi

‘HAYAT ARTIK BİLGE OLMA GEREKLİLİĞİNİ ŞART KOŞUYOR BİZLERE YOKSA HAYATIMIZ VE İŞİMİZ ÇOK ZOR’

 
 


 



Farkında mısın, insanlar hem mutlu huzurlu, bolluk bereket, aşk ve sağlık dolu bir hayat istiyor hem de küçük şeylerle uğraşıyor! Günlük hayatında, diğer insanlar gibi haklı çıkmaya, kendini kanıtlamaya, farklı gözükme çabalarına giriyorsan istediğin iletişimi yaşayamazsın, bunu biliyor muydun ?
Doğru sabır için akılcı sorular sorarak, bilinçli zihni yani aklını güçlendirip bu duygulardan çıkmalısın. İyi bir düşünce avcısı olup, nasıl ve ne düşündüğünü, iyi bir duygu kaşifi olup duygularını keşfetmeyi ve kontrolü elinde tutmayı, harekete geçmeyi öğrenerek bazı davranışlarını değiştirmen gerektiğini bilmelisin.
Hayata dair stres ve belirsizlik arttıkça bilinçaltı yönetimi ele geçirir. Bilinçaltı yönetimi ele geçirdimi kişinin tehlikede olduğuna dair otomatik düşünceler üretmeye başlar. Bilinçaltının yönetimi ele geçirdiğinde otomatik olarak duygularının ve düşüncelerinin devrede olduğunu ve seni esir aldığını unutmamalısın. Sen duygularının ve gerçekçi olmayan düşüncelerinin esiri olmayınca öfken de azalacak, öfken azaldıkça sevgiye döneşeceksin, sevgiye dönüştükçe hayalini kurduğun hayatı yaşayacaksın.
-         Bundan sonraki yaşam sürecimde olayları iyi kötü diye değerlendirmeden, yaşadıklarımı olduğu gibi kabul etmeliyim yani ? İçimden nefret, kin gibi duygular geçse de bunların her insanın içinde olduğunu, yaşamın amacının zaten onları sevgiyle kucaklayabilmek becerisi olduğunu hatırlamalıyım.
-         Evet, en önemlisi de ilahi düzene verdiğin duyguların sana aynı oranda geri geldiğini hatırlamalı ve saf sevgide kalmalısın. Kötü duygular yayıyorsan kötü şeyler çekiyorsun. Kural çok basit. Sen hastalıklı deneyimler yaratıyorsun sürekli. Çünkü bu hayatta her ne olduysan öyle olmak istediğin için oldun. Zengin yada fakir, başarılı yada başarısız, evli yada bekar, güvenli yada güvensiz isen bunu sen böyle yaptın. Sorunların için hep dışındaki şeyleri suçladın. Sorumluluğu üstlendiğinde her şey senin kendine çektiğini kavradığında intikam duygundan, nefretinden kurtulacak ve huzura ereceksin. Sürekli kafam karışık diyorsun, peki kafanı kim karıştırdı ? Sorumluluğu üstlen. Onu sen karıştırdın. Her şeyin sorumulusu ve nedeni: ‘’Sensin’’                  
‘’Ne elinizden gidene ne de başınıza gelene üzülün’’
Yaratan; güçlenmem, kendim olmam ve ona yaklaşmam için istedi ve bu yüzden bu deneyimleri ‘’Ben çektim, ben istedim ve ben yaşadım’’dediğinde, artık suçluluk ya da başarısızlık diye bir şey olmaz; başarı olur, bilgelik olur.
 
Hayat Cesurlara Torpil Geçer
Bircan Yıldırım





BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA: