Sayfa Görüntüleme Sayısı

19 Temmuz 2015 Pazar

BENCE

 
 
 
 
 
İlgilenenler için bu gün ki blog yazımı bana sıkça sorulan soruların başlıklarına verdiğim cevaplara ayırdım.
SİYASET
Kimileri siyasetsiz yaşam olmaz dese de, ben olabildiğini kendi hayatında görenlerdenim. Siyaset’in neler getirdiğini aşağı-yukarı herkes bilir. Neler götürdüğünü de… Ben siyaset’e sıcak bakmıyorum. Benim hayatımda siyaset yapacak bir ortamım yok,açıkcası… İnsanların kendi kendine yetebilmesini seviyorum.
SAVAŞ
Aşk dolu olan akılların hükmettiği yerlerde savaş ve kavgaya rastlayamazsınız. Aşık olmak,sevişmek ve kahkahalarla sohbet edip her şeyi eşit şekilde paylaşmak varken ve günün birinde öleceğimizi biliyorken, neden birbirimize zarar vermek isteyelim. Her şeyin daha fazlasına sahip olmak kimseyi kimseden üstün kılmaz. Önemli olan elindekini nasıl kullandığındır. Kalbinizde iyilik yoksa; siz olmasanızda ileride sizin yolunuzdan yürüyenler mutlaka hüsrana uğrayacaklardır. Daha çok sevgili yeni nesiller yetiştirmek, güzel günlere yatırım olacaktır.
EGO
Hem hayatınızdaki ortamlarda psikolojik savaşların hem de dünyadaki silahlı savaşların nedenlerinden biri olan ve insanın kendi benliğine zarar verdiren bir iç güdü vakası. İçimizde var olan, büyüyen, kanser gibi yok edilemeyen, tehlikeli ve sonuçları kötü olan bir hastalık.
Muazzam derecede egolu ve boş özgüvenli insanlarla bir dakika bile aynı havayı soluyamıyorum. Tıkanıyorum. Kişinin o uçan egosunu hissettiğim an yanından ayrılıyorum. Hem de bir daha dönmemecesine. Sizi, kendilerinin istediği ve sizin istemediğiniz,gerek görmediğiniz bir yarışa sokuyorlar. Ve hep kendilerinin ispatı peşinde oluyorlar. İnanın şu sosyal paylaşım sitesi ‘’Facebook’’ ta bile arkadaş listemden çıkardığım insanların haddi hesabı yok. Bu yüzden her zaman, her yerde arkadaş sayım ve ortamım sıkca değişiyor. Bedeli yalnız kalmak olsa bile.
PARA
Kadınların çikolata kadar çok sevdiği ve genelde erkeklerde bolca bulunmasının beklenildiği kağıt parçaları. İnsanlığın birbirleriyle aşıkatmasının, ego'nun, savaşların, özel ilişkilerin bitmesinin, aldatmaların, hırsızlığın bir numaralı sebebi… Kağıt yada madeni sembollerle dünya nimetlerinin en iyilerine sahip olma döngüsünün adı; PARA. Bu yüzden parasız olmaz. Yoksa aç kalırsınız. Her şeyden önce ölürsünüz. Biraz paranız varsa (bir yerde çalışıyorsanız) sıkça olmasada bazen güzel şeylere sahip olabilirsiniz. Sahip olabileceğiniz şeyler sınırlıdır. Kaybedebileceğiniz şeyler fazladır. Çok paranız varsa (bir yerde birilerini çalıştırıyorsanız) tamamiyle güzel şeylere sahip olabilirsiniz. Sağlığınızdan başka ve sevdiklerinizin vefatından öte kaybedebileceğiniz hiçbir şeyiniz yoktur.
Günümüzde ‘’İyi bir insan’’ sıfatıyla değilde ‘’Paralı bir insan’’ sıfatıyla her şeyin en iyisine sahip olunulması aklıma ister istemez ‘’Adalet’’ kavramını getiriyor. Parasızlık yüzünden bu güne kadar olmuş ve olacak kötü olayların tesellisini de ‘’Allah’’ta aramaktan başka bir şey gelmiyor insanın elinden. ‘’Allah her şeyin iyisini bilir’’ diyoruz.
Parayı sevmiyorum. Zengin ve sosyete adıyla hitap edilen kesimden hiçbir arkadaşım yok. Parayı sevmediğim gibi onların ortam ve sohbetlerini de sevmiyorum. Kendime ve partnerime yetiyor olmam ve bizim bununla yetiniyor olabilmemiz çok önemli. Parasal hırsım ve eli sıkılığım hiçbir zaman olmadı.
MÜZİK
Müziğimi yaparken yada onu dinlerken annem ve sevgilimle konuşuyormuşum gibi hissediyorum.
DÜNYA
Nankörlüğümüze büyük bir vefa örneği gösteren renkli kürem. Evim. Yaşadığım yerin sınırları ve siyaset, benim bir dünya görüşüne sahip olmama ve dünya insanlarını sevmeme engel olamaz. Dünyamı sevmek, üzerinde yaşamak ve onu korumak benim hakkım ve görevimdir.
KADINLAR
İnsanlara karşı güven konusunda dikkatliyimdir. Ancak kadınlara güven konusunda iki kez dikkatli olmalıyım. Onlar tarafından bana gösterilen özel yaklaşımlar samimi gelmiyor. Tekrar tekrar okuduğum bir hikaye gibiler. Hepsi aynı sanki. ‘’Benim için bütün kadınlar özeldir’’ diye düşündüğüm yaş diliminde bütün flörtlerim tarafından ya aldatıldım, ya terk edildim, yada bir gösteriş malzemesi olarak kullanıldım. Artık kimseye ayıracak ve ileride değersiz olarak adlandıracağım bir saniyelik bile vaktim kalmadı. O kıymetli zamanlarımı, emeklerimi ve hislerimi değersizleştiren onlar olmuştu ve hepsini onlar harcadı zaten… Beraber olduğum bütün kadınlarda yanıldım. Onca kadından sadece biri benim için çok özeldi ve özel kaldı.
Kısaca kadınım; sadece bana ait olmalı ve başkasıyla olan durumları sınırlı kalmalı. Yani bir kadın sevgilisine yaklaştığı gibi herkese benzer ilgiyi göstermemeli. Hislerini para için satmamalı. Dürüst olmalı, nerede-nasıl davranacağını bilmeli. Bana bolca sarılmalı ve gözlerimin içine bakarak gülmeli. Bu kadar. Tekrar güvenimi kazanacak kadın böyle olmalı.
Hayatımın bana kalan bundan sonraki değerli günlerini ‘’Evet bu benim için her şeyi hak eden son insan’’ diyebileceğim kişiyle paylaşmak istiyorum.
SİNEMA
Çok sevdiğim ve seyirci olarak ilgi duyduğum,değer verdiğim bir sanat dalı. Ama hiçbir zaman kliplerimin dışında beni bir oyuncu yada yönetmen olarak kimse göremeyecek. Çünkü oyunculuk da yönetmenlik de çok özel dallar, kolay değil.  Sıkı bir sinema izleyicisi olarak diyebilirim ki; şu an kum gibi çoğalmış dizilerde oyuncu sıfatıyla yer alan kişilerin oynadığı dizileri ve oyunculuklarını beğenmiyorum. Kesinlikle şu görüşteyim; her kimse işinin okulunu okuyorsa şayet, bitirmeden işine başlamamalı ve de müzisyen müzik yapmalı, yorumcu şarkısını söylemeli, manken görselliğin olduğu yerlerde görevini gerçekleştirmeli, yönetmen filmini çekmeli, aktör-aktrist oyununu oynamalı….. Liste uzar gider.
Yani anlayacağınız her şeyi becerdiğini sanan insan sanatçı olamaz.’’Her şeyi yapmaya kalkışmak’’ hiçbir şeyi tutturamamış ve her şeyi yarım bırakan insanların izlediği yoldur. Benim için her dala atlamak; aç gözlülükten ve ticaretten başka bir şey değildir. Asla benim için sanatsal değeri yoktur. ‘’Nuri Bilge Ceylan’’ yurt dışında önemli ödüller almış bir yönetmenimiz. Şarkıcı olmak ister mi? Oyuncu olmak ister mi? Sunucu olmak ister mi? Yada neden olmadı? Çünkü zaten doğru ve hakkını vererek işini yapmak ve bir yol katetmek insanın yıllarını alıyor. Ki yanında bir de başka bir sanat dalıyla uğraşması ve misal onda da başarısız olması kendi kendini yok etmesi anlamına gelmez miydi? İlk yaptığı ve başarılı olduğu branşa bir ihanet olmaz mıydı? Mesleğine aşık olan birinin yapabileceği bir şey midir bu? Yoksa o da bilirdi oraya,buraya saldırmayı; ‘’onu da yaparım-bunu da yaparım’’ demeyi.
Kesinlikle yeteneğim var onu da başarırım’ı kabul etmiyorum. Hem o branşların okullarını okuyan ve yıllarını vermiş sanatçılara saygısızlık hem de kendinizi kandırarak kendinize saygısızlık. Profesyonellik ve işinde ciddiyet kazanma tecrübelerle olur,seneler alır. Bu olgunluğa ve dalınızdaki başarıya doygunluğunuzda yaklaşık altmış yaşa tekabül eder. O zamanda siz zaten sanatınızda başarılar elde etmiş bir şekilde inzivaya çekilmiş olursunuz.
Özetle; Yaptığınız sanatı severek ve eksiksiz,kusursuz yapmanız, sanatınızla alakalı projelerinizi hayata geçirmeniz ömrünüzün tamamına yakınını kapsar.
EV
Krallığım. Huzurumun tavan yaptığı yer.
SAHNE
Özgürlüktür. Hiçbir hareketinizin hesabını yapmadığınız için  sahnedesinizdir. Özelsiniz. İnsanlara sunacağınız marifetleriniz var. Ve insanlar da bunu almaya hazırlar. Meraklılar. ‘’Sahne’’de olma durumunun herkesi onure eden bir büyüsü var. Kim üzerine çıksa ister istemez gözleri ışıl ışıl parlıyor.
Hafif loştu ortalık. Gözümün görebildiği yere kadar her yer dağılmış ve çöptü. Bulunduğum yerin üzerinde benim mikrofon ayağımla, geride birkaç cihaz kalmıştı. Etrafta çıt yoktu. Ben üzerinde yürüdükçe gıcırtılarla bana bir şeyler anlatmaya başlayan sahneye bir gün döndüm dedim ki;
‘’ Nerede o uğultulu, coşkulu kalabalık? Seninle ben kaldık yine baş başa bak. Misafirler gitti.’’
Sonra üzerine uzandım. Dekordan bir parça alıp üzerime örttüm. Gözlerim tribünlere baka kaldı. Sonra ağırlaştı. Ne kadar uyudum bilmiyorum. Ta ki;
‘’Abi hadi gidiyoruz’’ diyen bir ses beni uyandırana dek.
Adama bak, hem evime kapıyı çalmadan girmiş, hem de beni evime götüreceğini iddia ediyor.
Sueno Hotel Amfi Tiyatro

 
www.burakkirmizituna.com
 
 
 


BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:





13 Temmuz 2015 Pazartesi

ONLAR





Onların sadece eğlence vaad ettiğini düşünmüyorum.Şakalarında mutlak bir mana arıyorum. İnsanlar gibi farklı karakterlerde olmalılar. Bizim makyajlı ve peruklu olduğunu düşündüğümüz varlıklar aslında öyleler. Kendi saçı, kendi büyük ayağı, kendi kırmızı burnu ve kendine has renkli suratı. Hiç biri takma değil, boya değil. Öyleler. Onlar öyle doğmuşlar. İnsanlardan farklı bir ırk onlar.
Bir balık gibi yaşama alanları sınırlı. Bir çadır içinde yaşamaya mecburlar. Orada kendilerini asırlar önce kabul ettirebilmişken şimdi kalkıp ‘’Biz sizler gibi, sizin içinizde, her yerde yaşamak istiyoruz’’ demeye cesaret edemiyorlar.
Onların içinden geçmişte bunu insanlara söyleyenler olmamış mı? Elbette olmuş. İnsanlar ne yapmış? Alıp onların renkli saçlarını dibine kadar kesmişler. Renkli kırmızı burunlarını estetik operasyonla düzelttirmişler. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bu komedi ikonlarını tüm insanlığa kötü göstermek ve normal hayata karışmalarına engel olmak için korku film’lerinde korkunç bir karakter olarak lanse etmeye çalışmışlar. Özellikle de çocukların korkulu rüyası olarak. Oysa ben onlara gülmeyen bir çocuk görmedim bu güne kadar.
Onlar bir türse, içlerinde iyi ve kötü niyetli olanlarının bulunması normal. Aynı insanlar gibi. Hiç kimse yüzde yüz iyi olamaz. Yüzde yüze yakın iyi olabilir.
Hayvanları, hakimiyetleri altına aldıkları gibi, onların da özgürlüklerini ellerinde tutuyor insanoğlu… Onlardan her zaman eğlence ve hizmet bekliyorlar.
Milano Sirki’nin palyaçosu Vladi Rossi şöyle anlatıyor;
‘’Kardeşimle beraber sahneye çıkıyorduk. O şapşal bir palyaçoyu oynuyordu, ben de sinirli palyaçoyu. Karşılıklı atışmamızı yaptık. Onun oyun gereği de sahneye bir girip bir çıkması gerekiyordu. O tekrar sahne dışına çıktı. Yeniden sahne sırası ona geldi. Bekliyorum. Yok. Ne gelen var ne giden. Seyirciye de durumu çaktırmıyorum. Çok sinirlenmiş gibi yapıp ‘Nerede bu şapşal?’ deyip sahnenin dışına çıktım yuvarlanarak. Seyirci de alkış kıyamet. Kulise gittiğimde acı haberi almıştım. Kardeşim kalp krizi geçirmiş meğer. Kırk iki yaşındaydı öldüğünde. Yıkıldım tabii. Sahneye dönmem gerekiyordu. İçeri girdim ve ‘Bu sefer elimden kaçmayı becerdi’ deyip salonu terk ettim. Kimse bir şey anlamamıştı.’’
Bir de bu ırkın samiyetini kendi çıkarları için kendi hayatlarında kullanan insanlar var. Maskesini takan… Gülerek, güldürerek yaklaşan… Doğruculuk ve iyilik timsali rolünde…Ve bunların peşinden giden topluluğu… Dişisi,erkeği…Hepsi aynı yalan dünyalarının içinde…İşte gerçek ‘’Palyaço’’lar… Benim en çok eğlendiğim…  Makyajlarının altında ne olduğunu bildiğim… Ve hayatımdan her zaman defedeceğim.



Yarattım önce, sonra yıktım,
geldiğin gibi öyle gittin. 
Bir palyaço, iyi fakat isimsiz,
istesem de, baştan yaratamam seni... 














3 Haziran 2015 Çarşamba

KONULAR DURUMLAR AÇIKLAMALAR





Sevgili blog takipçileri bu gün de  bu sayfalara sıkça vakit ayıramadığım için bir kaç konu birden bahsedeceğim sizlere.
-İlk önce facebook sayfamdaki arkadaş listemden bahsetmek istiyorum. Bana attığınız maillerden ve facebook’ta okuduğum mesajlarınızdan; gönderdiğiniz arkadaşlık isteklerini kabul etmediğimden yakındığınızı görüyorum. Facebook sayfamda bulunan kişilerin neredeyse tamamı televizyon,sanat ve müzik dünyasından. Sizlerden bu listede kimsenin olmayışının tek nedeni; onların dünyasını,paylaşımlarını,fikirlerini nelerle ilgilendiklerini,nelerle ilgilenmediklerini J net görmek isteyişimden dolayıdır. Onlarla sizleri karıştırmak istemedim. Sizlerin beni takip edebileceğiniz yerlerin; www.burakkirmizituna.com sitesi ve ‘’Burak Kırmızıtuna Blog’’ sayfası olmasını istiyorum ve de sizlerle buluşacağım başka bir facebook sayfası açmayı düşünmüyorum. İnstagram ve Twitter hesapları web sitesi için açılmıştır. Ancak bu uygulamalardan keyif almadığım için aktif kullanmamaktayım. Dilerim beni anlayışla karşılarsınız. Müziğin ve sohbetin olduğu her yerde her zaman buluşacağız,görüşeceğiz.
-Geçenlerde sabah programlarının birinde ‘’Defne Samyeli’’nin şarkı söylediğini gördüm. Programdaki eleştirmenlerden biri (magazin yazarı) ; Defne Samyeli’nin 1997 yılında Melih Kibar’la bir albüm yaptığını söyledi. Ancak albüm tutmamış ve duyulmamış. Ayrıca tutulmamasının nedenini müzik piyasasındaki müzik baronlarına bağladı. Yani isteyeni tereyağından kıl çeker gibi çekip çıkaran ve de ne yapıp edip onu popüler yapan müzik baronlarından. Artık Defne Samyeli için müzik piyasasında popüler olup yol alabilmek çok zormuş,geçmiş.
Defne Samyeli’nin Sertab Ereneri andıran sesi dinlediğim çoğu bayan vokal’den güzel. Kendisi için geç olduğunu düşünmüyorum. Piyasada albüm çıkışından bir gün sonrası bir şarkıyla (single ile) meşhur olması olası. Bir tutturmaya bakar. Ve de müzik baronları her kimse, dilediğine çok güzel yollar açıyor tabii. Yoksa bu kadar boş ses ve de ne olduğunu bilmeyen bu kadar insan meşhur olup tanınamazdı. Araya giren dayılar,amcalar,uçuşan paralar,harcanan güzellikler yada on senelik imzalanan uzun süreli sözleşmeler gibi olası ihtimalli bedeller… Çok temiz sesli, okumuş, dünya görüşü olan kaliteli ama şanssız bay ve bayan solistleri,vokalistleri buradan en derin sevgilerimle selamlıyorum. Hiçbir zaman müziksiz yaşayamamanız dileğiyle…
-Cover şarkıyla meşhur olma kokuşmuşluğu hala sürmekte. Hazır yemek, mikrodalgada ısıt, yedir gitsin. Ve yiyende yok değil. Bu yüzden hala yapılıyor zaten. No name bir kişi, yap abi tanınmış bir parçayla bir single olsun bitsin. Bir zamanlar nostaljik parçaları beş seri olarak bizlere dinletmeyi başarabilmiş bir yetenek vardı. Vay be… Bir de bu hazırcılığa (şakacılığa) kalkmış bir de konuşur gibi şarkı söyleyenler yok mu? Allahım ya kazandığın paranın,aldığın alkışın hakkını ver bari. Ne nağme, ne çıkış, ne iniş… Sanki senle sohbet ediyor. E sende konuşarak karşılık verirsen sen de şarkı söylemiş oluyorsun. E o zaman sen de şarkıcısın be kardeşim. Vallahi billahi yaşasın…İyi oldu bu…
-Anlamakta zorlandığım bir konu da; facebook sayfalarında güzel güzel bikinili fotolarını, barda kadeh tokuştururken selfie yaptıkları fotoları koyan arkadaşların ‘’Hayırlı Cumalar’’ ve ‘’Kandil’’ dileklerini paylaştıkları gönderileri… Ya, beğeni alacan tamam ama bunu yapma be… Her şeyi de kendini göstermek için fırsat bilme. Bak sonra benim gibi kafası karışanlar oluyor. Çevremdeki facebook kullanan arkadaşlarımın da dikkatini çekmiş bu konu…Bu sefer hislerinde içten olsan da eğriti duruyor. İçinde yaşa, özel yaşa o kutsal duyguyu. Yoksa malum kurallar dahilinde elbette her şeyi paylaşma özgürlüğün var.
-Gelelim Facebook’ta gizliden gizliden, uzaktan uzaktan J takip ettiği kişi yada kişiler için imalı gönderiler paylaşan arkadaşlara…Solda bir Garfield resmi veya solda bahattin yada yada bir manzara resmi ve altında insanın tüylerini diken diken edecek, gözlerinden yaşlar indirecek çooook anlamlı bir cümle. Böyle misyonlar üstlenenler var he… Adam yada hatun bütün gün face’de yaşam koçluğu yapıyor. ‘’Üzme seni üzeni, ütüle elbiseni’’ Ya arkadaşım sanane benim ne yapmam gerektiğinden… Düşüncelerin de uyuşmuyorsa çıkar gidersin sayfadan olur biter. Yok bunlar bi de inatına, gıcık ola ola kalıyorlar sayfada, sanki adamı anası babası gibi kendi istediğin şekilde yola getireceksin. Komik…Komik…
-‘’Ayrı Dünyalar’’  konusu; benim için çok realist’lik gerektiren bir durum. Ben de davul dengi dengine diyenlerdenim. Ukalalık olarak algılamayın. Acı ama bu dünyanın gerçeklerinden biri ne yazık ki. Para konusunda olsun, Yaptığı iş açısından olsun, Hangi şehirde doğduğundan tutunda, Hangi okulu okuduğuna kadar çok önemli kriterlerin değerlendirilmesinden geçmeli ilişkiler. ‘’Gel bagayım’’ ile ‘’gelir misin’’ bir arada olmuyor. Aksi olmuyor,olamıyor maalesef. Sonra ilkokul mezunu bir koca bir memur babanın üniversiteli kızına zarar verebiliyor. Veyahut manken kızımız işi bozulan popçu kocasından şiddetli geçimsizlik J yüzünden ayrılıyor. Benim müziğimden başka hiçbir yatırımım yok mesela (yani beş parasızım J ) Bana gelecek kadın gözlerim ve sözlerim için gelsin. İki gün sonra dışarıda yemek yiyemedik diye söylenecekse hiç gelmesin. Zaten bunu yapacak yürekli biri de milyonda bir çıkacağı için benim o milyonda bire denk düşmeme ömrüm yetmez J
-Alişan’cım çıktı bir magazin programında , konuk bulamama sıkıntısından yakındı. Çağırdıkları ‘’işim var’’ diyerek atlatıyormuş. Ya canım, bırakın şu her saat gördüğümüz yüzlerin peşinden gitmeyi. Ufkunuzu, Bakış açınızı genişletin,değiştirin… Sen senin programının formatındaki kişilere teklif götürdüğün için olmuyor. Sen baştan çok farklı ağırlıktaki bir formatla yayın yapsaydın inan ‘’Fazıl Say’’ dan tut, Sting’e kadar herkesi ağırlardın.Sevgiler…
-Son olarak yaşadığım ve komik bulduğum bir durumla yazımı sonlandırayım:
Benim tv’nin oto.açılma ve kapanma özelliği var.Fakat ben bunu bir türlü devre dışı bırakmayı beceremedim. Neyse geçen gece uyuyorum. Ben ki ‘’çıt’’ sesine uyanırım. İçeriden gırtlaktaki hıçkırığıyla biri bir haykırdı: ‘’Oro……uuuu’’ ‘’Bana bunu nası yaptın ha, sen ki benim bacımdın,anamdın’’ ‘’Kah…eeeee’’ Bir fıladım yataktan sandım ki birinin karısı kaçamakta yakalandı kaçtı benim daireye girdi, kocası da peşinden içeri… Salona bir girdim, karşımda ‘’Küçük Emrah’’ salya sümük ağlıyor. Yok bu tv’nin değiştirilme vakti çoktan geçti.


29 Nisan 2015 Çarşamba

ROBOT SEVGİLİ DÖNEMİ BAŞLIYORMUŞ






İkili ilişkilerden canı sıkılan biri kalkmış böyle bir çözüm bulmuş. Daha önceki dönemlerde de buna yakın bir düşünceyle biri yada birileri şişme kadın & adam projesini hayata geçirmişti. Şimdiki daha teknolojik ve dayanıklı olanı herhalde.
Tahmin ettiğiniz gibi bu konu hakkında birkaç geyik yapıp yazımı bitereceğim.
İlk merakım; Ülkelere göre tip ve karakter farklılıkları gösterecek mi robotlar? Yani bizim ‘’Misafir Perver’’ liğimizi temsil edebilecek mi bir robot? Bizim birbirimize olan düşkünlüğümüz ve birbirimizi sevmemiz gibi birbirlerini ve bizleri sevebilecekler mi? Onların ‘’Özgürlük ve diğer yaşamsal hakları’’ neleri kapsayacak? Mesela bir evlendirme programına katılmalarına, bir seçme yada seçilme hakkını kullanmalarına izin verecek mi insanoğlu?
-Benim bir insanda aradığım özellikler; en az benim kadar akıllı olması, bir işi olması, ondan elektrik alabilmem.
diyebilecek mi bir robot?  Robot taliplerini ararken;
-Gül gibi robotum; akrabam yok,ana-babam yok,aileye bakma derdim yok, evlendikten sonra aileyle oturma muhabbetim yok,bayram ziyareti falan yapmak yok, talibim beni iyi şarzlarsa yatakta yüksek performans göstermem garanti,  yorulmadan çalışır evime iyi bakarım.
 şeklinde kendini tanıtmasına izin verilecek mi?
Daha da ilginci insanoğlunun bir robota nasıl  tavır takınacağı? Örneğin bir robot bir çiftlikte yarışmacı olmak isterse, insanlarla beraber bir çiftlikte yarışmalarına nasıl onay çıkacak? Bazı haklara sahip olurlarsa, o zaman ''her daim itaat etme'' özelliğini içeren program yüklenmemiş olacak onlara. O zaman çiftlikteki bir yarışmacıya ‘’Sktr git kendin yap’’ diyebilecek. Karşısındaki ona ‘’İki Dakka delikanlı ol’’ diye çıkışıcak. Ama o yine robot olmaktan öteye gidemeyecek. Yemek yemediği için sürünmeli (yani insanoğlu’nun kendine eziyet ettiği) yarışmalarda avantajlı olacak. Bu robotların bu tür yarışmalarda yancı insan arkadaşları da olur :) 
 Yarışmacı, robot yarışmacıya yalakalık yapıp;
-Ya senin dirseklerden itici güç takımları çıkıyordu demi.
-Evet insan yine ne istiyorsun benden?
-Valla şu açıklarda büyük balıklar varmış, iki dakka gidip yakalayıp gelsen.Açlıktan nefesimiz kokuyor valla.
-Yağla beni…
Ya da bir insanla oturmuş karşı takımın yarışmacısını çekiştiren bir robot düşünüyorum:
-Şu Sinan denen insan var ya; bütün gece kıçıyla hava üfledi suratıma. Ağzından da içinden bir şey çıkacakmış gibi sesler geldi. Onu sakat bırakmadan bana açıkla bunu.
Ya da bir insan robotla oturmuş:
-Bak robot kardeş, Sena denen hatun sana yazıyo. Ama bizim zaten yarışma öncesi aramız iyiydi. Yani anlayacağın yengen olur.Uzak dur ha.
-Yengen? Error !
Robotların her işi düzgün ve kusursuz yapacağı düşünüldüğünden en hassas mesleklere bunları yerleştirecekler. Banka vezneleri, ameliyatlar, güvenlik… İşlerin sarpa sardığını düşünsene; Robot veznede saymadan para dağıtıyor. Neden? ‘’e devreleri karışmış’’ Var ya o robotu ne yapar bizimkiler biliyor musun? Çaydanlık yaparlar. Ameliyathanede elli yaşındaki hastayı sünnet eden uzman doktor robot ifadesinde şunları söyledi:
-Dün geceden beni bu güne programlayan nöbetci doktor hemşireyle odasında elbiseleri olmadan sohbet ediyordu. Kenarda olanları izlerken ‘’Beni ne zaman kapatacaksın’’ diye sordum. Doktor da ağzına felç gelmiş gibi ‘’Zus laaaan’’ diye bir şeyler söyledi anlamadım.Sonra masasından kalktı, bir kağıt alıp sendeleyerek sallana sallana yanıma geldi. Hemşire de bu arada çığlık ata ata ‘’gülme’’ denen hali yaşıyordu.Elindeki kağıtta yazan ameliyat olacak hasta adlarını ve saatlerini ön panelimdeki ekrana girdi. Sonra da beni ‘’off ’’ konumuna getirdi.Sonrasını hatırlamıyorum.En yüce makinalar çarpsın ki böyle oldu.
Geçim sıkıntısı çeken güvenlikci ‘’robot Seyfi’’ cinnet getirdi ve mesai arkadaşlarının hepsini binanın döner kapısına doldurup fırıldak yaptı. 
İnsanoğlunun yarattığı her şey de mutlaka bir aksaklık olur ve bir projenin yaratıcısı mutlaka tüm çözümlerede sahiptir. Yani bir yazılımı kodlayan ve onu bozabilen bir insandır yada bir insanın ürettiği şeyin tamirini yine bir insan yapar. Ve hiç bir zaman bir insanın ürettiği sonsuz bir düzgünlüğün garantisini veremez.
Bir robot müzik işene de el atarsa yanarız valla; Sıfır detone, break danslar, showlar, lazerler falan havada uçuşuyor. Kliplerini gidiyor ay’da çekiyor falan… Ama aklıma gelmişken yazayım; bir robotun müzik konusunda yapamayacağı tek şey bence, bir düğüne extra’ya gidip millete halay çektirmek,göbek attırmak, aralarına girip aynısını uygulamaktır.
Çalan müzisyen arkadaşların da işleri kesilecek; çağıracaklar robot orkestrayı. Yüklemiş beşi de kendilerine her tür müziği… Ritim kaçırmadan müzik seti gibi çalıyorlar. Bir davulcu robot var. Gözlere ziyan; çanak antenden göbek yapmışlar herife. Havaya atılan paralara mal mal bakıyor. Garsonlar topluyor paraları. E böyle orkestrayı kim istemez ki; kene gibi yapışan darbuka’cıya para sıkıştırma sıkıntısı yok,bir dediğini iki etmez, iste sabaha kadar çalar, yemez-içmez, az para alır.
Düşünsene düğün salonunda fotografcı robot. Olmadık yerinden foto.makinası çıkıyor. Bütün aile oraya bakıyoruz falan.
Bu robotlara uyanıklıkta yapamaz bizim millet he.
-Ya şimdi bozuk yok. Ben bozdurayım seni bulurum. Hem daha çok çekinecez…Burdayız daha…
Sonra, toz Beykoz durumları yapamazsın bunlara. Gözlerindeki lazerle işaretliyorlar seni, şehir dışına kaçsan yine bulurlar valla.
Otobüse binmişsin akbil boş kalabalıkta arkadan arkadan basmadan geçmeye çalışıyorsun yada dedenin bedava toplu taşıma kartını gösterip geçmeye çalışıyorsun falan. Yemez, robot bu. Senin işinden tiksinen mahalledeki Rıza amcana benzemez bu.
Bizim robotlara örf-adeti de anlatamazsın; sıkıysa gerdeğe giren bir erkek robotun sırtına vur bakayım. Bir robotun otobüste yaşlıya yer vermesini bekleme mesela. Robotun yaş kavramı var mı ki. Markette sadece elinde bir su varken, önündeki robot yığma bir araba dolusu alış veriş yapmış; hani insanlık yapıp ‘’siz ödeyin’’ demesini de bekleme.Çünkü insan değil o. El öpmeyi de anlatamazsın. Herhangi bir siyasi görüşü de olamaz. İbadet etmesine zaten gerek olmayacak. Gideceği yer en kötü belediye çöplüğü olur, o da bir şey hissetmez zaten.
Çok şey var da yazacak, uzar da uzar…Ama en çok merak edilecek olan bir robotun cinsel hayatı olacaktır o kesin.
Bir robot üremeye katkıda bulunacak mı? Üreyebilecek mi? Hani yarı insan yarı robot misali yeni bir ırk çıkacak mı? Bütün gece tadmin olmuş iki cins (erkek-kadın) robot partneri bozulduğunda ve hiç durmak bilmediğinde kapıcıya mı haber verecek? Her halde tehlike anında bir kapama düğmesi olacaktır bunların. Bununla beraber, robot doktoru,robot hastanesi olacak mıdır? Bu robotların ‘’ SGK’’ si olacak mıdır? Rahatsızlıkları için telefonla iki-üç saat uğraşarak randevu almaları  gerektiğini ve muayene gününü bir sene sonraya vermelerini bir insan kadar anlayabilecek midir? Bir robot ne tür ilaçlar kullanır? Robot psikoloğu olur mu? Bir robot cinsel isteksizlik yaşar mı yoksa bir insan her istediğinde robot hazır mı olur? Robotların cinsel yönden insanoğlu’nu tadmin edecek tek bir faydası olacaktır o da pozisyon zenginliği. Elbette her daim fit olan bay yada bayan robot teknolojinin de faydasıylan  her tür pozisyona girebiliyor olacaktır. Şişman,yaşı geçmiş bir adam veya hatunla yaşayacaklarınız sınırlıdır. Görsel zevkiniz de… Ve de illa ki taraflardan biri söylenir, yapacaklarınızı komik bulur; ‘’dır dır dır’’  Bu da sizin keyfinizi ve isteğinizi kaçırır. Ama bir robot?
Fakat iş bence yine dönüp dolaşıp duygulara dayanacaktır. Bir birine tutku duymak bambaşkadır. Olmadık yerlerde sevişmek. Olmadık anda öpüşmek ve bunu anlayabilmek. Hepsi duygusaldır. Her şeyin duygusuz mükemmelliğine erişmiş olacak olan insanoğlu duracak mıdır? Tadmin olacak mıdır? En güzel ve en iyi sevişen partner, her konuda yetenekli olduğu düşünülen ve planlanan bir partner... Ama iletişimsiz,hissiz, neden diye sorulacak onca soru ve cevaplara ikna edilmesi zor… Örneğin kendi canı acımadığı için acıyı hissetmeyen bir varlık her koşulda istemeden de olsa bizim de canımızı acıtabilir bu da olasılıklardan biri. Bir doğum günü pastasını üflerken sizinle gülebilecek midir mesela? Sarılabilecek midir? Sahi sarılmak nedir?






www.burakkirmizituna.com





9 Nisan 2015 Perşembe

ONLARI KENDİMDE SAKLADIM



Müziği sevdiysem,müzik yapıyorsam onlar sayesinde yapıyorum. Çocukken anneme kasetin içindeki teyze ve amcaları görmek istediğimi söyleyerek bütün bantları kasetin içinden açardım. Annemde sadece seslerinin içine konulduğunu bana açıklamaya çalışırdı. Ben ise haliyle, sesleri bunun içindeyse dışarıda nasıl konuşabildiklerini anlamaya çalışırdım. Trt Radyosunun temsillerini dinleyerek büyüdüm. Yurttan sesler korosunu duyunca ağlaması kesilen bir bebektim. Plak çalarımızdan çıkan o hışırtılı melodiler ile yağmurun sesinin karışmasıyla hiç huysuzlanmazdım annemin üsküdar’daki evimizin cam kenarında yedirdiği öğle yemeklerinde… Ne zaman yerdeki açılmış tezgahta hurdaların arasında bir kaset görsem içimi bir sıkıntı kaplar. Sonra toparlanır,kayıp bir arkadaşımı bulmuş gibi onu sahiplenirim. Onu alırım.
Onlar benim en kıymetlilerim. Onlar benim sandığımda gözümden sakınarak sakladığım hazinelerim. Öğretmenlerim. Sahnede,stüdyoda,en ihtiyacım olduğu anda hiç üşenmeden kalbimden kalkıp gelen vazgeçilmezlerim. Bana, nice sevdalarla,acılarla,engellerle yaratıp taşıdıkları müziklerini itimatla emanet eden büyüklerim. Aç kalarak, sevdikleri tarafından terk edilerek, çıkış yolları arayarak, tırnaklarıyla kazıdıkları hayatlarında müzik yapmış ve müzik yapmaya çalışan kahramanlarım. Çocukluk arkadaşlarım. Mesela ‘’Benim balonlarım vardı’’ diyerek bana seslenen gözlüklü bir amcanın şarkısıyla uzun saçlı bir abinin bir eşek ile olan arkadaşlık şarkısı hala kasetlerimde benimle yaşar. Otuzdokuz yıldır benimle. Ve biliyor musunuz; hiç biriyle bir kere bile küslüğümüz olmadı birbirimize. Biz şarkılarla sohbet ederdik. Hep güzel şeyler söylediler bana, hep güzel şeyler öğrettiler. Nasıl yaşanılacağını, nasıl konuşulacağını, nasıl aşık olunacağını… Ben de onlara söz vermiştim. ‘’Siz beni bıraksanız bile ben sizi hiçbir zaman bırakmayacağım.’’diye. Bu çocukluk sözümdü. Müzik dinleyeceksem, müzik yapacaksam bu en kalitelisi ve doğru olanı olmalıydı. Onlara layık olabileceğim şekilde. Onlara yakışır şekilde. Onlara sırtımı dönmedim, dönemem. Dünya müziğine odaklı gibi gözükmemi çocukluğumda, büyüklerimden beslendiğim ilk müzik ziyafetlerime yani ‘’arajman’’lara bağlıyorum. Onlar da zamanında dünyayı çok yakından takip etmişler,kendilerini soyutlamamışlardı. Fikirler edinmişler, geliştirerek müziklerine enpoze etmişlerdi. Ben de öyle olmak isterim. Benim de öyle olmamı isterler.
Bu ana kadar yaşamımın her döneminde; emeklediğim günden,ilk doğum günüme, ilk aşkımdan, ilk okuluma, ilk terk edilişimden, ilk iş hayatıma ve binlerce şeyde, bana eşlik ettiğiniz için, kulaklarımda ve kalbimde hiç susmadığınız için size çok şey borçluyum. Hayatdan ilk defa vazgeçtiğimde bana ‘’Gel sen ne çektiğimi bir de bana sor’’ diyen Erol abi’den… İlk sevdalandığımda, aşkıma beraberce ‘’Her şey seninle güzel’’ diyerek seslendiğimiz Zerrin abla’ya… Çıkmazlara düştüğümde benimle ‘’Buselik Makamına’’ çıkan Mazhar Fuat Özkan abi’ye kadar sizleri çok seviyorum. Bundan sonra da her birinizle içten içe yürüttüğümüz o sıcak dostluğumuz hayatım nihayetlene kadar devam edecek.

 Ben karşınıza çıktığımda yada müzik ile ilgili bir şey yapmaya başladığımda karşımda büyük bir koro olur; en önlere baktığımda; bana göz kırpan ve hep bana tebessüm eden hayat yolculuğunu tamamlamış müzik insanlarını görürüm, ikinci sırada elleri ve ağızlarıyla bana eşlik eden hala hayattaki müzik insanlarını, üçüncü sıradaysa alkışlarıyla sadece beni değil bizleri (onları) alkışlayan insanları… 
                                                                                      09.04.2015
                                                                                           03.40
www.burakkirmizituna.com

1 Nisan 2015 Çarşamba

DİNLE SEBASTIAN





Mustafa Çay’ın ‘’Dinle Sebastian’’ adlı kitabından... Yazar, aynada gözbebeğinin içine bakarak zihnine ‘’Sebastian’’ diye sesleniyor. ‘’Onu’’ hayatının yol arkadaşı olarak görüyor.
----------
Hepsi birer oyuncu Sebastian . Her kim gelip geçtiyse hayatından,hepsi birer figüran… Sana verdikleri ve senden alıp gittikleriyle birlikte… Başrolde sen varsın ve senin senaryo’nun bir parçası onlar. Sen ne istiyorsan o role bürünmek zorundalar. Mesela; nefret dolu olduğun zamanlarda,nefret rolünde sana eşlik edecek oyuncular belirir sahnede… Sonra perde kapanır ve birer birer dağılır oyuncular. Hangi perde kapanmadı ki Sebastian? Hangi acı sonsuza dek devam etti? Hepsi bu senaryonun bir parçasıydı ve karşına çıkan herkes de rol arkadaşın… Kızma artık oyunculara. Çünkü senaryo değişince, oyuncular da değişecek. Değiştir şu yaşam senaryonu artık. İşe yaramadığını düşündüğün her şeyi kırp hikayenden. İstemediğin bölümleri kes. Yeni bir senaryo ve yepyeni oyuncularla aç perdeyi bu defa.
----------
Bıraktım kendimi o derin boşluğun kollarına. Kaybedecek bir şeyim kalmamıştı ne de olsa. Teslim oldum akışa Sebastian. Kendimi en saf düşüncelerimin çekim alanına bırakmıştım. Suya sırt üstü uzanmak gibiydi bu. Bir ‘’hiç’’ olmuştum önce… Bu benim aynı zamanda, ‘’Her şey’’ olmamı da sağlamıştı. Aslında var olmanın belki de yegane yoluydu bu… Kendini her şeyinle akışa teslim etmek… Kendine bir şeyler yüklememek… O anda sustu zihnim Sebastian. Kafamın içindeki uğultular kesildi ve kalktı gözlerimin önündeki sis perdesi. Hiç bir şey olmaya başlayınca,birden her şey oluvermiştim. Aldığın her nefesle birlikte, tüm dünyayı çepeçevre saran atmosfere dönüşmek… İçtiğin bir bardak su ile okyanusun ruhunu içinde birleştirmek… Ayakların yere bastığı zaman, tüm yerküre ile bir olmak… İşte böyle bir şeydi yaşamak Sebastian. Zihnini susturmalıydın. Bunun sonucunda; beklemeyi sevdim Sebastian. Sonunda kavuşacağın bir hayalin varsa eğer, değerdi bunun için beklemeye.
----------
Seni zorlayacaklar,üstüne gelecek ve yere düşmen için ellerinden geleni yapacaklar. Bir savaş vereceksin tüm o düşmanlara karşı. Tek bir silahın olmayacak içinde sakladığın inançtan başka. Orduların karşısına tek başına çıkacaksın. Dimdik duracaksın. Bir çınar ağacının heybetini andıracak asaletin. Yenik düşmek yok Sebastian. Unutma; kaybetmek için fazla iyisin.
------------
Bazıları sana kırgın, bazıları daha çok acı çekmeni istiyor. İçinde taht kurmuş bir sürü kişilik var. Bir kısmı senin kabuğunu kırıp değişmeni isterken, bir kısmı senin bu haline öyle alışmış ki; kılını bile kıpırdatmanı istemiyor. Perdeyi arala ve dünyana bir göz at. Kendi var ettiğin dünyana. Senin dünyana…Dışarıda gördüğün her şeyin, senin eserin olduğunu anla artık. Kendi korkularınla inşa ettiğin ve ‘’İşte hayat böyle’’ dediğin her şeyi gör perdenin ardından bakarken. Arkasına sığındığın şeyleri biliyorsun; ‘’gör’’ onları.  Artık perdenin arkasına saklanıp , kendi var ettiğin bu berbat dünyayı izleme Sebastian. Kendi bulaşıklarını kendin temizle. Çık dışarıya ve var ettiğin o dünyaya cesur bir adım at. İlmek ilmek ördüğün kaosları, özenle kurguladığın örümcek ağlarını temizle.
----------
Yüklerinden sıyrıl Sebastian. Yola çıktığın zaman, yüklerin seni yorar. Sırtında taşıdığın binlerce yükle koşamazsın. En yüksek zirvelere tırmanmak üzere halatını kayalıklara savurduğunda, omuzlarındaki yük seni aşağı doğru çeker. Arın yüklerinden Sebastian. Bir tüy gibi hafifle… Öyle hafiflesin ki zihnin; bırak dünü, bir önceki aldığın nefes bile tarihe karışsın birden… Kendi ellerinle ördüğün duvarların ötesine geç. Paramparça et o duvarları. Zihninin derinlerinliklerindeki paçavraları gün yüzüne çıkar. Her biriyle tek tek konuş Sebastian.
----------
Şimdi kimsenin izinden değil,yüreğinin senin için çizdiği izden yürüyerek bulacaksın yolunu. Sarsılacaksın belki… İnanması ve alışması hiç de kolay olmayacak kendini aşma yoluna… İçinde binlerce parça itiraz edecek ve seni durdurmaya çalışacak… Ruhunun derinliklerine yuva yapmış duygu vampirleri, senin onları kovuyor olman karşısında sessiz mi kalacak sanıyorsun? Seni zorlamak ve köşeye sıkıştırmak için ellerinden gelenin de fazlasını yapacaklar. Sana kendini çaresiz hissettirmek için savaş verecek ve eski, tek düze, işe yaramaz hayatını cazip göstermek için çırpınıp duracaklar. Acıyı allayıp pullayıp sana süslü bir şekilde göstermek adına bin tane takla  atacaklar Sebastian. Çünkü onlar senin eski varlığınla güçlendi ve var ettiler kendilerini. Sana ait acılardan şatolar inşa ettiler kendilerine…
----------
Hayatını değiştiremezsin Sebastian. Diğerlerini de değiştiremezsin. Değiştirebileceğin tek şey tüm bunlara yüklediğin anlamdır. İnsan ancak kendi anlamını değiştirebilir. Yıldızların yörüngelerini değiştirmeye çalışmak gibidir bir insanı değiştirmek. Mevsimleri değiştirmek gibidir… Dağları bile yerinden oynatmak daha kolaydır, anlamak istemeyen bir insana bir şeyleri anlatmaktan... Yalnızca anlamı değiştirebilirsin. Anlam sana özeldir. Kabullenir veya rededersin, yüzleşir yada kaçarsın… İşte bu senin seçimindir. Kimse müdahele edemez. Yaptığın seçimlerden sonra artık o durum gerçekte olduğu gibi değil, senin yüklediğin anlam gibi olmaya başlar. Bunu yapmadığında ne mi olur? Bol bol mazeretin, oldukça fazla öfken ve hiçbir şekilde çözülmemiş binlerce problemin…
----------
Küçük bir istek ver bana; sana yeryüzünde hiçbir kalbin hissetmeyeceği kadar büyük bir umut vereyim. Bir adım at bana; koşarcasına yanına geleyim. Bana küçük bir tebessüm gönder, sana yeryüzünün en cıvıltılı kahkahalarını vereyim. Her şeyle gel bana ama korkuyla gelme Sebastian. Yeni girişimlerinden ve yeniden kuracağın yeni hayatın için karşılaşacaklarından korkma.
----------
Gerçek olan sorunlar değildir Sebastian. Onlara takındığın tavırlardır. Gerçek, kocaman bir yalandır. Gerçeğini bil.
----------
Eğer olmuyorsa bir şey beklide doğru olan budur. Hemen yanlış anlama. Onun olmaması, güzel bir şeyin olması için gerekiyordur. Hatırla; beklemeyi sevmiştik,kendimizi zamana bırakmayı…
----------
Sen sonucu değiştirmek için uğraş verirken sebep katlanarak çoğalmaya devam ediyor. Sen daldaki kemirgenlerden kurtulmaya çalışıyorsun ama ağacın kökleri hala aynı yerde duruyor. Sen sonucu değiştirmekle meşgulken sebep ‘’Ben buradayım’’ diye haykırıyor. Esas nedeni değiştirmediğin sürece, sonuçlarını değiştirmek için harcadığın gereksiz çabalarla ‘’hayatın’’ heba olup gidecek. Neyi neden yaptığını yada yapmadığını fark etmelisin Sebastian. Artık seninle kumdan kaleler değil, betondan şatolar inşa edeceğiz.
----------

Ne bir başkasından daha iyi olmak, ne de birinin onayını almak zorundasın. Kimseye borçlu değilsin. Kimseyle yarışın yok. Herkes sen nasılsan sana öyle olacak. Ve de ‘’olan’’ öyle olması gerektiği için olacak. Hayatın getirdiği budur. Herkes kendi rolünü ister istemez oynar. Er yada geç ve de dolaylı da olsa herkes ‘’sonuç’’dan beslenmiştir. Sen de buna saygı duyarsın. Kimseye borçlu değilsin. Borçlu ve minnet duyacağın biri varsa o da kendindir. Her şeyi kendine borçlusun. Kendini çok sev Sebastian. Kimsenin onu incitmesine izin verme.

29 Mart 2015 Pazar

POP




İşin tekniğine ve detayına girmeden kısaca ilgilendiğim müzik hakkında birkaç bir şey yazmak istiyorum:
Çoğu kişinin bildiği üzere ‘’POP’’, ‘’popüler olandan’’ anlamına gelmekte. Benim müzik ile tanıştığım dönemlerde var olmamış olan müzik türlerinin günümüzde varolmuş olduğunu görmekteyim.Bu iyimidir,kötü müdür? belki ayrıca ve uzunca tartışılabilir. ‘’Pop Müzik’’ söyleniş ve esere enstrüman katış şekline göre dallara ayrılır:Soul,Funk,Disco,Reggae. Müzik ile ilgilenen kişiler, pop müziği oluşturan dalları (Soul,Funk,Disco,Reggae) kendi içlerinde birbirleriyle birleştirdikleri gibi, Pop'u temel alarak; Opera,rock,caz,rap,hip-hop,arabesk,fantezi,Türk sanat ve halk müziklerini de kendi içlerinde harmanlayarak bir müzik türü yaratmaktadırlar.
Bana göre çıkan türlerin her biri  dinleyicisine ve takipcisine ulaşmaktadır.Ancak her birinin alıcı kitlesinin sayısı farklı olmuştur.Yani ilgi grafiği değişkendir.Bazı icracılar ürettikleri müziğin kitlesinin azlığına rağmen yaptıkları müziğe sahip çıkmaktadırlar.
Özetle;
Her ne kadar müzik eleştirmenleri tarafından popüler müzik hafife alınsa da bu türün de ‘’kaliteli yapılanı’’ ‘’kalitesiz yapılanı’’ olduğuna inananlardanım.
Sevdalı olduğum ve yapmaya çalıştığım müzik türü; ‘’Pop Müzik’’ tir. Bu müzik, her daim sanki bir yiyecekmiş gibi  güncel (taze) bırakılmalıdır. Alıcılar her şeyden çok çabuk zevk alıp onlardan vazgeçebilmektedir.Günümüzde ‘’eski’’ sıfatı; sizin uzun yıllar ve emekler harcayarak ortaya çıkmış eserinize,kolayca bir günde yapıştırılabilir. Bu nedenle bu müzik türüyle ilgilenen müzisyenler diğerlerinden daha üstün bir efor sarfetmeleri ve müziğini gündemde tutmaları gerekmektedir.Kendi adıma kaliteli bir şekilde (magazinsel olmadan) pop müziğinizle gündemde sabitlenmek ve bu kadar seçeneğin arasından sıyrılıp müziğinizi Pop(üler) kılmak oldukça zordur.
Ritminden, gövdesindeki sözlere kadar Pop müzik yalındır. Ama bu içi boş anlamına gelmez.Barındırdığı neşeli yada hüzünlü duyguları direkt ve kolay anlaşılır şekilde ifade eder. Pop müzik ayrıca sosyal mesajların verilmesine de uygun olan,bunu  kolay aktarılabilen bir müzik türüdür.Ama benim için Pop Müzik; asla kitleleri bölecek ve de herhangi bir şahsı yada kurumu taraf tutacak bir müzik türü olamaz.
Yüksek bütçeli prodüksiyonlar gerçekleştirerek, konserinizde müziğinizi; showlar ve sosyal mesajlı görsellerle desteklediğinizde,Popüler olanı seven büyük bir kitle sizi kabullenecektir.Yapabilirseniz bu sizin imzanız olacaktır.Seyirciniz sizin neler yapabileceğinizi,siz de ne bulabileceğini,açıkcası müziğinizin tadını bilecektir.(aynı sevgilinizin kendine has kokusunu bilmeniz kadar özel) Ve üretken olursanız her zaman tadları damaklarında kalacaktır.Seyirci her zaman değişik deneyimler arar ve kendisini en gerçekci şekilde hayatının endişelerinden koparıp hayal dünyasına götürebilecek bir idol…Bunu yapmak içinde benim için Pop Müzik biçilmiş kaftandır.
Hızlı tüketim yapılan bir zamanda talebin düşük olduğu yada tüm bir kesimin almayacağı bir müzik türü yapmak oldukça risklidir. Etnik müzik, Özgün müzik gibi…Pop Müzikte yok olma,tükenme endişesi vardır. Diğer müzik türlerinde ise, ulaştığınız kitle yüzdesinin düşük olacağı endişesi…


www.burakkirmizituna.com