Sayfa Görüntüleme Sayısı

30 Eylül 2014 Salı

PİNOKYO




 
 
 

‘’Bizdeki keresteler daha önce pinokyo muydu? ‘’  diye düşündüm.

Dün ‘’Louis Armstrong’dan When You Wish Upon A Star’’ ı dinlerken bu geldi aklıma.

Hani Pinokyo daha önce tahtadan bir kuklaydı ya, sonra insan oldu.

Mesela bizim odunlar da bir ara tahtadan bir kuklaydı da sonradan mı canlandı, tam oluşumunu tamamlayamayanlar falan oldu gibilerinden bir kafa patlattım.

O masalda tahtadan bir kukla canlanıyordu.Düşünsenize bizim ülkede bütün tahtadan olan şeylerin bir insana dönüştüğünü:

Kızcağız azgın dalgalar üzerinde sörf yapıyor, kaptırmış gidiyor. Bir süre sonra dalga zayıflıyor.Kız yavaşça ayakta durduğu sörfün üzerine uzanı veriyor.Tam o esnada o da ne? Sırt üstü yüzen bir herifin sırıtmasıyla yüz yüze kalıyor.Tahtanın ilk söyleyeceği şey şu olurdu herhalde:

-          İlk defa bir orman olmak,koca bir aileye sahip olmak istiyorum.

Ya da bir okulda yazı tahtasının canlandığını düşünsenize;

-          Senelerdir toz yutturdunuz, ağzıma sı…nız benim.Gidiyorum lan,adam gibi yaşayacağım artık.

dediğini.

Tahtadan oyulmuş bir bereket tanrısı heykelinin canlanıp bir insana dönüştüğünü hiç düşünmek istemiyorum.Uzun boylu,kel bir adam falan…(niye kelse)

-          Niye bakıyonuz lan açıkta bi şey mi gördünüz?

(Evet açıkta yürüyor)

Bir dönüşüme gidiş başlıyor.Ülkede bütün marangozlar batıyor,işsiz kalıyor falan.

-          Ula İsmet gördün mü benim dükkandaki kerestelerin hepisu ayaklanıp çıktı gitti.

-          Ya sorma benim evdeki üçlü koltuk takımı kapıdan geçemedi,balkondan atladı.Töbe töbe.

Bir de pinokyonun meşhur,en bilindik özelliği bildiğiniz gibi yalan söylediğinde burnunun uzamasıdır.Bu bizim ilk önce odunken (Pinokyo iken) sonra insan olanların yada oluşumunu tamamlayamayanların her yalan söylediğinde alt tarafı, her ereksiyon olduğunda da burnu uzasa....Biz antikayız ya her türlü aksilik bizi bulur.Bizde olur.

-          Sevgilim burnu mu okşar mısın?

-          Aaaa manyak mısın sen be?

Yada

-          Canan bak valla yalan söylemiyorum.

-          Ama hikmet bak o öyle demiyor.

-          En sonunda budatıcaksın bana bunu.

Hatunlar bayılıyor bu pinokyodan bozma heriflere.

-          Ah ne kadar sert erkek; dipçik gibi, tahta gibi, kazma sapı gibi…Erkek dediğin böyle olmalı.

-          Ablacım o artık insan oldu, o pinokyo ikendi.Diyorum ki; o artık öyle odun gibi değil.İnsan o insan.Ya da olacak yakında.Umut bağlama yani.

 

-          Ahmet abi senin suratta bir kabarma var.

 

-          Hiç sorma,benim malzeme en kötü ağaçtan çıktı ya. Yağmuru yiyince böyle açılıyor,esniyor canım be.

 

 

Bütün milletin baba adı Gebetto. Nüfus müdürlüğüne gidiliyor;

-          Baba adı nedir?

-          ‘’Gebetto’’

-          Sen Geber pzvnk. Kalkmış ne diyo hele bag.

 
Bütün Pinokyodan olma insanlara ve yarı Pinokyo yarı insan kalmış kerestelere saygılar,sevgiler.





 

 

 
 
 
 
BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:

 
 


25 Eylül 2014 Perşembe

HAYATA BİR ARMAĞANIM YOK









Hayat; her sene başında iyi niyetlerle iyileştirilmeye çalışılan ‘’hayat’’.

Doğan canlı nasıl bir dünyaya ‘’merhaba’’ demelidir?

Taze gıdaların, temiz havanın olduğu, düzgün işleyen mevsim süreçlerinin birbirini takip ettiği, sağlıklı bir toplumun içinde güvenli,sevgi ve barış dolu bir dünyaya… değil mi?

Peki bu saydıklarımın hangisi var elinizde?

Dünyaya getirilen bir insanın doğmama gibi bir seçeneği kullanamayacağından dolayı, onu kendi rızası dışında böyle bir kaos’un içinde yaşamaya mecbur etmek ne kadar doğrudur düşünür oldum.

Sokak hayvanları için bile barınaklar yapan, hayvan hakları yasası çıkartan, sokaklara geçici yuvalar kuran, onları sahiplendirmeye çalışan, yaz aylarında kapı önlerine su-mama bırakan insanoğlu bu duyarlılığı neden kendi ırkına göstermiyor? Hayvan türlerini korumaya alan, kürk giymeye karşı olan insan; kendi türünü neden yok ediyor?

Her şeyi kendine yapmakta mübah gören, yıllanmış yasaları bile çiğneyip kişisel yasalarını uygulayan ve her bireyin kendini kusursuz gördüğü bir hayata toz pembe bakmaya kalkmak, bu düzenin sonsuza kadar sürüp gitmesine yardımcı olur.

İnsanların Amazon ormanlarında hayatta kalmaya çalışan bir türe dönüşmüş olması ne acıdır.

Bir çocuğun annesine; ‘’Küfür etmesem olmuyor, kavga etmesem dalga geçiyorlar, yalan söylemesem işlerim yürümüyor’’ demesi ne kadar düşündürücüdür. Hayat bu mudur? Yaşam savaşı böyle mi yapılır? Bir çocuğa dünyadaki güzelliklerin,  ve görüp görebileceğinin sadece bunlardan ibaret olduğunu sandırmak nasıl bir had bilmemezliktir ? Kimin buna hakkı olabilir?

Kendini yetiştiremeyen, dünyadan bir haber olup dünyayı hiçe sayan, hep bir bilardo topu misali başkalarının ıstakalarının uçlarına kaderlerini bağlamış, yüksek egolu, sadece kendini beğenen, maddi gücünü kötüye kullanan ebeveynlerin yetiştireceği bireylerin de bir kısır döngü olarak hayatı başkalarına zindan etmeleri de ayrı bir düşündürücü konudur.

Artık şiirler, şarkılar, mutlu sonla biten masallar, filmler, diziler, tebessüm ettiren komiklikler, güneşin batışı, yıldızlar v.b yetersiz kalmakta, anlık çözüm bile olamamaktadırlar. Bu bahsettiklerime sığınıp gerçeği kendilerine itiraf edemeyen yada ‘’benim dünyam bu; küçücük. Evden işe, işten eve. Bu da bana yeter, varsın dünya yansın.’’ diyen öyle çok insan var ki… Halbu ki tüm bunlar hayat güzel ve insan, insan olunca bir anlam kazanıyor.

Güzellikler, çirkinliklerle öyle çok bulandı ki milyarlar aynı anda ağlasa görünürler mi bilemem.

Düşünüyorumda; ‘’dünya başka bir yaşamın cehennemiyse’’ diye. Bu yakıştırma abes olmayacaktır.

Kısacası; tek başıma düzeltebileceğim ve iyi edebileceğim kendi hayatımdan başka bir şey yok. Diğer hayatlar için gücüm yetmez, şu ana kadar yaşamadığımız ama yaşadığımızı sandığımız günleri geri kazanmak için her insanda inanç ve gönül beraberliğini bulamam. Çünkü bunu isteyen yok. Yetersiz. Her şey yitirilmiş.

Benim bu bahsettiklerime karşılık verebileceğim en güzel cevap,ceza ve önlem; dünyaya bir evlad getirmemek olacaktır. Dış dünyadan arınmanın ölçüsünü koymak olacaktır. Bu hayatı armağan edebileceğim hiç kimsem olmayacak.

Yürekten dilerim ki; asırlar sonra bile olsa doğacak bebek bizlerin göremediği tüm güzellik ve iyilikleri görür. Ve o bebeği dünyaya getiren sevgili anne  büyük bir huzur ve mutlulukla yavrusunu dünya için yetiştirir.
 


















BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:




16 Haziran 2014 Pazartesi

İŞTE ÖYLE.....


DOYUMSUZ VE HIRSLI

Hatun hızlı adımlarla x dükkana girer. Hışımla reyonlardaki askıları itekleyerek ürünleri seçer.Koluna yığdığı onbeş-yirmi parça giysiyle soyunma kabininde tam bir saat geçirir.Sonuç: Hiç bir ürünü almadan çıkar. Tabi kabini kullanma sırası bekleyenlerin de zamanından çalmış olur. İşte öyle....

VİCTORİA SECRETS

Son üç aydır elma şekeri gibi parlayan,göz alıcı karton torbalarının her  kolda sallandığı, herkesin meğerse ''buralara da gelse'' diyerek yolunu gözlemiş olduğu marka.
Hiç anlamadığım;
- dükkanın girişinde parfüm sıkılarak karşılama yapmaları. (İçerideki bir şeye sizi hazırlarmışçasına :)
- diğeriyse 60-70 yaşındaki anane ve babanelerin bu dükkandan ne aradığı ?
olmuştur. Benim tahminim o yaşdaki insanların yüncü dükkanlarında çile rengi seçiyor olacağı şeklinde....İşte öyle...

TEŞHİR ÜRÜNÜNDE TATLI SOHBETLER

Bir çift bir saat teşhir ürünü bir koltukda yada bahçe salıncağında nasıl bir konsantreyle sıkılmadan ne konuşur :) Ve gayet normalmişçesine hiç bir şeye,reyona bakmadan kalkıp dükkandan çıkar.Hani sanki çay bahçesine gelinmiş yenilmiş içilmiş hesab ödenip kalkıp gidilmiş gibi bir hava...İşte öyle...

MİNİBÜSTE

Minibüste en arka taraftan bir öğrenci öne doğru ''bir tane öğrenci uzatır mısınız'' şeklinde parasını gönderdi.Şoförün arka koltuğunda oturan yaşlı takım elbiseli amca şoföre parayı uzatarak ''Bir tane öğrenci alır mısın'' dedi.Şoför yan gözle adama bakarak ''Amca senin öğrencilik halin mi kalmış'' diye söylendi. İşte öyle...

ÖNCEKİ HAYATIMDA

Bildiğiniz üzere önceki hayata inananlar, daha önce  hep iyi insan olmuş, iyi şartlarda yaşamış, yönetici, halk kahramanı falan olduğunu iddia etmiştir. Peki bunlar şu anki kimlikleriyle, e5 üzerinde çimenlere, yada sokaklarda duvar kenarlarına işeyen, çöp konteynırlarının az ilerisinde yollara çöp bırakanlar mıdır? İşte öyle...

AVM' deki CADDE KIZLARI

Bir avm'de tıklım tıkış bir asansöre bindim.Birden dirseğimde bir ıslaklık hissettim. Zorlanarak arkama döndüğümde irkildim. İlk olarak silikonlu dudaklar gözüme girdi sonra şahsın kolundaki çantadan kafasını çıkarmış titrek gözlerle bana bakan fino köpeği... İşte öyle...

HEP KOMİK OLDUK

Kendimize hiç birşeyi yakıştıramıyoruz.Buralarda bir robot trafik polisi olsa şöyle olur,böyle olur... Yok rüşvet alır, Yok alkol ölçü aleti pantolonunun ön tarafından çıkar sarhoş kişiye oraya üflemesini istese ne makara olur...Ay'a gitsek uzay gemimizde dantelli örtü olur, gaz pedalı olur, bol küfür olur...
Ya bunları üzerimize niye yapıştırmışlar anlamam.Benim hayalimde mesela böyle olmaz.Star Trek'te nasılsa aynı onun gibi cool ve orijinal olur.Biz de yaparız,biz de başarırız...

SÜPER KAHRAMAN

Neden dünya ülkelerince popüler olan  sektörlerde her daim üst sıralarda adımız geçmez. Veya geçse de bizce kimsenin haberi olmayacak kadar değersiz görülür.Neden bir kaç müzisyen (bir kaç kendi halinde ülkede ve kısa bir süre) adını duyurmuştur.Ve de neden son senelerde sinema sektöründe uluslar arası bir atağımız olmuştur. Bu bizim çıkışlar,başarılar neden dünyada akıllarda kalmaz ve sıkça tarafımızca yinelenmez.Yoksa bu tür başarılara ülkece sahip çıkmıyor muyuz? ''Bana ne dünya ülkelerinden'' şeklinde bir ''zaten dünya benim etrafımda dönüyor'' yanılgımız mı var?
Ben, bir çizgi roman kahramanımızın dünya çapında tanınmasını,hayranlarının olmasını çok isterdim.Sonra bu kahramana gişe rekorları kıracak bir film yapılmasını...DC Comics en büyük ve en çok tanınan ABD'li çizgi roman şirketlerinden biridir, diğeri Marvel Comics'tir. 1934 yılında National Allied Publications adıyla kurulmuştur.Mesela bu şirketlerin kahramanımızı desteklemelerini,irtiba göstermelerini....Gerçek kahramanlarımıza bizden daha çok sahip çıkan dünya,hayali kahramanımıza da sahip çıkabilir diye düşünüyorum. İşte öyle...


NURİ BİLGE CEYLAN & EMRE AYDIN

Nuri Bilge Ceylan'in "Kış Uykusu" isimli filmi 2014 yılında 67. Cannes Film Festivali'nde büyük ödül olan Altın Palmiye'ye layık görüldü. Böylece Yılmaz Güney'in Yol filminin ardından ikinci kez bir Türk filmi bu ödülü kazanmış oldu. Peki bu kimin için ne ifade ediyor? Kültür bakanlığından Nuri B.C.' a bir tebrik,bir teşekkür yazısı veya telefonu gitmiş mi? Bence bu film herhangi bir tv kanalı tarafından oynatım hakkı satın alınıp hemen gösterilmeliydi.Hatta kanallar bu filmi oynatabilmek için yarışmalıydı.Var mı böyle bir heyecan,atraksiyon? ''Yok''.
İngiltere'nin Liverpool kentinde yapılan 15.MTV Avrupa Müzik Ödülleri echo Arena'da düzenlenen ve 10 bin kişinin katıldığı törenle, 30 milyon  kişi tarafından televizyondan izlenerek sahiplerini bulmuştu.Emre Aydın ''Avrupa'nın En Sevilen Sanatçısı'' ödülünü almıştı.Kaç kişi biliyor? Ona da gösterilmesi gereken nezaket,önem,ihtimam gösterilmiş midir? ''Hayır''. İşte öyle...  
















BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:

29 Nisan 2014 Salı

ARAMIZDA



Sizden, bu sayfalara uzunca bir süre vakit ayıramadığım için özür diliyorum.Gördüğünüz üzere fırsat bulur bulmaz karşınıza geldim.Bu gün bu satırlara komik bir kaç gözlemimi yazmayı düşünüyordum.Biraz gülelim istedim.Ancak geçen günlerde daha öncede kafama hep takılan bir konunun gözlerimin önünde yaşanması dolayısıyla bu gün sizlerle bunu paylaşmaya karar verdim.
Arkadaşım,yeğeni ve ben bir avm'de buluşup bir şeyler yemeye karar verdik.Yemeğimizin ortasında arkadaşımın yeğeni Derya, X bir mağzaya bakıp bir şeyler almak istediğini söyledi.Yemekten sonra o mağazaya gittik.
Mağaza erkek-bayan giyim,dekoratif eşyalar,mobilyalar,banyo-mutfak eşyaları falan satan bir dükkandı.
Derya hemen mağzaya girer girmez bayan reyonuna dalmıştı bile.Arkadaşım da peşinden...İnanın tam 1 saat kaldık mağazada.Ben kenarda durmuş etrafa bakınırken bir çalışan gözüme ilişti.Merdivene çıkmış aşağıda duran takım elbiseli adamın dediklerini yapmak için çırpınıyordu.Elinde bez rafta duran vazoların tozunu almak için adamın direktifleriyle yönlendiriliyordu.Adam mağaza müdürü olmalıydı.
-Daha sert bezi bastırsana arkadaşım.Bak arkalarını silmiyorsun.Yarım yamalak yapma...
-Tamam Murat bey halledeceğim.
Mağaza müdürü çalışanın yanından ayrıldı.Etraf iyice kalabalıktı.Giysi reyonlarının önü aç kalan insanlara bedava ekmek dağıtılan bir ortamı andırıyordu.Yoo başında durdukları yada almak için hırslandıkları şey ne ekmekti ne de bedavaydı.Aksine değmeyecek kadar pahalı şeyleri elde etmek için yarışıyorlardı.İçeri 18-19 yaşları arasında değişen kızlı-erkekli bir grup büyük bir şamatayla girdi.
-Aaaa aşkımmmm şunu baaaaaaak.Sana ne güssell olu bu....
nidalarıyla bir gömleğe yapışan kızın ve taşkın yaygaralarının yüzünden muhabbete kulak misafiri oldum.
-Kıssım ben de ondan varrrr.Geçen sene almışdımm ben onu ooooo.
Bir diğeri;
-Lacoste var üst katta oraya bakalım oraya...
Kasa tarafından biri bağırdı o esnada kavga çıktı sandım.
-Tarııııııııkkkk! Mal gelmiş almaya gitcekmişsinnnnn!
Demin müdürünü memnun etmeye çalışan çocuk.Bıkmış bir ses tonuyla;
-Tamam dedi.
Arkadaşın adı Tarık'mış böylelikle öğrenmiş oldum.Tarık koşar adımlarla gelen malları almaya giderken.Yanımda biri hafifçe beni itekleyerek  diğer yanındakine
-Ah şekerim geçen ay Londra'dan bir havlu aldım.Havlu değil sanki cennet maskesi.Yüzüme sürdükçe gençleşiyorum adeta.Bir de burdan aldıklarıma baktım inan toz bezi bile yapmadım,attım.
-Doğru valla canım.Ben buralardan hiç bir şey almıyorum artık.Direkt yurtdışından sipariş veriyorum.Buraların malları böyle....
Kocalarını da yurtdışından sipariş edip etmediğini merak ettiğim (çünkü buranın malları malum) bu abajur saçlı,röfleli teyzeler gülüşerek uzaklaştılar.
Tarık kucağında iki büyük koliyle dükkandan içeri girdi.Adam kan ter içinde koşar adımlarla kasanın arkasına gitti,kucağındakileri zor bıraktı yere...
Arkaya doğru kafamı çevirdim; çekiştirilmekten ağzı burnu kaymış,ters yüz olmuş giyecekleri tekrar düzeltip,reyona yerleştirmeye çalışan bir sürü genç arkadaşla karşılaştım.
Çaaaaat diye bir ses geldi sağ taraftan müdürüyle Tarık koştu o tarafa.Bir kaç adım atarak ne olduğuna bakmak istedim.Bir tane hatun rafta duran cam sürahilerin ikisini düşürüp tuzla buz etmiş.Müdür bayanla konuştuktan sonra sert bir tavırla Tarığın koluna girip onu kenara çekerek hararetli bir şekilde söyleniyordu.Bizim Tarıkda kollarını iki yana açmış kendini savunmaya çalışıyordu.Tahminimce ''niye bakmadın'' ''niye ilgilenmedin'' falan diyordur.Anlaşılan bu müdür Tarığı pek sevmiyordu.Süpürgeyle kırıkları toplayan Tarığa en son mağzada çalışan birinin gelip ''bu akşam vitrin çalışması varmış mesai'ye kalacakmışsın'' ''he bir de müdür yemeğe çıksın dedi ama yarım saat değil onbeş dakika yapacakmışsın,bu gün hafta sonu dükkan kalabalıkmış'' dediğini duyduğumda yanına gidip konuşmak istedim.Ne bileyim belki beni tanır,beni tanıması ona moral verir diye düşündüm.İstediği bir kaç bir şeyi yapmak istedim.O anda arkadaşım gelip hala mağazada olduğumuz için benden özür diledi.İçin işinde bir kadın varsa o işin hemen olmayacağını anlayalı çok uzun yıllar olmuştu.Gülümsedim.
Aklıma gelmişken unutmadan paylaşmak isterim;bir de dikkatimi çeken bir şey olmuştu.Avm içerisinde herkes güneş gözlüğüyle dolaşıyordu.???
Gözlerim mağaza müdürünün,beş parmağının üçünde Arif Susam yüzüğü olan beyaz takım elbiseli,güneş gözlüklü,kır saçlı bir adamla birlikte koltuk takımlarının durduğu tarafa doğru gidişine takıldı.Ben de otarafa doğru yürüdüm.Müdür;
-Efenim koltuk takımınızı getirttik,bu teşhirdeki bunu istememiştiniz.Sizinki arka depomuzda duruyor.Sevkiyat için sizin tamam demenizi bekliyoruz.
-Teşeggürlerr Murad bey.Ammavelakin bir süreliğine yurd dışında olacamm.Dönüşümde segreterim sizinle irtibat guracaktırrr.
-Hayhay efenim.Ne demek.Hiç sorun yok bizim için.
-O gün benimle ilgilenen,bana uzunca vakid ayırann satış elemanınız Tarıg beyi de tebrig etmek isterim.Kendisi buradaysa elini sıgmak isterim.
-Ahh efenim çok naziksiniz.Kendisi hasta bu gün işe gelemedi.Ben kendisine ileteceğim söylediklerinizi efenim.
Vay be dedim içimden müdürler için söylenen o efsanevi hikaye doğruymuş,gerçekmiş demekki...
Bu keşmekeş ve kargaşa içinde başım ağrımaya başlamıştı.Benim, arkadaşla sevgili yeğeninin yanına gidip ''gidiyor muyuz? '' deme vaktim gelmişti ki Tarık yanımdan geçiyordu.Yemekten dönmüştü.
-Tarık bey ! diye seslendim.
-Evet buyrun.
diyerek arkasını döndü.Konuya aradığım bir şeyin mağzalarında olup olmadığıyla girdim.Daha sonra adını arkadaşlarının kendisine seslenmesiyle öğrendiğimi söyledim.Bir kaç espiri yaptım.İşinden memnun olup olmadığını sormaya kadar muhabbeti ilerlettim. Üzgünüm ama ''memnundu'' bence ''memnun olmaktan başka çaresi yoktu.'' Beni bir yerlerden anımsadığını söyledi.Ben de bir kaç hatırlatma yaptıktan sonra bir konser gerçekleştirdiğimde ilk fırsatta onu çağırmak üzere Tel'ini vermesini rica ettim.Çok kibar,efendi,naif bir adamdı Tarık.Elini sıkarak yanından ayrıldım.
Arkadaşımın ve yeğeninin yanına gittiğimde uzaktan gördüm ki;  Tarık müdürüne yine bir şeyler açıklamaya çalışıyordu.Arkadaşımın yeğeni aldığı giyeceğin bedeli olarak kasaya tam ''1200'' lira  ödedi.
Tarık, asgari ücretle orada çalışıyordu.Her ay ''950'' lira için.Günlüğü ''36'' liradan...Yani üç kişinin bir fastfood dükkanına gidip aldığı üç menü fiyatına...Yol parası yoktu.Servisi yoktu.Günlük yediği yemeğe biçilen fiyat ''7'' liraydı.Doysada doymasada yedi liralık bir şeyler yemeliydi.Fazlasını yerse ayın ortasında aç kalacak,evden bir şeyler götürmek zorunda kalacaktı.İşin mesaisi çoktu,karşılığı para olarak verilmiyor,yaptığı mesai saatine göre saatlik izinlerle geçiştiriliyordu.Ezilendi.Hayata karşı savaşandı.Birilerinin hayatlarında kendi hayatını görmezden gelerek mutlu olmasını sağlayandı.Birilerinin de daha da çok zengin olmasını sağlayan...
Neydi tezgah toplayan bir kızın 18-19 yaşında maddi manevi özgürlük yaşayan ve hayatın tadını çıkaran diğer kızdan farkı? O da istemez miydi dolaşmayı,gezmeyi,giyinmeyi,gülmeyi...
Ve böyle bir insanın lakayit ve kendini bilmez tavırlarına hayatı boyunca hedef kalacağındaki neden neydi?
O dükkanda karşılaştığım teyzelerin sonsuz olanaklara sahip olmak için,bu hediyeyi almak için İlahi adalet karşısında neler yaptığını merak etmeye kimsenin hakkı yok muydu?
Tarık ve Tarık gibiler birilerinin kaprislerini,egolarını,hayat sorumluluklarını çekerek mi sayılı günlerinden bir şey anlamadan hayatına veda edecekti.
İşte buydu arkadaşlar kafama takılan konulardan biri.İnsanlar arasındaki bu büyük uçurum.Ekonomik sıkıntısı olan bir yerde göze sokularak yaşanan ekonomik özgürlüklerdi.
Diye bilirsiniz: ''Nerden biliyorsun belki onlarda başkasına yardım ediyordur''
Bende diyorum ki ''Görmüyor musunuz sağlaması önünüzde duruyor;Herkesin birbirine yardım ettiği ve yardım etmeyi sevdiği ve de herkesin biribirini sevdiği bir toplum olsaydık şimdi herkes dilediği hayatı yaşıyor olurdu.Hep banacılık,vurdum duymazlık,ego her zaman içimizde, ezen ve ezilen olarak bölünme yaratmıştır.Hala istatistiklerde durumumuz gelir düzeyi düşük,işsizlik had safhada,gizli zenginlik çok olarak gözüküyorsa bunun da neticesi; hiç bir şeyin değişmediği ve kimsenin kimseye yardım etmediği gerçeğidir.Ya da sayıca yardım severlerin çok az olduğudur.
Eve döndüğümde mağzanın merkez ofisine ''Tarık'' hakkında ''işine ve müşterisine gösterdiği özene karşılık'' teşekkürlerimi belirten bir mail attım.Ve böyle değerli personellerin kaybedilmemesi gerektiğini vurguladım.
Dünyada kendi mutluluklarını kaybetme uğruna başkalarının mululuğu için hayatlarını feda edenlere en derin sevgi ve saygılarımla.

















 
 
 
 
 






BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:



19 Mart 2014 Çarşamba

SON GÜNLERİM



Bu gün doktor kötü bir haber verdi bana.''En iyi yönünden düşünürsek 4 ay, en kötü 1 ayınız var'' diyerek yüzüme pat diye durumumu söyledi.Doktor bu; alışmış tabi...Sanki duygularını aldırmış.Mimiklerini de... ''Allahtan ümit kesilmez'' diyerek tamamladı cümlelerini. Ve röntgen filmlerini,tahlil sonuçlarını elime tutuşturu verdi. Başım önde çıktım odasından. Sonra ağır ağır indim hastanenin merdivenlerinden. Hayır üzgün değildim. Belki de sevinçliydim. Artık düşüneceğim hiç bir şey kalmamıştı,uzun bir istirahate çekilecektim. Geriye dönemeyeceğim için (sonuçda bu bir seyahat değildi) arkamda yarım bıraktığım ya da bu hayatta yapmak isteyip de yapamadığım hiç bir şey kalmamalıydı. Bir de borçlarım var mı kontrol etmeliydim. Kimseyi zor durumda bırakmak istemem.
Arabamı Caddebostan'a doğru sürdüm. Sahilde park ettim. Deniz kenarında kimsesiz bir bank bulup oturdum. İnsan en dibe vurduğu zaman neden böyle tenha yerleri tercih eder acaba? Herhalde eksiksiz planlar,hesap kitaplar yapmak ister. Hayatının hesap özetini çıkarmak ister...
Süre olarak en kötüsünü düşünmeliydim. Fazlası bana hediye olmalıydı. İşte burada çıkmazdaydım. Otuz günde neler yapmalıydım? En önemlisi hangisiydi ki ilk ondan başlamalıydım. Bence vedalaşmaları şimdiden yapmalıyım. Sonra son günlerimde elden ayaktan düşer,bilincimi yitirirsem olmaz,içimde kalır. Veda fasıllarından sonra da nerede sabah orada akşam dağıtırım artık.
Tüm bir günümü anneme,diğerini kardeşime,ananeme,babama ve sevdiğime ayırmayı da düşünüyorum. Dolayısıyla 5 günüm gitti bile.
Gözüm bir anda gökyüzüne takıldı. Belkide hani derler ya hayatımı bir film şeridi gibi geçirecek bir yerler arıyordum. Aklıma şey geldi; ölen dedemi ve diğerlerini görebilecek miydim orada acaba...
Şeyi de düşünüyorum; Allahtan arkamda öksüz kalacak bir çocuğum yok. Benden hatıra bir kaç şarkı var.
Gözlerim mi buğulandı ne? Yok yok...Ne yapıyorum ben? Şimdi sırası mı?
Şimdi kalkıp eve gideyim akşam dışarı çıkmak için güzel bir hazırlanayım. Bir kaç kaçamak yapmanın tam sırası. Dünyevi zevklerin tabakta kalan son lokmalarını da sıyırma zamanı...
Yarın bankada olan paramın tamamını çekip yarısını kurucusu olduğum ''Think Green Dreams Company'' yöneticisi Mr. Arcunand'a teslim etmeliyim. Ayrıca bundan sonra yapmasını istediğim, vakıf için hayata geçirmeyi düşündüğüm şeyleri not bırakmalıyım.
Daha sonra bizimkilerin hesabına bir kaç kuruş...Kefenin cebi yok ki...
Daha da sonra son bir konser organizasyonu için David'i aramalıyım.
Yapacaklarımın kabası bu. Diğerleriyse çılgınlık,belki ölüme meydan okuma.
Yükseklik korkuma Kapadokya'ya giderek bir balonla meydan okumak istiyorum. Ve bağırmak ''Ölüm senden korkmuyorum'' diyerek...
Sonra bir Ferrari kiralayarak ibresini son hızda kırmak, Belli bir saat aralığında bir fast-food'cuda herkese bedava yiyecek-içecek dağıttırmak, Bir oyuncakçıya giderek alabildiğim kadar oyuncağı sokaklarda sakız satan,flüt  ve darbuka çalan çocuklara dağıtmak istiyorum.
Darülacizeye giderek hiç tanımadığım bir amcanın yada teyzenin hayat hikayesini dinleyerek ağlamak istiyorum.
Son konserden bir gün sonra da evime kapanıp Allah'la başbaşa kalıp bu güne kadar ona olan bağlılığımı pekiştirmek istiyorum.
Soruyorsunuz değil mi?  '' Peki bunları sağlıklıyken neden yapmadın? '' diye.
Hayır yanılıyorsunuz yaptım. Onlara sadece veda selamı verebilmek için tekrar yapacağım şeyler bunlar.
Peki ya siz ''Bir dakikanın değerini,şu güneşin,kardeşliğin,sohbetin,şarkıların,gülmenin,sevmenin,sevgilinin,annenin,diğer canlıların,denizin,nefes alabilmenin,bir günün içinde bize yaşatılan aksiliklerin bile değerini'' bildiniz mi?
Bir ay sonra ölecek olsanız maneviyat ve vicdan tartınızda neler eksik yada eksizsiz kalır düşündünüz mü?
Bir ay sonra ölecek olsanız ne yapardınız?
                                                                                                                     
                                                                                           19.03.2014  12.00















not: ''Hayatınızın Son Bir Ayını Yaşamak Üzere Olsaydınız, Kendinizle Nasıl Hesaplaşırdınız'' ı Kendinize Sormanız İçin ''Hastalık'' Olayı Tarafımca Kurgulanmıştır.



BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA

                                                                                             

12 Şubat 2014 Çarşamba

14 ŞUBAT 2014






                 
 

 
Yo merak etmeyin; klişe şeylerden bahsetmeyeceğim.

‘’Aşk’ı kim kaybetti de biz bulalım,sevgi denen şeyi bir tek Allah biliyor biz sadece hissettiklerimizi ‘’sevgi’’ sanıyoruz..Mutluluğun resmini nasıl çizemiyorsak aşk ve sevgininkini de çizemiyoruz…Bir annenin dokunuşu,bir köpeğin suratımızı yalaması,bir bayram havası sevgi tomurcuğuna bir kaç örnek işte…Sevgiler hep yalan,hatunların gözü cüzdanlarda,erkeklerinki de hep kalçalarda…’’     gibi öğüt verici yada örnek verici cümleler sarf etmeyeceğim.

Dedelerimizin muhallebicilerde buluştukları eski flörtlerden de bahsetmeyeceğim.Görücü usullerinden…Utangaçlıklardan falan…İmam nikahıyla evlenip dövülen kadınlarımızdan,ortada kalan aşklardan da, bir ay resmi nikahla evli kalıp ayrılan yollardan da…

Eros’un hikayesinden bahsetmeyeceğim.İlk oku kime sapladı,kimin neresine sapladı.Okları nereden buluyor v.b

                           Nerede akşam orada sabah aşklardan,arkadaşının sevgilisini çalıp mutlu olmaya çalışanlardan…
     Sütçüden,manavdan,veresiye defteri ödeme seçeneklerine değişik bir bakış açısı getiren bakkal   amcadan  bahsedip bu güzel ve masum güne gölge düşürecek hikayelerden de uzak duracağım. (Bir de Türk Filmi  arşivlerinde ‘’aşk filmi’’ katagorisine bir kült olarak yerleşmiş;Müjde Ar ve sevgilisinin debreşmiş tutkuları sonucunda kafayı araba camına sıkıştırma sahnesini de hatırlatmayacağım.)

       Kumsal ateşi eşliğinde başlayan ve gecenin sonunda yatakta son bulan bir gecelik yaz aşklarından da bahsetmeye gerek yok.

Melankolik,platonik,politik, aşklardan….

Mantık evliliğindeki mantıksızları anlatıp da sizleri güldürecek de değilim.

Kız arkadaşını ilk defa evine 14 şubatı bahane ederek davet eden ve yemek hazırlarken başına çok tatlı sakarlıklar gelerek (genelde yemeği yakarak) kız arkadaşına sempatik ve masum gözüken ve de o akşamın yemeğini dışarıdan (e herhalde) ısmarlamak zorunda kalan adamın tiyatrosunu da anlatacak değilim.

‘’En güzel hediye çiçek’tir.Hediyenin büyüğü küçüğü olmaz’’ mantelitesini kız arkadaşına yedirmiş ergen arkadaşı da mevzu etmeyeceğim.

Evlilik sözleşmeleri üzerine kurulu evliliklerden…

İmzadan önce verilen ‘’hastalıkta ve sağlıkta’’ sözünü ‘’gülerken ve para harcarken’’ şeklinde tecrübe etmiş çiftlerin hikayelerini de yayınlamayacağım.

Sadece ‘’Sevgililer Gününüzü’’ kutlayacağım. ‘’Kutlu Olsun.’’

 

 

                 
               

 






























BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA
 



 

1 Şubat 2014 Cumartesi

BİR GÜN ALZHEİMER OLURSAM SEVGİLİM






Gelecekteki Anneme;

Senin için kolay olmayacak,biliyorum.Hiç kolay olmayacak!

Yavaş yavaş unutacağım çünkü!

Unutabilmek için yıllar boyu dua ettiğim,iltihaplı bir yaraya dönüşmüş anılarımı unutsam sadece, ne iyi! Hatta acılarımı,kırılmış hayallerimi,hayata dair bütün ıvır zıvırı,yaşanıp geçmiş ve atık olmaktan başka değeri kalmamış olayları unutsam,benim adıma belki sevinirsin!

Ama hayır! Sevdiklerim ve sevinçlerim de birer birer terk edecek beni!

Seni unutmadığım sürece pek aldırmayacaksın belki ama sıra ya sana da gelirse! Tabii adım gibi eminim,ilk başta konduramayacaksın.

Basit bir dalgınlık,ilerlemiş yaşa bağlı unutkanlık gibi görünecek sana!

‘’Zihni o kadar dolu bir insandı ki,sonunda yoruldu,iflas etti işte’’ diye düşüneceksin.

Sonra bir gün…Apaçık biçimde…

Unuttuğumu da unuttuğum gerçeğiyle yüzleşeceksin!

Anlayacaksın ki,artık ben yokum, o yüzden sen de yoksun, aşkımız yok. Sadece yüzer gezer anı parçacıkları ve bölük pörçük imgeler kalacak geriye. O gün, sakin olman zor, biliyorum! O gün, ne kadar buna hazırlandığını sanmış olsan da ,canın çok sıkılacak! Haksız da olmayacaksın!

Öyle ya…

Aramızdaki  o dile dökülmemiş fakat çok güçlü anlaşma; tutku solup gitse bile birbirimize olan bağımsız hiç bozulmayacak diye hani…

Hep birbirimizi gözeteceğiz,birbirimizi kollayacağız anlaşmasını yani, tek taraflı ve sana sormadan bozmuşum gibi gelecek! Kırılacaksın!

Hep yaşlanmamı hesaba katmıştın.

Ama küçük bir çocuğa, hatta bir bebeğe döneşeceğimi nasıl kestirebilirdin ki! Ne yazık ki, elimden bir şey gelmeyecek! Belki seni şaşkınlıkla izleyeceğim.

Belki üzüntünü gözlemleyip bambaşka şeylere yoracağım. Belki hiç anlamayacağım.

İşte o gün gelirse eğer…

Sen sevgilim…

Seni annem bilirsem…

‘’Anne’’ dersem, bir gün birdenbire. Ve bunu tekrar etmeye başlarsam…

Bil ki, artık annemsin.

Bana hayatımı hatırlatmaya kalkma ne olur! Ve de seni nasıl koruyup kolladığımı,süprizlerimi,buluştuğumuz ilk yeri,komik hatıralarımızı,sahil yürüyüşlerimizi ve alışverişlerimizi…

 Somurtmanı istemem! Tamam! Biraz gülebilirsin,çokca gülümsemelisin hatta…

Düşün…

Birkaç aylık bir bebek de annesinin ‘’kim’’ olduğunu bilmez ama nasıl tutkuyla ve güvenle tanır onu,değil mi?

Bu saçları dökülmüş,teni pörsümüş bebek de öyle hissedip tanıyacak,öyle sarılacak annesine!

Keşke benim gibi yaşlı bir bebeği ‘’çocuk esirgeme kurumu’’na verebilsen.Ama bu da mümkün değil.

Sevgilim,zor ama dişini sıkıp onu bağrına basmanı isterim.

Nasılsa uzun sürmeyecek!

Bebekler büyür.

‘’Koca bebekler’’ ölür.

Eminim, vardır böyle olmasının bir nedeni.

Hoşçakal.

 






BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA: