Sayfa Görüntüleme Sayısı

18 Ekim 2013 Cuma

AİT OLDUĞUN YERİ VE KİM OLDUĞUNU KABUL ETMEK





Bir kızılderili Washington, DC'de yaşamaya çalışıyor mu?kendi çapındaki olanakları bırakıp casino'da kumar oynamaya yada Central Park'da piknik yapmaya gidiyor mu?
Bir siyah,hala günümüzde kendi ırkının çoğunlukda olduğu bölgelerde kendini daha rahat ve güvende hissetmiyor mu?
Dünya çapında veya ülkemizde bir yerden yüklü bir para bulmadıkça hangi çingene (gipsy) vatandaşını bir restaurantta,bir avm'de,bir sinemada,tiyatroda görüyoruz?
Yaşadığmız yerde bir timsahla trafik ışıklarından geçerken karşılaşıyor muyuz?
Bir ağustos böceğini,bir karıncayı kışın görüyor muyuz?
Biz Çin'e gidince ''köpek'',Çin'li buraya gelince ''çiğ köfte'' yiyebiliyor mu?
Bon Jovi Amerika'da yol üstü bir birahanede şarkı söyler mi?Bizim arka mahalle gazinolarından gelmiş Kader ablamıza Apollo Theater'da kim fix mönü'lü sahne verir?
Mesele; şartlar ne olursa olsun ait olduğun yeri sahiplenme ve yetinmedir.Çapını bilmektir.belki de hayalini kurduğun şeyleri oralarda hayata geçirme gerçeğini kabullenmektir.Başkalarının hayatlarını istila etmek değil...Bazı konularda herkes kurduğu düzende ilerleyip buna şükretmeyi bilse de herhangi bir olanak dahilinde ne olduğumuzu unutup bir doyumsuzluk yaşamaya başlıyoruz.
Allah'ın yarattığı,kurduğu döngü ve düzenin bozulması mümkün değildir ama işlevselliğinin aksaması mümkündür.bu da insanoğlunun tadminsizliğinden ve her şeyi oldurmak istemesinden meydana gelir.
Geçenlerde sinemada izlediğim Alfonso Cuaron imzalı ''Gravity'' filmi bana insanoğlunun ne kadar meraklı olduğunu ve şartlarını ölümüne nasıl zorladığını gerçekci bir biçimde ispatladı.
İnsanoğluna ait olmayan ve insanoğlu için gerekli yaşam şartlarının verilmediği ''uzay'' denen sonsuz karanlıkda ne yaptıklarını da anlamadığım bir kaç astronot'un yaşam mücadelelerini izledim.Filmde aksilikler silsilesi sonucu bayan astronot'un (Sandra Bullock) un uzay boşluğunda yalnız kalması ve dünyaya geri dönme çabaları anlatılıyordu.
Filmin sonunda kendi çabalarıyla dünyaya dönen ''Sandra Bullock''un yüzerek sahile çıktıktan sonra suratını kuma sürtüp kumu iki eliyle avuçlayarak gülme krizine girmesi bana gerçekten sahip çıkmamız,sevmemiz ve yaşamamız gereken yerin dünyamız olduğunun mesajını verdi.
Film boyunca uzayın soğuk yanlızlığını yaşadım oyuncularla...
Ve dünya uzaydan, olduğundan çok daha güzel ve yaşanılası gözüküyordu.Uzaysa bizim için hep bir bilinmez ve keşfedilmesine bir yere kadar izin verilen bir sır olarak kalıyordu.
Ay'a kadar gidilmesine ve teleskopik dürbünlerle,radarlarla gök cisimlerinin tespitine izin verildi.Ama dikkat ederseniz bu keşiflerden sonra ilahi güç artık insanoğlu'nun olanaklarını durdurdu.Uzay'da şaşkın şaşkın dolaşmaktan ve Ay'dan bir torba toz ve taş almaktan başka bir şey yapamadık ve yapamıyoruz. Mars'da yaşama hayalleri kuruyoruz. v.b
Kendi evinin kıymetini bilmeyen,ona bakmayan,her gün bir yerine zarar veren bir ırkın gözünü başka evlere dikmesi ne kadar anlamsız ve gereksiz bir boy gösterisi değil mi?























BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:

13 Ekim 2013 Pazar

NİCE YILLARIMIZA 14.10.1975



Dünyaya yani nasıl olduğunu bilmediğin bir yere kendi isteğinin dışında getirilmek ve ölene kadar yaşayacaklarını nasıl yaşadığının ve değerlendirdiğinin takip edilmesi...
İlginç bir döngü ve nedeni bilinmeyen...
Belki de girmek istemediğin bir sınava sokulmak misali...
Yok olana kadar sıradan bir yaşayan gibi değilde; hayata,birilerine,dünyaya ufak da olsa bir yararım dokunmuş ve akla gelip anılan biri olarak bana bahşedilen süreyi tüketmek isterim.
Kendimin gösterdiği kabuğunu kırma ve azim gösterisini bana hediye edilen bu güzel hayatın bir bedeli olarak ödemek isterim.
Zamanımızın şartlarındaki hayat önüme bir çok engebeler,dikenli güller,çukurlar çıkarsa da bunları bu sınavın şaşırtmacalı soruları olarak görüyorum.
Bakış açına dikkat et,empati kur ve uyanık ol.
Bu güne kadar yanımda olan insanları ve başarılarımı bu yöntemle kazandığımı belirtmek isterim.
İzlediğim; bu yaklaşımı aynı vücudun kabul etmediği bir ilaç misali geri itenler ,görmezden gelenler ve işlerine gelmeyenler sonsuza dek benim dünyamın dışında olacak.Merhamet,vicdan,şevkat ve sevgi nedir bilmeyenler ve öğrenmek de istemeyenler beni uzaktan izlemeye mecbur kalacaklardır.
Üzerlerindeki tüm sorumlulukları yerine getirerek bana emek veren ve desteklerini her daim hissettiren sevgili aileme sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.
Bana inanan,benimle hala aynı doğrultu ve tempoda yürüyen ve de yoluma katılan sevgi insanlarını da bütün kalbimle kucaklıyorum.
                                                                                                   Nice Yıllarımıza
                                                                                            
                                                                                                   Burak Kırmızıtuna
                                                                                                    14.10.1975


 

 
 
 
 
 
 
 
 


BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:

 

11 Ekim 2013 Cuma

:)



Açtığımız 1975 fast food store'un konumu dolayısıyla hareketli bir alandayız.önümüz açık,mekanın çaprazında apartmanlar sıralı.çarprazdaki ilk apartmanın önünde de sokak lambası bulunmakta.dün mekanın önünde arkadaşlarla dururken yetmiş yaşlarında,belki seksen;bir teyze yanaştı yanıma.
- Evladım şu ışıklarınız var ya bir türlü uyutmadılar beni.ben karşıdaki binada oturuyorum (çarprazımızdaki ilk apartman,önünde sokak lambası olan:) bütün gece yatak odamda dolandılar,göz kırpıp kırpıp durdular bana. olmaz ki böyle...ilerdeki dükkanda da vardı bu ışıklar,söyledik kapattılar.siz de söndürün giderken.yoksa başka yollardan söndürttürürüm.sen misin buranın sahibi?
- Yok ben değilim az sonra gelir söylerim. (der miyim benim diye:)
Teyze maşallah makinalı tüfek gibi söyleyeceğini söyledi,noktayı koydu gitti.sadece diyebildiğim ''yok ben değilim'' olmuştu.ben ''müzik sesinden rahatsız olduğunu söyleyecek galiba'' diye düşünürken,minik led ışıklarından şikayet yedik.
O ışığın nasıl iki yüz metre ötede çaprazdaki apartmanda bulunan teyzenin örtülü penceresinden sokak lambasını da aşarak yatak odasına girip gözünü rahatsız ettiğini çözemedim.gece hiç uyumadım.hesap kitap yaptım.ağladım.bir ışığın gözünden baktım duruma bir de teyzenin....yok,işin içinden çıkamadım.iddiası ''gökten elma yağdırdın,apartmanın çatısında tuğla bırakmadın'' kadar olanaksızdı.
Tweety'nin babanesi kadar tonton teyzem;dilerim dün gece iyi uyumuşsundur.gece ışıklar kapalı kaldı,bundan sonra da kapalı kalacak.
Her eve senin gibi bir teyze lazım vallahi.
iki yüz metre ötede,evin içinden yetmiş yaşında o ışığı algılayabilen ve gözünü rahatsız ettiğini söyleyebilen insan,hırsızı falan daha sokaktayken kokusundan anlar.Maşallah sana.
 
*
 
Kadıköyde park yeri bulmak çok zor.bu ücretli de olsa aynı.her yer full. zar zor az da olsa boş bulduğumuz sokak otopark'ının birine arabamız park edildi,makbuz kesildi falan...
İşimizi halletmek için yürürken bunun gibi bir çok otopark'ın tıklım tıklım istiflenmiş arabalarla dolu olduğunu gördüm.gözüm en köşe dipteki arabaya ilişti.şimdi ben o arabanın sahibi olsaydım arkasındaki yirmi araba nasıl çıkarılacaktı,onu düşündüm...herhalde kalış sürelerine göre park ediliyordu ama on saat kalma sözü veren ve arabası en dip köşeye park edilen birisinin acilen bir saat sonra dönmesi durumunda arabası kendisine o daracık sokakta yirmi araba çıkarılarak nasıl verilecekti merak ettim doğrusu.yoğunluk ve sokak trafiğinde meşakatli olmuyor muydu?
Her neyse;görüşmemiz bitti,otoparka geri döndük.ücretini ödedik.Cem:
- Anahtar nerede? dedi adama.
- Arabanın üstünde. dedi adam.
Arabaya bindik.kontağa elini uzattı.kontak boş,anahtar yok.adama seslendi:
- Anahtar burada yok.
Adam kabararak eliyle işaret etti:
- Arabanın üstünde dedik ya abi.
Bir baktık anahtar ön kaputun üstünde duruyor :))
 
 

7 Ekim 2013 Pazartesi

.ÖT KORKUSU VE ZOR SEÇİMLER


Düşecek olan bir uçakda olsaydınız ne yapardınız?
Kelimeler tasvir etmeme yetmez ki.
Uçak irtifa kaybediyor,kaptan pilot ''acil durum'' anonsu yapıyor.sert bir sarsılma.bir bakıyorsunuz hostes kucağınızda,itip yere düşürüyorsunuz.gözleriniz yerinden fırlamış,gırtlağınızı ve ağzınızı yırtarcasına bağırıyorsunuz.gözünüz kimseyi görmüyor.
Düşüyor olan bir uçakta insanlar nasıl bir adrenalin yaşıyor,onları nasıl düşünceler sarıyor acaba?
Hayal edin;oksijen maskeleri iniyor,koltukların arkasındaki fileli ceplerde bulunan dua kitapları okunmaya başlanılıyor,uçaktaki genel müzik yayını ilahi eserlerle devam ediyor.(insanların zor anlarında ilk akla gelen olur;dinimizin gerektirdiklerini yerine getirme arzusu...o anlar atlatıldıktan sonra yine aynı tas aynı hamam devam ederler)
Uçağın bagaj kapısı kopup düşüyor ve kuvvetli hava akımından insanlar bir-iki uçmaya başlıyorlar.uçağın kapısından bu şekilde düşecekken kafasını çarparak gökyüzüne karışan biri o anda ne düşünür?ölüme bu kadar yaklaşıyorken...insanın evladını bile gözü görmeyecek duruma düşmesi ne acıdır.tam bir can pazarı.
İnsan uçağın yere çarptığı anda bir acı hisseder mi acaba? veya ölür ölmez o an nasıl bir yerde bulur kendini?
Uçağın yere düşeceği anda yaşananlar insana aklını kaçırtır herhalde.
Ne güzelliğin,ne kariyerin,ne de business class'ın hiç bir önemi yoktur o an.
İşte insanlar ilahi güç tarafından her şeylerinden arındırılıp eşitlendirildikleri andadırlar.
 
*
Düşecek olan uçağa eğer binmezseniz anne,baba ve kardeşinizin öleceğini söyleselerdi seçiminiz ne olurdu?
Küçükken beynimi tokatlayan ''Anneni mi seviyorsun babanı mı?'' sorusu hayatım boyunca ikisi arasında bir ayrım yapmanın mümkün olmadığını hatırlatır bana...çok kıymetlilerin seçimi arasında kalacağına metrobüste oturan güzel bir hatunun göz hapisindeyken tutunmadan körüğün ortasında kal daha iyi.
Ama ben merak ediyorum lafta değil uygulamada kaç kişi ailesinin yerine canını verir.bir annenin evladı için ölümü göze almasının yüzdesi yüksektir ama bir evladın bunu yapması tartışılır.
Testere filminin(serinin hangi bölümü hatırlamıyorum) iki kardeşin Jigsaw'ın ilginç oyunlarının birinde karşı karşıya kalmasını izlemiştim.birisinden birisi diğeri için fedakarlık yapmalı ve matkabın kendisine saplanması için direnmemesi gerekliydi.
Hayal edin; aileden birisiyle böyle bir oyunda karşı karşıyasınız.ve siz direndikçe matkap ona doğru ilerliyor,o direndikçe matkap size doğru geliyor.ikiniz de direnirseniz güçlü olan kazanıyor.ikiniz de direnmezseniz ikiniz de ölüyorsunuz.garip ölçüler,kıyaslar bunlar...belkide maneviyatımızın gerçekliğinin ve temizliğinin test edilmesini izlemiştik o filmde...
Düşeceğini bildiğiniz uçağa ailesiyle vedalaşıp kim biner,kaç kişi?
Yada kendiniz için bir bahane uydurarak yolculuğa katılmayıp düşeceğini bildiğiniz uçağa bile bile kim ailesini bindirir?
Her gün sıkıldığınız hayatınıza ve etrafınızdakilere,belkide ailenize söylenirken bu seçim karşısında bir anda her şey vazgeçilmez ve değerli oluverir.
Bana soracak olursanız;ben hepsini uçağa bindirir sonrada bir şeyler içmeye giderdim.
Şaka şaka :))
Aslında uçağa binerek onları kurtarabilirim ama onları yokluğumla dayanılması zor ve sonsuz bir acıyla yaşamaya mahkum etmiş de olurum.
Bu yüzden bende kendime göre önlemlerimi alıp (paraşüt gibi) en azından kurtulma yüzdemi arttırmaya çalışarak uçağa binerdim.
 
 




 

   
 
 
 
 


BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:

 


3 Ekim 2013 Perşembe

GENEL

 
 

Fitness'dan döndüm,ılık bir duş.(16.30) Elime kahvemi aldım.salonun cam duvarından denize doğru daldım.yağmur eski filmlerdeki çizikler gibi manzaramın görüş alanını bozuyordu.solumda paşa (kedim) sağımda çaça (köpeğim) üzerimde antika bir battaniye.sağlam bir imparatorluk kurmuştum üçlü koltuğumda.hesap kitaba daldım.ölçme,biçme,tartma...son altı-yedi ayın.
Yine gelecekle ve hepimizle alakalı bir doğan güneş silületi göremedim o yağmurlu manzarada.
Veya bir çift mavi göz.çok derin daldım olduramadım.galiba uzun bir zamanda olmayacak.her şey öyle kolay ve aleni oluyorki; bir tren geçiyor önümüzden sanki. Ama dünyadaki tüm cahillerin ve emellerine ulaşmak isteyen çıkarcıların bir tek yol izlediklerinin bilincindeyim;
''çoğunluğu oluşturan insanların en hassas değer yargılarının tarafındanmış gibi davranmak yada  o değerlerinizi yok sayan birileri var bakın ben gösteriyorum imajı yaratmak'' durumu.
Zekice gözüken bu taktiğe kendini yetiştirmiş toplumların oluşturduğu yerlerde kimse aldanmaz.iyi ve kötüyü,doğru ve yanlışı anlama yetisi çok yüksektir.yargılama çekimserliği yoktur;gerekliliği ve baskısı vardır.yani '' bir kedinin önüne mama serperek onu dükkanına çekip lahmacun yapacak bir iş yeri sahibi '' örneği gösterilemez.çünkü öyle bir kedi yoktur.öyle bir iş yeri sahibi de yoktur.bilinçli bir toplum bunun olmasına da izin vermez zaten.
Kedi olanlar ve taraf tutmayı sevenler,sonunda daha büyük ve iyi şeyler olacağına inanmak isteyerek sadece anlık karlar uğruna bir şeyin peşinden gidip aslında kötü bir şekilde sömürülüp kendisinden faydanıldığını çok geç anlamaktadırlar.ve diğer kedilerin de kaderlerini değiştirmek,hayatlarını mahfetmek ve de o kişinin bunu her zaman yapmasına zemin hazırlamaktadırlar.
Yeni yıl bize temiz bir sayfa getirecek.dilerim o sayfaya herkesin yazacağı güzel şeyleri olur.

*
Müzik dünyası açık alanda kurulu büyük bir iş yeridir kurumsal bir yerde çalışırken can sıkıcı nelerle karşılaşıyorsanız o sektörde de karşılaşırsınız.kıskançlık,rekabet,dedikodu,ego,sahte yüzler,sahte yakınlıklar,soğuk uzaklıklar falan...inanın kimse birbirinden farklı bir şey görmüyor.temel malzemesi ve işçiliği duygulara dayalı bir üretimi bu tür insanların da yapabiliyor,başarabiliyor olması da çok ilginç gelmiştir bana.
Albümümü,şarkılarımı,cover'larımı seviyorum,benimsiyorum,parçam yapıyorum...bana ait her şeyin benim onayımdan geçmesi yeterlidir.karşımdakilerin takdir edip etmemesi kendi bilecekleri iş ve kendilerine ait kısımdır.Ufak tefek konser,kutlama ve arkadaş düğünleriyle geçiveren bir yaz yaşadım.esasında fazla dinlendim.Şimdi kafamda albümle ve sosyal sorumluluk projesiyle ilgili yeni hedefler var.onları hayata geçirebilmem için gerekli olacak güzel insanları bulmam lazım.geçen ay (eylül) ticaret hayatına da atılmış bulundum.pazartesi açılışı (07.10.2013) yapılacak olan bir fast food dükkanını (1975 fast food store) kadıköy'e kazandırdık.sadece sanatından para kazanarak geçinen kaç kişidir acaba? kazandığı parayı iyi kullanamayanları ve geleceğe yatırım yapmayanların da nereye parayı akıttıklarını merak etmiyor değilim :)) Allaha o muhteşem gücü ve adaletiyle hayallerimi gerçekleştirirken yanımda olduğu için minnettarım.
*
 
Aşk'a gelince...''Kadınlar ne ister?'' (klişeler değil,gerçekten...) bu kadar kısa özetleyebilirim.
 
*
 
Müzik eşliğinde yürümekten koşmaktan ve ağırlık çalışmaktan başka hiç bir spor faaliyetim bulunmamakta.19'lu yaşlarımda amatör kümede bir sene basketbol oynamıştım.onun dışında altı-yedi ay içinde süre gelmiş herhangi bir spor olayı ile ilgili bir yorumum yok.
 
*
 
Ben dar düşünen biri değilimdir.hayatımda her şey yolundaysa başka hayatları da düşünürüm.
önümde bir şey olmuyorsa daha gerisinde ne oluyor merak ederim.bazı şeyler direkt olmasa da dolaylı yoldan bizi ilgilendirir.kimsenin sahiplenmediği,kendini sıyırdığı,görmezden geldiği, ''biz çok uzaktayız,bize gelene kadar....bize bir şey olmaz'' şeklinde telkinlerde ve komik yorumlarda bulunduğu bir konu var: ''Buzulların erimesi ve yeşillik alanların yok olması'' bunun yanında; bazı hayvanların soylarının tükenmesi,bazı gıdaların artık organiklerinin yetiştirilememesi gibi bir çok konuda da endişelenmek gerekiyor.aynı dünyada yaşayan ve nefes alan canlılar olarak ne yapmalı,neler yapmamalıyızı ciddiye almamız gerektiğini düşünüyorum.bu konular Antartikada yaşayanı da,Afrikada yaşayanı da,Türkiyede yaşayanı da çok yakından ilgilendiriyor.Dünya nüfusu; ''bir son gelecekse bu hepimizin sonu olacağının farkında değil galiba''  nedense bu mevzular politika ve spor gibi konulardan çok daha sonra geliyor.ben şahsım adına kaygılıyım.Ve payıma ne düşecekse yardıma hazırım.Çok iç açıcı  bir gelecek bizleri yada bizden sonrakileri beklemiyor.bu alenen ortada gözüküyor.Biz hala var olan bir şeyi görmezden geliyoruz.Doğa da  bizi uyarmaya ve bütün olanları gözümüze sokmaya devam etmekte...
 
*
Hayat gerçekten her şeye ve herkese rağmen güzel.Var olmak güzel.İlk önce kendini sevebilmek de güzel.
Hayattaki tatlı şeyleri arayıp bulup çıkarmak güzel.
Sağlığınız yada bir sevdiğiniz sonsuza kadar yok olunca;can ne kadar tatlı,hayat nasıl yaşanılası daha iyi anlıyor insan.
Herkes sizin hakkınızda iyi düşünmese bile bu yaptıklarının kendi sorunlu hallerinden kaynaklandığını unutmayın ve tatlı canınızı üzerek şu üç günlük dünyada bu tür şeylerle vakit kaybetmeyin.
Hayatın anlamı,ayaklarımız yere sağlam basıyorken,tüm fırsatları yakalamakla,her şeyin kıymetini anlamak ve değerini verebilmekle başlıyor.















BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:


13 Eylül 2013 Cuma

ŞEHİR HATLARI VAPURU


                                   
Eskiden ben şehir hatları vapurunda çok seyahat ederdim.Kadıköy sevdiceğim gibi arkamdan bakar yolumu gözlerdi. Benim için Beşiktaş'sa bir patrondan öteye gidemedi.
Vapurlar benim için rahat bir yolculuk seçimi olmuştur. Geniş rahat koltuklarında ferah ferah yoluna gidersin. Bir tek kış günü dolar hatta oturacak yer bulunmaz ama yine de rahattır. Yaz'ın bile vapur'un tercih ettiğim kısmı en arka sağ yada sol koltuğudur. Kendi halinde ve kendi ile başbaşa kalmak isteyenler içindir. Laf aramızda o koltuklarda az şiirler yazıp besteler yapmamışımdır. Bu yüzden hep bir kalem ile bir kağıt parçası ve de bir ses kayıt cihazı bulunmuştur cebimde. Fakat hiç bir vapurun canı; tarafımdan tahta kalorifer kapağı karalanarak  yanmamıştır. Camdan gördüğüm o buruk manzara her sefer'imde aynı olmasına rağmen , her görüşümde başka şeyler anlatır, hatırlatırdı bana ... Hiç sıkılmazdım. Bazen de camdan süzülen bir yağmur damlası, soluğumun camdaki buhusu alır götürürdü beni... Beni taşıyan bir emektarla bunları bir sessizlik içinde paylaşmak benim için büyük keyifti. Bu yüzden yalnız olmayı tercih ederdim, çoğu zaman olduğu gibi. İnsanoğlu oyun ve güzellikleri bozan değil midir ? Eh böylelikle mesafeli olmakta fayda vardır.
Sen misin mesafeli duran. Bütün abukluklarda beni bulurdu. Mesela insanları mıknatıs gibi etrafıma çekmeme bir türlü anlam verememişimdir. Aura'dan mıdır (Fiziksel bedenin çevresini kaplayan elektromanyetik dalgalara Aura denir. Aura her yaşayan insanın çevresinde titreşimler halinde mevcuttur) yoksa o malum tüy'den midir bilemem...
En aklımın ermediği de; onca boş oturacak yer varken bir çiftin (sevgilinin) karşıma gelip oturması olmuştur. Çok tuhaf gelir bana; ikiyüz kişilik müsait oturma kapasitesi ve ben tanımadığım iki kişiyle vapurun en köşesinde yüzyüze. Ve sonrasında her türlü sohbet'lerine ister istemez duyarak katılıyor olmam... Sanki çok sıradışı bir varlıkmışım gibi arada bir durup beni izlemeleri... Ve de hiç çekinmeden öpüşmeleri… Sizce bir çift bir vesaitte, tanımadığı birinin karşısında, iki adım uzaklıkta oturuyorken ve de orada bizden başka da kimse yokken, bunu neden yapar? Bunun gereği nedir,var mıdır yani? Bir şeylerin ispat çalışması mıdır? Show mudur? Teşhircilik midir?
- Aşkııııııııımmmm gel hadi kendimizin fotografını çekelim.
- Ama hayatım telefonunun şarzı çabuk bitiyor biliyorsun.sana ulaşamazsam ne yaparım ben?
- Ne yaparsın?
- Ne yaparım?
- Ne yaparsın?
- Ne yaparım?
- Şeker gibi eririmmmmm.....
- Ohhşşşşş.......
Hani bir hayvan vardı neydi o? Hani yemek yerken ağzını şapırdatır, ağzı sağa sola kayar, aval aval etrafına bakardı.....Heh, o işte; ''Geyik''. Onun muhabbeti.
Dikkatimi çeken başka bir şey; vapurda insanlar yalnızdır. Hiç kitap okumayan o yolculukta kitap kurdu kesilir. On senelik cep telefonunu yirmibeş dakika boyu tekrar ve tekrar keşfetmeye çalışanlar vardır. İletişime kapalıdır çoğu; kimi mp3 player'la duvarını örmüştür. Kimisi çıkarcı bir yakınlık içindedir; gazetenin ekindedir gözü. Kimisi gün bitiminde, iş güçten sonra sosyalleşmeye bakar; gözler kısık bir avcı keskinliğinde göz temasındadır. Kimisi yüz yıllarca uyur, kafası devrilir. Kimisi denize serer geçmişini ölçüp biçer, kimisi de simit yemekten cır cır olmuş martıları besler....
Bu uğraşlara; ''Bir dakikanızı alabilir miyim abilerim ablalarım, rahatsız ettiysem özür dilerim.'' anonsuyla ara verilir. İnsanlar diğer yolculara bakarak telaşlı bir şekilde o kişiye para verilip verilmeyeceğinin hesabını yapar. Muhtemelen de herkes kafasını tekrar öne eğerek elindeki uğraşısına devam eder. Bu noktada benim anlayamadığım hep şey olmuştur: ''Neden şivesi düzgün takım elbiseli biri ihtiyacından dolayı insanlardan para toplamaz?'' öyle ya; eli ayağı düzgün birinin hiç mi zor günü olmaz? Neden tasvir hep aynıdır? Bir de ertesi günü gördüğüm başka biri de harfi harfine aynı şeyleri söylüyor olur. Bu kişiler bazen aynı vapurda pişti bile olmaktadırlar.
Sanat sever bir toplum olduğumuz için sanatın dalları yaşantımızdan taşar,fışkırır olmuştur. Bunun en iyi örnekleri bildiğiniz gibi semtlerdeki ''sanat noktaları'' ve ''toplu taşıma araçları'' dır. Yine vapur yolculuğumun bir tanesinde iki genç arkadaş geldi. Elinde gitar kutusu olan yanıma diğeride onun karşısına oturdu. Sonra ben bir şeyler karalıyordum ki; ''Çökertmeden çıktında halilim....'' diye herif bir bağırdı yanımda. Karşımdaki amca uykusundan fırladı, ''Nerimaaaaaannnnn'' diye haykırdı. Çarprazdaki kadının bindiğimizden beri ağlayan bebeği emziği yuttu. Çaycı az daha tepsiyi fırlatıp kaptan köşküne kaçacaktı.(ya bu arada kaptan için vapurun içine köşk yapıyorlar zavallı şoförler kıç kadar koltukda kıpırdamadan oturmaktan bel fıtığı oluyor anlayamadım ben bu işi. Kaptan eminim hiç eve gitmek istemiyordur. Kim köşkten çıkıp apartman dairesine girmek ister ki ?)
Ya millet şaşırdı; ne zaman gitarı çıkardın, ne zaman nefesini ayarladın (az önce bacak bacak üstüne atmış oturuyordun) herkesin boşluğuna geldi tabii. Arkadaş öyle bir kaptırdı ki kendini 3.30'luk şarkı yirmibeş dakikada bitmedi. Biz iniyorduk adam hala söyleyerek peşimizden geliyordu. Halilim de Halilim Halilim de Halilim….
Vapur iskeleye yanaşmak için manevra almaya başladığında bir çok kişi aşağıya inmişti bile. Ben de arka taraftan inmek için vapurun kıç tarafındaki merdivenlerinden indim. Orası da tıkanmıştı. Bekliyordum ki yanımdaki teyze çocuğu kaldırdı denize işetmeye başladı. İçimden inşallah şu önümdeki turistler arkalarına bakmaz diye geçirirken adam dönmez mi arkasına. Orada bir şamata başladı. Adamın yanındaki beş kişi başladılar gülerek alkışlamaya... Teyzemde gülerek kafasıyla selam verdi garibim. Döndüm teyzeye;
- Teyzecim niye vapurun tuvaletine götürmedin çocuğu.
- Yettiremedim oğlum, koyu verecekti altına, martıları yıkıyo o , martıları.....
- Teyze hadi biz yabancı değiliz, bunların büyük versiyonunu da otoban kenarlarında görüyoruz. Ama elin Amerikalısı anlar mı martı yıkamaktan, denize işemekten ....... dedim. Dedim de ne değişti ?
Vapurda oturduğu yerin yanına çantasını koyan ve oturmak istediğinizde istifini bozmadığı için ''sizin mi?'' diye sormak zorunda kaldığım, vapur iskeleye yanaşırken o dandik kırmızı şeritlerin (insanların iskeleye on metre kala atlamaya çalışmalarını engellemek için) altından geçmeye çalışanlara bakakaldığım, bekleme salonundan çıkarken tanıdık tanımadık elele tek yürek olabildiğimiz tek an olan vapura biniş sürecinde dağıldığım, vapur yanaşırken iskeleye çarptığında yanak yanağa, dudak dudağa, kucak kucağa geldiğimizde durakladığım, kız kulesini göstererek ''buraya yanaşacak mı gardaş'' diye sorana şaşırdığım, ve bunun gibi bir çok hayatımın bir kısmında güzel hatıralar bırakan parçaları ,Kadıköy-Beşiktaş & Beşiktaş-Kadıköy hattı vapur anılarımı tebessümle anarım hep.



Yeri gelmişken vapur yanaşırken denize düşüp iskeleyle vapur arasında kalan vatandaşımızı da (Haydar Kayır 43) rahmetle anıyorum.Bu kaza için görgü şahidi Yalçın Baykın, “İskeleden girerken önündeki bayan geçti, daha sonra ayağı kayıp aşağıya düştü. O sırada vapurun halatını aşağıya saldılar.Teknenin açılabilmesi için motoru çalıştırdılar. Adam önce yukarı çıktı, daha sonra motorun kuvvetiyle iskelenin altına indi” demiş.(Murat Solak-İHA-Milliyet)




                                         














BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:



28 Ağustos 2013 Çarşamba

KENDİME.



Sen var ya her şeyimsin biliyor musun ? evet aynadaki ben,sudaki suretim,güneşteki gölgem...seni çok seviyorum.Sevmekle de kalmayıp üstelik beğeniyorum da...Yalansız ve sadık kaldın bana,hiç kendimle kavga etmek zorunda bırakmadın beni...arada bir farklı düşünüp farklı kararlar aldık ama ne sen bana küsebildin ne ben sana..
Ne sen benden kaçabildin,ne ben senden...Yalnızlığı hiç tadmadım.Sana (kendime) güvenim tamdı.Hiç bir şeyden korkmadım.Bir değil iki kişiydik.
Huylarımızı seviyorum; Kebap'a duyduğumuz aşkı,en kısa mesafeye bile giderken sahne hazırlığıyla gitmemizi,futbol'dan nefret etmemizi,insanların suratına hiç bir kaygımız olmadan doğru bildiğimizi söyleyebilme rahatlığımızı,tatlı krizlerini,sessizliğe olan düşkünlüğümüzü,eskiye olan bitmez tükenmez hasretimizi,''son söz bize aittir'' felsefemizi, gibi gibi bir sürü şey...
Kendime yatırım yapmayı seviyorum; spor yapmayı,başka insanların dilini öğrenmeyi,sosyalleşmeyi,her konu hakkında söyleyecek doğru bildiğim mutlaka bir-iki şeyin olması gerektiğini,saçıma,kiloma,giyinişime dikkat etmeyi,siyasetten uzak durmayı......
Seni bizim ayarımızda olmayan insanların yanından çekip almayı seviyorum.egomuzu da...zaten ego insanın özü değil midir? senin adın yani...ukalalık yapmayı da seviyorum.bilirsin insanlara derdini anlatmak için bazen aynen onlar gibi konuşmak gerekiyor.böylelikle ortak noktada buluşabiliyoruz.
Gözlerimi seviyorum,ellerimi de...otuz sekiz yıldır bembeyaz kalan dişlerimi de...bir de her şeyi sineye çeken kalbimi,sünger misali...Dans edermişcesine ritmik yürüyüşlerimizi...kalabalık içerisindeyken yüksek sesle bir-iki mısra şarkı mırıldandığımızda o komik bakışlar sonucu eğlendiğimiz anları seviyorum.
Beraber yürek yüreğe verdiğimiz işlerden çıkan başarıların kıskanılmasında seni seviyorum.Her şeyi sana (bana) borçluyum.
Herkesin biz olmaya çalışmasını,olamamasını seviyorum.
Sana laf söyletmem,hiç kimseden utanmam,seni sakınırım,her sabah yüzünü temizlediğimde;sana günaydın dediğimde bana iyi bir günün garantisini verensin.
Bunca senelik dostluğumuz bir tabut karanlığında biterken ve sen göğe yükselirken.sonsuz teşekkürler edeceğim sana bir kez daha; beni hayatımda ayakta tutmak için çıkarsız her şeyi göze aldığın için...beni sevdiğin için...









 BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA: