BAŞKASINDAN ÜSTÜN OLMAMIZ ÖNEMLİ DEĞİLDİR. ASIL ÖNEMLİ
OLAN ŞEY DÜNKÜ HALİMİZDEN ÜSTÜN OLMAMIZDIR. DÜNDEN
ÖĞREN, BU GÜN İÇİN YAŞA, YARIN İÇİN HAYAL KUR. YENİ GELEN
BU GÜN ÜÇ YARINDAN DAHA DEĞERLİ OLABİLİR.
Bilgisayarın neredeyse otomobil büyüklüğünde olduğu yıllardayız. Amerika'da Steve Jobs ve arkadaşı Wozniak, sıradan insanların kullanabileceği ilk kompakt kişisel bilgisayarı (PC) akıl ettiklerinde, üniversiteyi henüz bitirmemiş, yirmili yaşlarda iki gençtir. O dönem çok popüler olan Atari firmasına gidip, her eve girebilecek bir bilgisayar yaptıklarını, bu ürünü yaparken de Atari'nin bazı parçalarını kullandıklarını, eğer seri üretimini yapmak isterlerse projelerini onlara verebileceklerini, hatta kendilerinin de orada maaşlı olarak çalışabileceklerini söylerler. Firma PC'leri kimsenin almayacağını söyleyerek kabul etmez. HP'ye aynı teklifle giderler, onlar da Jobs'un söylediğine göre; ''Fikrinize ve size ihtiyacımız yok, daha üniversiteyi bile bitirmemişsiniz!'' diye rededer.
İki kafadar kendi şirketlerini kurmak ve ilk kişisel bilgisayarları üretmek için bankaya başvurduklarında, ''Bu tür pahalı oyuncakların kimseye satılamayacağı'' gerekçesiyle onlara kredi verilmez. Onlar da evdeki hesap makinesi dahil bir çok şeyi satarak denkleştirdikleri parayla evlerinin garajında kendi şirketlerini kurarlar. Kurdukları Apple şirketi zaman içinde Macintosh, Iphone, Ipad ve Ipod'u üreterek sektörün en büyüklerinden biri olur. Apple'ın 2011 yılı piyasa değeri 422 milyon dolara ulaşır.
''Çılgınlar, uyumsuzlar, asiler, baş belaları, eski köye yeni adet getirenler. Onlar kural düşkünü değildirler ve statükoyu umursamazlar. Onlardan yararlanabilir, onlara karşı çıkabilir, onları yüceltebilir veya alçaltabilirsiniz. Yapamayacağınız tek şey onları görmezden gelmektir, çünkü onlar üreterek, gerçekleştirerek değişim yaratanlardır. Onlar insanlık koşusunu bir adım öteye götürenlerdir. Farklıdırlar. Bazıları onlara deli diyebilir. Bizim için onlar birer dahidir. Dünyayı değiştirecek insanlar, onu değiştirebileceğini düşünecek kadar çılgın olanlardır.
Alman filozof Schopenhauer'e göre bir gerçeğin doğumu üç aşamadan geçer:
''Önce alay edilir, sonra şiddetle karşı çıkılır, en sonunda zaten böyle olacağı biliniyordu'' denir ve kabul edilir. Kabul ettiren yapanın kendisidir. Kendisine inanan kişidir.
Eğer bir alanda ölçüyseniz, cesaret kıran çoğunluğa karşın, neyse ki destekleyici bir azınlık da gelip sizi bulur. Oranları değişiklik gösterse de negatifin pozitifi de vardır. Bu insanlar içimizdeki zekayı, yaratıcılığı, sanatı, yeteneği, nezaket ve saygıyla görmeye eğilimlidir. Her toplumda; iyimserler ile kötümserler, çekiştirenler ile geliştirenler, destekleyenler ile engelleyenler yan yana yaşar. Ve bunların etkileri üzerinizde farklı farklı olur. Sizin, negatifleri nasıl def edeceğiniz, pozitifleriyse nasıl bir alçakgönüllülükle karşılayacağınız kendi elinizdedir. ''HANGİ KESİMİN NE KADAR BASKIN OLDUĞU O TOPLUMDAKİ BAŞARI KÜLTÜRÜNÜN KARAKTERİSTİĞİNİ BELİRLER. BAŞARI KÜLTÜRÜ DE TOPLUMDA YAŞAYANLARIN DAVRANIŞLARINI DOĞRUDAN ETKİLER.''
''Sen işini kış tut, yaz çıkarsa bahtına'' der aile büyüklerimiz. ''Ne oldum deme, ne olacağım de'' diye tembihler atasözlerimiz. ''Akarken hemen küpünü doldur'' diye uyarır meslek büyüklerimiz. Hep bir iktirsazlık ürküntüsü, kadercilik, belirsizlik korkusu ve başarısızlık beklentisi egemendir. Gol atmaya değil gol yememeye, on numaralı futbolcu olmaya değil, kaleci olmaya hazırlanırız. Öğrenilmiş çaresizlik.
Yenilikçi olmaya, yeni şeyler keşfetmek için yatırım yapmaya ve de dünyaya kendini kaliteli zeka ile kabul ettirmenin güzel örneklerinden bir tanesi şöyledir:
1797'de ilk demir döküm saban üretildiğinde, New Jersey'deki çiftçiler, ''Demir saban zehirlidir, demir toprağa iyi gelmez, mahsulü bozar, yabani otları çoğaltır'' gerekçesiyle kullanmayı rededer. İlk seri otomobil üretimi yapan ''Henry Ford'' 1903'te bankaya kredi başvurusu yaptığında rededilir. Ekspertiz raporunda şöyle yazar: ''Atlar her zaman kullanılacaktır. Otomobil ise ancak geçici bir moda olabilir.'' Henry Ford pes etseydi bu gün Ford marka arabalara binemeyecektik. Ve milyonlarca kişi Ford fabrikalarında çalışamayacaktı.
Çaresiz hastalıklar haricinde her şeyin bir çaresi vardır. Önemli olan karşınızdaki anlayabilmek istesin, eğitilebilsin ve de size değer vermek istesin.
Çok
şükür ki kırk üç senedir güzel bir hayata sahip oldum. İsteklerimin çoğu er geç
gerçekleşti. Azı da yarıda kaldı. Sağlıklı bir hayatım oldu bu güne kadar.
Kendimi sevdim ve kendime özen gösterdim.
Günümüze
uymayan ve beni zorlayan benliğimde toplanmış bir takım hümanist hissiyatlar
yüzünden hayal kırıklıkları ve üzgünlükler de yaşadığım oldu ama her zaman tesellisi
yaratandan geldi. Toplum içinde ve bireysel iletişimlerimde, farkındalığımın
(algı yeteneğimin) üst düzeyde çok açık olması beni olacakları neredeyse önceden
bilme düzeyine taşıdı. Bu gelişmiş yetimin zarar görmemi engelliyor olması bile
beni mutlu etmedi. Çünkü kim hakkında kafamda ne toplanmışsa bunun sonucunda hiçbir
zaman yanılmadım. Doğal olarak da çoğunun olumsuz olmasından dolayı çok şaşırdım
ve mutlu olamadım. ’’Demek sen de …’’ demekten yoruldum. Yani karşımdaki her
kimseyse; ne düşündüğünü, nasıl birisi olduğunu benden istediği kadar gizlediğini
sansın ben o kişilikleri hep çözebildim. Bunu (bu karar aşamasını) algı –
farkındalığımın sayesinde toplayıp kafamda biriktirdiğim ve sonucunda da
birleştirdiğim verilerle gerçekleştirebiliyordum. Bu bazen ilk karşılaşmada
oluyor bazen de belli bir süre alıyordu. Kişilik okuyucu gibi yaşadım hep. Kişi
beni aldattığını düşüne dursun ben onu çoktan çözmüş bir şekilde karşısında
duruyordum. O ise hala oyununa devam edip beni etkilediğini, inandırdığını düşünmüş
oluyordu. Tanımadığım her kişi benim için aynı değerde. Herkes eşittir gözümde.
Aynı dikkatle dinlerim herkesi, yardım etme isteğim aynı düzeydedir. Saygım
herkese aynıdır. Aynı eşitlikle paylaşırım herkesle her şeyi. Herkese adıyla
hitap etmeye özen gösteririm ki bu bence bir insana gösterdiğiniz değer, özen
ve itinadır. Zamanla (kişiyi gözlemledikçe ve paylaşımım arttıkça) bu göstermiş
olduğum değerlerde oynamalar olur. Asla ilişiğimi devam ettirmem, yavaş yavaş
uzaklaşır o kişiyi bensiz bırakırım. O da aynı kalitede yoluna devam eder.
Evet
kalite demişken; benim için çizgi ve duruş çok önemli olmuştur. Bu benim
ambalajım ve ruhumun kısa bir tanıtımıdır dışarıya. Yani kendimi tanımlatacak birkaç
kelimeden oluşan değer ifadeleridir. Kendimle ilgili öyle bir sunum yapmış
olmalıyım ki dışarıya; hakkımda insanlar net birkaç kelime söyleyebilsin.
Giyimim, konuşmam, değerlerim, görüşlerim çizgimi belirler. Vizyonumdan ve
halimden asla vazgeçmem. Kırk üç yıldır böyleydim ve ömrümün sonuna kadar ben
böyle biri olarak devam edeceğim. Bunu kimsenin değiştirmeye gücü yetmeyecektir.
Başkalaşmam, benzemem ve yaranmam.
Kırk
üç senedir, kendim için; sevgisiz, şevkatsiz (merhametsiz) ve saygısız hiçbir şeyin
yolunda gitmeyeceğini ve doğru olmayacağını bildim. Ego ve ukalalığında sorunlu
kişiliklere ait bir davranış olduğunu. Ve yine yanılmadım. Yanımda şimdi
olmayanlar ve benimle iletişime geçmeyip uzaktan izlemek zorunda kalanlar
mutlaka bu üç değerin birinden yoksun kalmışlardır. Yada ego ve ukalalıkta
sınır tanımamışlardır. Bunun sonucunda da hiçbir mutlu anlarımda yada üzüntülü
günlerimde yer alamamışlardır. Alamayacaklardır da. Hatalarım elbette olmuştur.
İnsan çok sık hata yapabilir. Ancak bunu ne kadar düzeltme hevesinde, ne kadar
yapıcı olma isteğindedir ? Bu çok önemlidir. Ben hep bu heveste oldum. Özür
dilemekten utanmadım. Özür dileyecek olan, suratından pişmanlığını okuyabildiğim birine de kapımı asla kapamadım. Her zaman herkese samimi, içten davrandım. En ben olarak.
Herhalde insanlar birbirlerine olan inançlarını öyle kaybetmişler ki, bu
yaklaşıma öyle yabancı kalmışlar ki, bana inanan her zaman çok az kişi
olmuştur. Bana inanan benledir, aksi ise uzaktadır.
Mutluluk
benim için bir halının altında yada bir gökdelenin paratoreninin ucunda
olabilir. Neye mutlu olacağımı yalnız beni çok iyi tanıyanlar bilir; ''Olmayacak
şeylere.'' Bir Star Wars oyuncağı beni çok mutlu edebilir. Işıltılı bir ayakkabı
bağcığı, sahnede kullanacağım küçük bir yüz havlusu bile. O hediyelerde saklı
manalar ve veren kişinin o hediyelere bulaştırdığı maneviyat bende mutluluğu
yaratandır. Olmadık bir saatte bir yürüyüş teklifi beni çok mutlu edebilir.
Gecenin bir saatinde elinde tatlıyla gelen birisi de. Sinema perdesine gölgemi
yansıtıp komik hareketler yapıp herkesten tepki toplamak da beni mutlu eder.
Kumsalda kulağımda kulaklığımla güneşlenerek müzik dinlemek de beni çok çok
mutlu eder. Bana ne keyif verecekse ve ben neyi seviyorsam bana
vazgeçemeyeceğim bir mutluluk verir. Mutlu olmak için uzun zamandır o size
bahsettiğim farkındalığımın tavsiye ettiği bir diyetteyim. Çok direndim bu
dieti tutmamaya ancak her seferinde kendi gözlerimle olanları gördükçe
başlamak zorunda kaldım: ’’İnsan Dieti’’Mümkün olduğunca duyulara dayalı öz savunma. İzole bir yaşam. Her geçen gün sokağa çıkma isteksizliğim daha da artmakta.
Koca
bir kırk üç sene. Tadına doyamadım. O yüzden hep sizlere bloğumdan ve sosyal
medya sayfamdan derim ya ’’Bu gün yapabildiğiniz ve sizi mutlu eden en iyi şeyi
yaptınız mı?’’ diye. Zamanı boşa akıtacak kadar kimse zengin olamaz. Şunu
söylemeliyim ki geçmişe dönük çeşitli özlemlerim var. Pişmanlıklarım ise çok
az. Bir elimin üç parmağını geçmez.
Sevenim
azdır , sevmeyi bilmek gerekir zaten. İyilikten anlamayı da. Ama gerçek sevenim çoğu kişiye göre oldukça fazladır. Bir kaç insan sizi çok
severse diğer yüz kişiye ihtiyaç duymazsınız. Yüz kişinin aynı duygusal hisleri
aynı düzeyde size beslemesi imkansız gibi bir şeydir. Ama emin olun ki
çevrenizde uzun yıllardır bulunan o, on - onbeş kişi gerçekten sizi seviyordur.
Konuşmamı,
fikirlerimi, gülüşümü, hareketlerimi, horlamamı, tez canlılığımı, özenimi,
tertip ve düzenimi, disiplinimi, ciddi yaptığım espri olduğu zor anlaşılan
cümlelerimi, yarattığım sessizliği, yalnızlığı, gönlümden kopan birkaç makamı, söz
verdiysem mutlaka tutacağımı sevmiş, yani beni sevmiş olanlar, bu gün de
yanımdasınız ve biliyorum ki beni sonsuzluğa uğurlayana kadar yanımda
olacaksınız. Sizi seviyorum…. Çok... Teşekkürler Tanrım.
Âlemde gündüz gönlüme işkencedir; Bence bayram ufukta gün bitincedir.
Günün geçit vermez karlı dağlarını Sanki sihirbaz bir el eritincedir.
Bütün gün beklediğim bahar ki gece, Gökte yıldızların da ümidincedir.
Yollar, yollarda nihayet içime denk, Sonsuzlaşarak başı boş gidincedir.
Ben ister güleyim, ister ağlayayım, Sesimi yalnız kendim işitincedir.
Âlemde gündüz gönlüme işkencedir; Bence bayram ufukta gün bitincedir.
14 Eylül 2018 Cuma, Saat: 14.10’da
bir tehlike yaşadım. Ucu açık, ölüm riski olabilecek bir tehlike. Ummadığım,
beklemediğim bir anda… Cuma günü bir çok şey hissettim. Düşünmeme vaktim bile
vardı. Süremin uzun olması daha kötüydü. Bir sürü şeyin aklımdan geçit töreni
yapar bir edayla geçmesine neden oluyordu. Bir anda olup bitebilirdi. Bence bir
insanın başına böyle şeylerin gelmesi toparlanmak ve değer bilmenin havalandırılıp
canlandırılması adına çok önemli. Bir ders niteliğinde oluyor. Kısa bir ara
verip hayatını ve yaptıklarını, oturup düşünmeni, tartıp ölçmeni gerektiriyor.
Doğru olan bir şey var ki, sizin de
gayet iyi bildiğiniz gibi ve bu aralar çok daha fazla önemseyip sarılmamız
gereken; ‘’Hayatın aslında çok kısa olduğu ve vakit harcayacağınız şeylerin
gerçekten vaktinizi harcamaya değer olması gerektiği’’ gerçeğidir. Yolun sonuna
geldiğimi hissettiğim yada yolun sonu olsa ne olur diye düşündüğüm o anlarda, hemen
eksiklerim aklıma geldi. Neydi o eksiklikler; yapamadıklarım, ertelediklerim.
Bunların içinde; kendilerine daha çok vakit harcamam gereken insanlardan tutun,
sevgimi daha çok hissettirebileciğim insanlara ve gerçekleştirmekten
vazgeçtiğim düşüncelerime kadar her şey vardı. Daha çok erken olduğunu düşündüm
kendim için. Seksen yaşındaki bir insan için bile ‘’Ölüm’’ erkendir. Çünkü
hayat çok güzel ve yaşanılasıdır. Bütün insani değerleri, göstermediğimiz
şevkatleri, yardım etmediğimiz insanları, sarılmadığımız sevdiklerimizi, katı
bir duruş sergileyen ruhumuz ölümü ensesinde hissettiğinde hatırlarız, gerçek
bir insana dönüşürüz. Gerçek bir ‘’İNSAN’’ olmak için geç değil midir ? Bundan
sonra çok düzgün biri olacağımıza dair kendi kendimize sözler verir, dualar
ederiz. Ama bu sözümüzü her şey düzeldikten çok kısa bir süre sonra unuturuz
değil mi ? Bana soracak olursanız ölüme yaklaştığım sürecin bana verdiği büyük
dersler oldu, sevdiklerimi ne kadar çok daha fazla sevdiğimi ve onlardan
ayrılamayacağımı görmüş oldum. Bir yandan o durum içinde hiç kimsenin ölüm ile
sizin aranıza giremeyeceği gerçeğini de görmüş oldum. İkimiz vardık. İzole
olmuş ayrı bir alandaydık. Kimsenin eli yetişemezdi bize. Sonra denize karşı
oturduğum bankta yanıma oturdu ölüm. Bana baktı, ben hiç ona bakmadım. Denize
bakıyordum. İnanın kendime ağlayamadım bile. Sadece gözlerim doldu. Hala bana
bakıyordu. O bana baka dursun ben hemen muhakemelerime başladım. Eşimi çok çok
özleyecektim, ailemi de. Onlarla yapacak çok şeyim ve onları mutlu edecek
şeylerim vardı. Yaşadığım süre içerisinde kendime ne faydam olmuştu ? Çevreme
ne faydam olmuştu ? Soyut ve somut olarak geriye beni iyi temsil edecek şeyler
bırakabilmiş miydim ? Son bir kez görmek isteyeceğim birileri var mıydı ?
Birilerine hayatım boyunca söylemek istediğim ama söyleyemediğim bir şeyleri
söylemek ister miydim ?
Peki nasıl ölecektim ? Ağır ağır mı ?
Bir hastane odasına düşerek mi ? Bana kimse kötü sonuçları söylemeden dışarıda
ağlaşarak ama suratıma farkettirmeden, buruk buruk gülümseyerek mi ? Yanımda
oturan ölüme sormak istemedim. Hiç muhatap olmak istemiyordum onunla.
Yakınlaşmak istemiyordum. Çevreme bakındım, hayat devam ediyordu. Kimsenin
haberi yoktu halimden. Ve kimseyi ilgilendirmiyordum. Ölsem ne olurdu ki ? Gün
mü doğmayacaktı ? Hayat mı duracaktı ? Düzen devam ediyordu. Bankımın
arkasından geçen insanlar, gülüşüyor, konuşuyor. Arabalar sokaktan gelip
geçiyor. Kediler bir birlerini kovalıyor. Bir yaşlı çift birbirleri ayak
ağrılarından bahsederek gelip geçiyordu. Yalnızdım. Kulaklarım ve suratım bir
taş ocağı fırını gibi yanıyordu. Nerden başlayacağım sonumu nasıl bekleyeceğim,
ne yapmam gerekiyor bilemedim. İçim içime sığmıyor, kalkıp sonsuza kadar koşmak
istiyordum. Öleceksem ‘’önemin’’ bir ‘’önemi’’ kalmamıştı. Yani benim için ne
olursa olsun artık önemli değildi. Gidiyorsam bu dünyadaki hiçbir kuralın ve
yaşam şeklinin benim için önemi olamazdı. Çok komik şeyler yapmakta, ‘’Acaba
şöyle olur mu ? Böyle olur mu ?’’ dememekte özgürdüm. Esasında saçma sapan
hareketlerin ve eylemlerin hiçbir öneminin olmamasını, hakkımda kimin ne
düşündüğünün artık hiçbir öneminin kalmamasının rahatlığını yaşamalıydım. Hayatımda
pişmanlıklarımın sayısı iki elimin iki parmak sayısını geçmez, şimdi artık hiç
olamazdı. Mesela; şimdi çok moda olan, mekanın masaları ile mekan arasından bir
yol geçmesini bile önemsemeyerek dışarı masa atıp oturma alanı oluşturan bir
cafe’ye gidip sipariş almak, masaya yaklaşıp siparişi aldıktan sonra mekana
girip tuvaletini kullanıp çaktırmadan çıkıp giderek ve sonrasında da siparişi
bir türlü gelmeyen insanları düşünerek gülerek katılmak isteyebilirdim.
Oturduğum banktan ayağı birden kalktım. Ölüm orada oturuyordu ama hala ona
bakmıyordum. Hızlı hızlı yürümeye başladım. Biliyordum. Ölüm orada kalır mıydı
benim gibi bir müşteri bulmuşken. Ya bastığım yerde, ya ilerde bir yerde bana
katılacaktı yine.
Düşünsenize bir daha hiç olmayacağım.
Bir daha canım ailemle karşılaşamayacağım. Canım eşimle yanak yanağa, kucak
kucağa, göz göze olamayacağım, ona sarılıp yatamayacağım. Ben yok olacağım. Ve
sadece dünyada bana eşlik edip hayatıma muhteşem değerler kattıkları için
sevdiklerime teşekkür ederek elveda diyeceğim. Aklım almıyor. Unutmayın ölmeniz
için çok bilindik şeyler yaşamınıza gerek kalmıyor. Hiç aklınıza gelmeyecek bir
şeyin altından da çıkabiliyor ölüm. Ölüm için bir neden lazım sadece. Eğer
yapmanız gereken bir şey varsa hemen yapın.
‘’Boş boş oturmak, hep yakınmak,
güzellikleri görmezden gelmek, sevmemeye inat etmek, gereksiz – anlamsız yarışlarda
kaybolmak, adaletsizlikten haz almak ve bir anın değerini bilememek. Bunları
yapmamak ve telafi etmek için o ölüm anında hayatınıza bir saniye bile eklenmesine
yalvaracaksınız.’’
Şimdi sizlerle başıma gelecekleri sanki
biliyormuşçasına çok kısa bir süre önce okuyup bitirdiğim ‘’Ölmeden Önce
Keşfetmeniz Gereken Beş Sır’’ – Dr. John Izzo -adlı kitapdan alıntılar paylaşacağım.
Mutluluğu iyi yiyecek ve seks gibi
zevklerin getirdiği iyi hissetmenin geçici bir durumu olarak düşünebiliriz. Bu
mutluluğun kalıcı bir durumu değildir. Fakat mutluluk diye adlandırdığımız şeyi
yaratan günlük memnuniyet ve neşedir. Her günün ve hayatlarımızın sonunda‘’İyi Bitkinlik’’ dediğimiz şeyi isteriz.
Yani yorulduğumuza ve yaptığımıza değmiştir.
Mutlu insanların kendilerine sorduğu
soru, hayattaki önemli olan şeye mi yoksa onlara önemli olarak sunulan şeye mi
odaklandıkları üzerinedir.
Düşünün ki, bu günden altı ay sonra
öleceksiniz. Bu zamandan önce yapmanız gereken beş şey nedir ? Odayı endişeli
bir sessizlik kaplar ve çoğu zamanda yersiz bir mizah yerini alır. İnsanlar bu
altı ay içinde ne yapmaları gerektiğini yazmaya başladıklarında , çoğunlukla
düzeltilmesi gereken ilişkilerden bahsederler. Bazen uzun zamandır ertelenen
bir hayal yer alır. İnsanlar bu listeyi tamamladıklarında, onlara şöyle
sorarız: ‘’Altı ayınız kalmış ve elinizde de yapmanız gereken bu listeler var.
Peki ne kadar zamanınız kaldığına bakmaksızın, sizce bunlar zamanında sizin
tarafınızdan gerçekleştirilecek kadar önemli değil miydi ? Neden beklediniz ?
Şimdi biz sorunca mı önem teşkil etti.’’
Sevgiyi bir duygudan çok, bir seçim
olarak alın. Sevgiyi hissetmekten değil sevgiyi seçmekten bahsediyorum. Bizi
dönüştüren sevgiyi seçme gücüdür. Başkalarınınbeni sevmesi üzerinde çok az
kontrole sahip olduğumdan, sevgi dolu bir kişi olmamda bütün kontrol benim
elimdeydi.
Yarın için yaşanılan bir hayat her
zaman gerçekleştirilmekten bir gün uzakta olacaktır. Günü hatta anı yaşayın.
Endişe hiçbir zaman yarının acısını sizden almaz fakat her zaman bu günün
neşesini çalar.
59 yaşındaki Bob; ‘’Ölmek konusunda
pek endişeli değilim. Öldüğümde yüzümde bir gülümseme olacak; hayatım, arkamda
bırakacağım şeyler ve hayatımı nasıl yaşadığım konusunda içim rahat. Dünyaya ne
yapmaya geldiyseniz onu yapmak en önemli hedeftir ve ben bunu yaptım. İyi
yaşamıştım ve öldüğümde buna hazır olacağım’’
Hayatımızın sonunda korktuğumuz şey
tamamlanmamışlık duygusudur; yapmak için doğduğumuz şeyi yapmamış olmaktır.
Ölüm yaşamın bir parçasıdır ancak ölümü kabul etmek için yaşadığımızı bilmemiz
ve yaşamdam tadmin olmamız gerekir.
Onlarca psikoloji kitabı, bilgelik
kitabı ve yaşam koçluğu kitapları okudum. Hepsinin sayfalarında aynı görüşü
paylaşan satırlara rastladım:
‘’Amacı olan bir yaşam bulmak için,
toplumun ve insanların ne düşündüğüne boş vermeniz ve sizin için önemli olanın
ne olduğunu bulmak ve peşine düşmek için bir disiplinle kendi içinize
yönelmeniz gerekir.’’
- İnsanları kişisel algılamadan gerçekte oldukları gibi görebilmeyi başardığımızda, asla onların söylediği yada yaptığı şeyden incinmeyiz. Size yalan da söyleseler bundan incinmezsiniz. Çünkü onların korktukları için yalan söylediklerini bilirsiniz. İnsanlar kendilerinin mükemmel olmadığının sizin tarafınızdan keşfedilmesinden korkuyor. Kendinize doğruları söyleyebilmek, sizin boş yere duygusal acı çekmenizi engeller. Kendinize gerçeği itiraf edebilmek size acı verebilir. Gerçeği kabul etmek iyileşmenin başlangıcıdır ve bir süre içinde her şey daha iyiye doğru düzelecektir. Birisi size sevgi ve saygıyla davranmıyorsa, o kişinin sizden uzaklaşması sizin için bir armağandır. Eğer sizden uzaklaşmıyorsa onunla birlikte uzun yıllar acı çekmeniz, acıya katlanmanız kaçınılmaz olur. Böyle bir kişi tarafından terk edilmek bile, size bir süre acı verebilir ama bir süre sonra yüreğiniz iyileşecektir.
- Her şeyle ilgili varsayımda bulunma eğilimimiz vardır. Varsayımlarda bulunmanın problemi, varsayımlarımızın gerçek olduğuna inanmamızdır. Onların gerçek olduğuna yemin edebiliriz. Başkalarının neyi düşündüğüne yada yaptığına dair varsayımlarda bulunuruz. Varsayım teorilerimizi kişisel algılarız. Sonra da o kişileri suçlar ve sözlerimizle duygusal zehir saçarak tepki gösteririz. Varsayımda bulunuruz, yanlış anlarız, kişisel algılarız ve hiç yoktan koskocaman bir drama yaratırız.
- Doğrunun ne olduğunu bilmemekten, karşımızdaki kişiyi açıklığa davet etmemekten korkuyoruz. Gerçeği duymaya cesaret edemediğimizde ya da açıklama istemekten korktuğumuzda varsayımlarda bulunuyoruz. Sonra da varsayımlarımızın doğru olduğuna inanıyoruz. Bu inançlarımızla varsayımlarımızı savunarak, başkalarını yanlış ya da haksız kılmaya çalışıyoruz. Bir şeyi anlamadığımızda, varsayımlarda bulunarak ona anlam vermeye çalışırız. Ama gerçek ortaya çıktığında rüya balonumuz patlar ve gerçeğin hiç de düşündüğümüz gibi olmadığını anlarız.
- İnsan zihninin çalışması ilginçtir. Kendimizi güvende hissedebilmek için her şeye bir anlam vermeye, açıklamaya, her şeyi anlamaya çalışmaya ve anladığımızın doğru olduğu konusunda haklı çıkmaya ihtiyaç duyarız. Anlamadığımız bir konuda her türlü varsayımda bulunuruz. Çünkü soru sorma cesaretine sahip değiliz. Herkesin hayatı bizim gibi algılaması gerektiğini yada algıladığını varsayarız. Başkalarının bizim gibi düşündüğünü, hissettiğini, yargıladığını ve sömürdüğünü varsayarız. İnsanların en büyük varsayımı budur. İşte bu yüzden başkalarının yanında kendimiz olmaktan korkarız. Çünkü herkesin bizi yargılayacağını, dalga geçeceğini, suçlayacağını, kullanacağını ve sömüreceğini varsayarız. Tıpkı kendimizin yaptığı gibi. Bu yüzden başkalarına bizi redetme şansını vermeden, biz kendimiz redederiz. Başkalarının bize yapacağı şeyi, bizim kendimize yapmamız daha güvenlidir.
- ''Sevgimle bu kişiyi değiştirebilirim'' Ama bu doğru değildir. Sevginiz hiç kimseyi değiştirmez. Eğer birisi değişiyorsa değişmeyi seçtiği içindir, sizin onu değiştirme gücünüzden değil. Sevginin mazur gösterilmeye ihtiyacı yoktur. Sevgi ya vardır, ya yoktur. Gerçek sevgi, diğer insanları değiştirmeye çalışmadan oldukları gibi kabul edebilmektir. Tabii size verdikleri zarar ve kötü hissettirmeleri karşılığında değil. Böyle bir rahatsızlığınız oluşuyorsa karşı taraftan dolayı, o zaman onu veya onları yalnız bırakma yoluna girer ve uzaklaşırsınız. Eğer birilerini değiştirmeye ısrarla çalışıyorsak, bu, onlardan gerçekten hoşlanmadığımız anlamına gelir. Açık bir iletişim ile tüm ilişkileriniz değişecektir. Bu durumda her şey açık ve net olduğu için varsayımda bulunma ihtiyacını da duymayacaksınız.
- Her koşul altında daima en iyisini yapın, ne daha fazla, ne daha az. Ama şunu daima hatırlamanızda yarar var: An, her an değiştiği için asla ''en iyiniz'' olmayacaktır. Her şey canlıdır ve her an değişim halindedir. Bu ayık yada sarhoş olmanıza göre değişecektir. Bu nedenle ''en iyiniz'' bazen yüksek kaliteli olacaktır, bazen o kadar iyi olmayacaktır. Sabah taze ve enerjik olarak yaptığınız ''en iyi'', akşamın yorgunluğunda yaptığınız ''en iyi''den daha iyi olacaktır. ''En iyiniz'' sağlıklı ve hasta olmanıza göre değişecektir. Ayık yada sarhoş olmanıza göre değişecektir. Psikolojinizin bozuk yada düzgün olmasına göre değişecektir. Harika ve mutlu ya da üzgün, kızgın ya da kıskanç olmanıza göre ''en iyiniz'' değişecektir. Günlük yaşamınızda duygularınızın andan ana , saatten saate, günden güne değişiklik göstermesi gibi, ''en iyiniz'' de zaman içinde değişime uğrayacaktır.
- Sen bu dünyaya hazzı ve yaşamı feda etmek için gelmedin. Yaşamak, mutlu olmak ve sevmek için burdasın. Eğer iki saatlik bir meditasyonda yapabileceğinin en iyisini yapabildiğin halde, sekiz saat meditasyon yapmaya kalkarsan yorgun düşersin, amacından saparsın ve yaşamdan haz alamazsın. Yapabildiğinin en iyisini yap. O zaman meditasyonun süresinin değil, yaşamanın, sevmenin ve mutlu olmanın önemli olduğunu anlarsın.
- Aksiyon, hareketlilik, dolu dolu yaşamaktır. Aksiyonsuzluk, yaşamı yadsımanın bir yoludur. Hareketsizlik, yıllar boyu her gün televizyonun karşında oturmaktır. Hareket etmemek için türlü bahaneler üretmektir. Çünkü canlı olmaktan ve kim olduğunuzu ifade etmek için risk almaktan korkarsınız. Kim olduğunuzu ifade etmek aksiyona geçmek demektir. Kafanızda bir çok harika fikir olabilir, ama fikirleri hayata geçiren şey aksiyondur. Bir fikir aksiyona geçmediğinde ifade yoktur, sonuç yoktur, ödül yoktur. Ve o fikiri sonsuza dek bir odaya kilitlersiniz.
- Siz bu dünyaya mutlu olmak için geldiniz. Sevmek için, haz almak için, sevginizi paylaşmak için geldiniz. Bunlar sizin yaşam hakkınız. Bu haklarınızı kullanın ve yaşamdan zevk alın. İçinizden akıp geçen yaşama tepki duymayın. Çünkü sizin varlığınız güzel yaşamanın ve yüksek enerjinin kanıtıdır.
- Sözlerinizde özenli olduğunuzda, hiç bir şeyi kişisel algılamadığınızda, varsayımlarda bulunmadığınızda, daima yapabildiğinizin en iyisini yaptığınızda harika bir yaşamınız olacaktır. Yaşamınızın kontrolü yüzde yüz sizin elinizde, sizin yönetiminizde olacaktır.
- Hayatınızda bir şeyleri düzeltmeye duygusal yaraları açarak başlayabilirsiniz. Zehri boşaltırsınız ve yarayı iyileştirmek için gerçeği bilmeye ihtiyacınız vardır. Bize yanlış davrandığını düşündüğümüz kişileri affederek başlayabilirsiniz. Onlar affedilmeyi hak ettikleri için değil, kendimizi sevdiğimiz için. Kendimizi üzmemek, mutsuz olmamak için. Adaletsizliğin bedelini tekrar tekrar kendimiz ödemek istemediğimiz için. Affetmek iyileşmenin tek yoludur. Affetmeyi seçmek kendimize şefkat duymak demektir. Gerçek, neşter gibidir. Gerçek acı verir çünkü yalan iltihabıyla kaplı bütün yaraları açar ve temizler.
- Başkaları tarafından kabul görmeye ve
sevilmeye her birimizin ihtiyacı var ama öncelikle kendimizi kabul etmeyi ve
sevmeyi bilmiyoruz. Kendimize duyduğumuz öz sevgi ne kadar çoksa, öz zarar da
o kadar az olur. Öz zarar, öz reddedişten kaynaklanır. Öz redediş ise,
mükemmellik imajına sahip olup, asla bu ideale, bu mükemmelliğe erişememekten
kaynaklanır. Kendimizi redetmenin nedeni mükemmellik imajına sahip
olmamamızdır. Bu nedenle, kendimizi olduğumuz gibi kabul etmeyiz; ve bu nedenle de başkalarını olduğu gibi kabul etmeyiz.
Başkalarını olduğu gibi kabul
etmeniz onların yanında kalacağınız anlamına gelmez. Mesafenizi o kişi yada kişilerle geçinip
geçinemeyeceğinize yada anlaşıp anlaşamayacağınıza göre siz ayarlarsınız)
- Her şeyi söz aracılığı ile gerçek
kılarsınız. Hangi dili konuşursanız konuşun, niyetiniz söz aracılığıyla şekil
bulur. Rüyalarınız, hissettikleriniz ve gerçekten kim olduğunuz söz ile ifade
bulur. Söz, sadece bir ses yada yazı sembolü değildir. Söz, bir güçtür; kendinizi
ifade etme ve iletişim kurma gücüdür. Bu ilişkiden emin olmayanlar, iletişim
kurmaktan çekinirler, kafalarında bir sürü olası yaratırlar. Sözle
düşünürsünüz. Düşünmekte kullandığınız sözlerle yaşamınızdaki olayları
yaratırsınız. Siz konuşabiliyorsunuz. Dünyada başka hangi canlı konuşabiliyor ?
Hangi canlı insan gibi düşünebiliyor ? Söz, insan olarak sahip olduğunuz en
güçlü araçtır. Ama iki yanı keskin bir kılıç gibi, sözünüz en güzel rüyayı da
yaratabilir, etrafınızdaki her şeyi de yok edebilir. Kılıcın bir yanı sözün
kötüye kullanımıdır. Bu kullanım cehennemi yaratır. Diğer yanı ise sözün
mükemmel kullanımıdır. Bu da güzellik, sevgi ve dünyadaki cenneti yaratır.
Nasıl kullanıldığına bağlı olarak söz sizi özgürleştirebilir yada sizi bildiğiniz
tutsaklığınızın çok ötesinde esareti altına alabilir.
- Size aptal olduğunuzu söylediğimde,
görünüşte bu sözü size karşı kullanmış olduğum izlenimi verir. Oysa gerçekte bu
sözü kendime karşı kullanmış olurum. Çünkü size aptal dediğimde, bana
kızarsınız. Sizin bana kızmanız ve bunun sonucunda da bir şekilde aksiyon
almanız benim için iyi değildir. Bu nedenle, ben kızgınlık duyup, kullandığım
sözle size duygusal zehir akıttığımda, bu sözü kendime karşı kullanmış olurum.
Ya dolaylı yoldan cümlelerinizde mesaj bulundurarak karşı tarafa kendinizi
uygun bir şekilde ifade etmelisinizdir. Yada bir şey söylemeden iletişiminizi
kesme yoluna da gidebilirsiniz.
- Karşımızdaki kişiye yalan söylüyoruz
daha da önemlisi kendimizle olan iletişimimizde de yalan söylüyoruz. Kendimizi
kandırmaya çalışıyoruz.
- Mutsuzluk arkadaş arar. Mutsuzluk
saçan sözlülerden uzak durmak sizin bakış açılarınızı ve düşüncelerinizi
maximumda size ait kalmasını sağlar.
- Şimdi düşünün haklı çıkmak adına,
başkalarının sizin bakış açınızı desteklemesini sağlamak adına kaç kez
sevdiklerinizle ilgili dedikodu yaptığınızı bir düşünün. Kaç kez kendi
düşüncenizin doğru olduğunu kanıtlamak uğruna sevdiğiniz biri hakkında zehir
saçarak başka insanların dikkatlerine çarptınız. Yada sırf irtiba görebilmek ve
karşınızdakini karalamak adına başkasıyla girdiğiniz sohbetlerde kaç kere yalan
söylediniz. Sizin fikirleriniz sizin bakış açınızdan başka bir şey değil. İlle
de doğru olması gerekmiyor. Gerçekler ve doğrular tartışmaya ve yoruma
gerek kalmadan çoğunluk tarafından kabul görenlerdir. Fikirleriniz
inançlarınızdan, egonuzdan ve bireysel rüyanızdan kaynaklanıyor. Zehri
yaratıyoruz ve başkalarına yayıyoruz çünkü kendi bakış açımızın doğru olduğunu
hissetmek istiyoruz. Tasdik görmediği taktirde psikolojik olarak çok zorlanan,
yaşamını ve başka yaşamları kabusa çeviren insanlar da mevcut.
- Sözlerinize gösterdiğiniz dikkat ve
seçimlilik size bir şey daha kazandıracaktır: Bağışıklık. Başkalarının negatif
telkinlerine karşı bağışıklık kazanacak ve size söylenen olumsuz sözlerden
etkilenmez hale geleceksiniz. Olumsuz fikirleri kabul etmek ancak olumsuz
fikirlerin verimli olduğu bir zihinde gerçekleşebilir. Kendinizi ne kadar
sevdiğiniz ve kendinizle ilgili ne hissettiğiniz, sözünüzün kalitesi, onurluluğu
ve size çizdiği duruş ile doğru orantılıdır.
- Etrafınızda olan biteni kişisel
algılamayın. Sizi caddede gördüğümde, sizi tanımadığım halde ‘’Hey, sen tam bir
aptalsın’’ dersem bu sizinle değil benimle ilgilidir. Eğer bunu kişisel
algılarsanız, aptal olduğunuza bile inanabilirsiniz. Belki de şöyle
düşünürsünüz: ‘’O aptal olduğumu nasıl biliyor? İçimi mi görüyor, yoksa herkes
ne kadar aptal olduğumu görebiliyor mu? Kişisel algılamak, ancak söylenen şeye
yada yapılan şeye katılmak (dahil olmak) ile mümkündür. Söylenen şeyle anlaşma
yaptığınız anda (yani onu kabul ettiğiniz anda) zehir zihninize yayılır. Sizin
bu tuzağa düşmenizin nedeni ‘’Bireysel Önemlilik’’ denilen şeydir.
- Sizin benimle ilgili
düşündüklerinizin, benim için bir önemi yoktur. Sizin düşüncelerinizi ben
kişisel algılamam. İnsanlar, bana ‘’Miguel sen iyi bir insansın’’ dediklerinde
de kişisel algılamam, ‘’Miguel sen kötü bir insansın’’ dediklerinde de kişisel algılamam.
Siz mutluyken veya sizin menfaatlerinize uygun davranışlar sergilemişken bana ‘’Miguel,
sen bir meleksin’’ diyeceğinizi bilirim. Ama bana kızgın veya size göre sizin
tarafınızdan olmadığımda da ‘’Oh Miguel, sen şeytanın tekisin! Çok kötüsün. Bu
tür şeyleri nasıl söyleyebilirsin?’’ dersiniz. Her iki halde de söyledikleriniz
beni etkilemez. Çünkü ben ne olduğumu biliyorum. Ne kadar iyi olabileceğimi, ne
kadar kötü olabileceğimi biliyorum. Kendimin farkındayım ve kendimi tanıyorum.
Kabul görmek, onaylanmak gibi bir ihtiyacım yok. Birisinin bana kim ve ne
olduğumu söylemesine ihtiyaç duymuyorum. Hayır, hiçbir şeyi kişisel
algılamıyorum. Sizin bakış açınız, sizin dünyanızı yansıtır. Siz kendinizle
uğraşırsınız, benimle değil. İnanç sisteminiz doğrultusunda oluşturduğunuz
fikirleriniz, daima kendinizle ilgilidir, benimle değil. Bana ‘’Miguel,
söylediklerin beni incitiyor’’ da diyebilirsiniz. Ama sizi inciten benim
söylediklerim değildir. Söylediklerim sizin yaralarınıza dokunduğu için canınız
yanar ve incinirsiniz. Sizi inciten sizsiniz.
İnsanlar ‘’müziği‘’asırlardır
birbirine yakın manalardaki cümleler ile tanımlamışlardır. Şunu çok iyi
biliyorum ki müziğin üretim maddesi duygudur. Yani bir yemek yapmak için birkaç
malzeme gerekiyorsa müziğin yapımı içinde gerekli tek malzeme ‘’duygu’’dur.
Diğer tüm kirli düşüncelerden arınmıştır müzik.
Yurt dışı
diye tabir edilen yerlerde ‘’müzik’’ bir meslektir. Müzik bir sektördür ve
müzik yaparak insanlar ciddi paralar kazanmaktadırlar. Yani
geçinebilmektedirler. İkinci bir meslekleri yoktur, ek iş yapmazlar. Müzik profesyonelce
yapılır zaten öyle de yapılmalıdır.
Bazı ülkelerde (genelde ekonomik sıkıntısı olanlarda)müzik, seyyar satıcı tezgahlarında sergilenecek bir şeymiş gibi, ehemmiyet verilmeden, en sıradan mesleklerden bir farkı bırakılmayarak yapılır. Her olumsuzluğun çok az ölçü de olsa olumlu olanı da vardır elbet. Ancak genelde maddi kazanç hep ilk sıradadır. Kişi üreteceği, katkıda bulunacağı, projeyi
sormaz mesela ilk soracağı şey ‘’Ne kadar kazanacağı’’ olur. Elbette her şeyin
maddi karşılığı vardır. Ve bunu istemek doğaldır. Ama bunun müzikten (sanattan)
daha önemli olmuş olması düşündürücüdür. Müzik bir görev haline gelemez, aşksız
– şevksiz, zorla yapılamaz. Yapılmaya kalkılırsa da ticari yönünden başka bir
amacın olunmadığı apaçık belli olur. Müzikle alakası olmayan yada müziğe ihanet
etmiş kişiler tarafından müzik tam bir sömürme aracı olarak kullanılır. Müziğin
ruhu, duygusu falan onları ilgilendirmez, kişinin cebinden alabileceği
parayla ilgilidir. Geçmişte, örneğin; bir müzik albümü bir müzik firması
tarafından bir kişiye yapılırdı. Her şeyini, klibinden, albüm tanıtımına kadar yapımcı firma üstlenirdi. Şimdi günümüzde artık çok popüler müzik yapım
şirketleri bile albüm yapmak isteyen kişiye, kişinin ne yapabileceğini soruyor.
Kişi yapabildikten sonra sana neden gelsin ki ? Esas sen firmana güveniyorsan sen o kişiye ne yapacaksın ? O şirketler markasını
(etiketini) veriyor sadece o kadar. Üretilen eseri bastırıyor cd'ye dağıtıyor yada web'te yayınlıyor, sonra çekiliyor. Çok paralar akıtırsa kişi ancak o zaman
eserin tanıtımını da yapıyor, klibini de çekiyor, imza günü de düzenliyor, konser de düzenliyor, basın ile de destekliyor... falan. Ama dikkat edin ‘’çok
paralar karşılığı’’ !!! O kadar para harcasa bile projesinde verilen sözlerin tutulmamasıyla karşılaşan olmuyor mu ? Oluyor.
Bir müzik
sevdalısı üretmek için çabalamaya görsün, müzik üretmeyi kötüye kullanmak isteyen biri hemen faydalanma
peşine düşer, tabii insanların manevi duygularına dokunarak. Onları
anlıyormuş gibi yaparak, kendisinin de bir müzik aşığı olduğunu zannettirerek. İnsan
duygusunu kullanarak, onun hassas noktalarına dokunarak çok kolay istediğini elde eder. Özellikle sanat yapan ince ruhlu insanlar iyi niyetli olur, çabuk
güvenir, inanırlar. Bu hassasiyet amaca ulaşmak için
kullanılan en güvenli yoldur.
Yapma
arkadaşım. Müziği kullanma. İki iş yapma. Müzikten geçinemiyorsan müzikle
uğraşma, o zaman geçinebileceğin bir iş yap. Müziği de arkadaşlar arasında, özel
günlerinde yaparsın. Kimsenin güzel duygularla yapılması gereken ve ancak o
zaman amacına ulaşabilecek bir işi kirletmeye hakkı yok. Ama insanoğlu
değiştirebilir misin ? Değiştiremezsin. Her şeyi düzeltebilirsiniz, ekonomiden,
evinizin bahçesine kadar her şeyi, ancak bir insanı değiştiremezsiniz. Hele ki
temel nitelikleri kötü olan bir insanın değişmeme ihtimali yüzde yüzdür. Yapacağın
müzik adına her ne ise kaliteli yap, düzgün yap, insanları üzmeden yap, hakkını
vererek yap. Yoksa yapma kardeşim. Ticaret yapmak istiyorsan git, cep telefonu
al sat, ihracat fazlası giyim al sat, tekstil işine gir, müziğin ticareti olmaz.
Hem bu tür işler yapıp, hem müzik de yapma. Etik de olmaz.
Mesela, müziğin
‘’M’’sinden anlamaz mekanın müzik direktörlüğünü yapar. Yahu çocukluğunda
dinlediğin ninniden başka sözlerini tam bildiğin bir şarkı yok kalkmışsın bir
de müzik direktörüyüm diye ortaya çıkıyorsun. Millet boşuna mı yıllarını
harcıyor müzikle uğraşarak. Müziğe gerçekten bir insana değer verir gibi
duygularıyla bağlı kişiler yapsın. İcra edecek olan için de bu böyle, müzik
için görev yapan diğer kişiler için de bu böyle. Bırakın insanlara,
türlü türlü şakalar yapmayı. 😁 Stüdyonuzu, müzik firmanızı özellikle de kalbinizi
bir ticaret haneye dönüştürmeyin. Altından kalkamacağınız şeylerin altına bile
bile girmeyin. Sonunda her şey apaçık belli oluyor. O anlar geldiğinde ne
hissedeceğinizi düşünün. Ancak benim duygularım yok, vicdanım rahat, amacımsa
net belli diyorsanız zaten ne dense boş.
Bir de
müziğin her yerde olması var. Müziğin her yerde olması çok güzel ama her yerde
ama her yerde olması kafa karıştırıcı. Vapurda müzik. Metroda müzik. Adım başı
nargile cafelerde müzik. Bir gün büfeden döner alırken ödeme yaptığın kasiyerin
de oturduğu tabureden size doğru gitar çalıp şarkı söyleyerek dönmesi artık an
meselesi. İşte müziğin işportaya düşmüş haline bir örnek. Herkes çalıp söylüyor
ama herkes.
E müzik bu
kadar revaçta olan meslekler arasında görülüyorken, kolay yoldan şöhret yolu,
para kazanma yolu olarak görülüyorken, bunu yapmak isteyen milyonlarca insanı
da büyük bir kazanç kapısı olarak gören simsarlar çıkıyor ortaya malesef.
Bir kere
kimse müzik ile kolay para kazanmıyor ve kolay şöhret olmuyor. Her şeyin manevi
bedeli oluyor. Ve müzik yapmak da o ağır bedellerin ödendiği bir alan.
Bu işe
soyunacak olanların unutmayacağı tek şey; kendilerini uzun ve maceralı bir yolun
beklediği olmalıdır. Ve muhtemelen bu savaşı kazanan çok az talihli kişi
olacaktır.
Eminim bir çok seksenler yazısı
okumuşsunuzdur. Yada bizzat dile getirenleri dinlemişsinizdir. Nedir bu ruh ?
Seksenlerin ruhu nedir ? Seksenlerin çocuğu olan, genci olan neden şanslıdır ?
Nasıl bir fenomendir bu seksenler ?
Bu sorulara seksenlerin bir çocuğu
olarak cevap vermem mümkün.
Günümüzle kıyaslama yaparak daha
kolay cevap verebilirim. En önemli unsur bence, benim için her zaman her şeyin
temeli olan ‘’İnsan’’dı. O zamanın toplumunu oluşturan insanlardan
bahsediyorum. Bir duruş, bir tarz ve genel bir hem fikir olma vardı onlarda.
Ortak noktada kolay buluşulabiliyordu. İnsanlar anlaşabiliyordu. Fikirleri ve
zevkleri çoğunlukla uyuşuyordu. Uyuşmasa bile bunu çözmeyi biliyorlardı. Herkes
işinde gücündeydi, maneviyatsa önemliydi. Hisler vardı. Duygular vardı. Bu insancıllık
her şeye yansıyordu: Kişisel yaşamından memnun olmaya, müziğe, üretime,
komşuluğa, iş yeri diyaloglarına, işçi – iş verene, sosyal hayata, dizilere –
filmlere, medyaya, giyime – kuşama, aile içine… Bu saydıklarımın hangisinde
şimdi iyi şeyler, güzellikler bulabiliyoruz ? Bir samimiyet, bir sıcaklık
dalgası vardı o zamanlar. Sanki herkes nasıl yaşanacağını biliyordu. İnanın
öyle mutlu, keyifli ve şanslıyım ki o yılları yaşamaktan. Elbette ufak tefek
kötü şeyler olmuş olabilir ancak o dönemin insanları öyle güzel altından el ele
kalkıyorlardı ki o tür şeylerin, o güzelliklere hiçbir şey gölge düşüremiyordu. Siyaset ise her zaman duygusallıktan uzaktır. O yüzden beni o yılların duyguları, manevi değerleri ilgilendiriyor. Şimdi o döneme ait anılarımı ve düşüncelerimi ayrıntılı anlatsam ayrı bir kitap
oluşur gerçekten.
Hayattan zevk almak öyle güzeldi ki,
hayatın kıymetini bilmek, hiç bitsin istememek çok güzeldi. Şimdi kaç kişi de,
kaç tane bunu dedirtecek bir yaşanmışlık var ? Hayata sarılmak için çok
nedenimiz vardı o zamanlar ?
Günümüzde o zamanları bir kopyalama
sevdası var. Yapay. Bu kopyalama türlerinin içinde o zamanın giyim şekli başta
geliyor. Fakat bilmiyorlar ki o kıyafetlere ruh veren, güzel kılan onların
içindekilerdi, o zamanın insanlarıydı. Retro peruk takmakla, vintage güneş
gözlüğü takmakla, İspanyol paça düşük bel pantolon giymekle olmuyor işte. İlk
çıkan dijital saat Casıo’nun taklidini yapmışlar. Bir dükkanda kasanın yanındaki
reyonda ona bakarken, kızın biri geldi, kasadakine ‘’Bunu iki gün önce aldım,
şimdi çalışmıyor’’ dedi ve geri verdi’’ ‘’Tabii
çalışmaz çünkü orijinal değil. O saatin hiçbir devresinde seksenler ruhu yok
çünkü’’ dedim içimden.
O zamanların sound’larını kullanıp
günümüzde bir şarkı bile yapamazsınız mesela. Olmaz. Onlar o dönemlerde
layığıyla yapıldı. O dönemlerin oksijeni tüketilerek söylendi. O zamanın
ruhuyla… Orjinallerini hala büyük bir zevkle dinliyoruz. Asla geri
dönemezsiniz. Gelecekte eskiyi de yaratamazsınız. Bunun en oluru, o zamanlardan
gelen o ruhu ve çizgiyi bozmamaktı. İşte o zaman biz aynı kalabilirdik.
O zaman, çocuk halimle yetişkin
dizilerini büyük bir ilgiyle takip ediyordum. Konularına hakimdim, gelecek
hafta nerden başlayacağını biliyor, karakterlerini tanıyordum. Dallas, Beyaz
Gölge, Mavi Ay, MacGyver, Alf, Görevimiz Tehlike, Kara Şimşek, Shogun, Altın
Kızlar, Benny Hill, Cosby Ailesi, Charles İş Başında, Webster, A Takımı, San
Francisco Sokakları, Ziyaretçiler, Hayat Ağacı gibi. Çicgi dizilerden; Arı
Maya, He Man, Red Kit, Hop Hop Hop Ton Ton, Voltran… Trt’deki Pazar konseri’ni
de severdim. Klasik bir konser olsa da.
Şimdi hiç dizi izlemiyorum. Poyraz
Karayel, Ezel, Aşk-ı Memnu, Behzat Ç ‘mi izlemeliydim ? Haberlere bakıyorum,
vaktim varsa film kanallarında yada dvd’de film izliyorum.
Plastik bir arabaya uzun bir tel
takılmış ucu direksiyon şeklinde yuvarlanıp kıvrılmış bir oyuncakla dünyaların
benim olması. Mısır çarşısında üçgen ufak plastik küçücük bir torbada bir kullanımlık
kolanya satılması; en pahalı parfüme değişmem. ‘’He man’’ çizgi dizisinin oyun
kartlarını az mı biriktirirdim. Sokakda arkadaşlarla oynar, kartları kaybedince
o gün uyuyamazdım. Her arabayı kara şimşek dizisinin ‘’Kit’’ i gibi konuşuyor
sanırdım. Taa ki taksici yol ücretini kendi ağzıyla söyleyene kadar. Ananem ile
tramvay gezilerimizi, hafta sonları Rex sinemasındaki Kemal Sunal filmi keyiflerimizi
çok özledim çok. Belki o yüzden Mars’lı olabileceğimi düşünüyorum. 1980’lere
kadar da Mars’ta yaşadığımı. Çünkü ben bu hayata ait olamam.
Şimdi size tarihe yine bir iz
bırakmak adına bir resim paylaşacağım. Ben yok olduktan sonra bit pazarında yerlere
düşmeden sizinle paylaşmak benim için bir şeyleri kurtaracaktır. Hiç olmazsa bu
satırlarda ve internet gibi bir okyonusda sonsuza kadar kalsın, yaşasın.
Burada tam bir seksenler genciyim. Kendi
odamdayım. Güleyim mi, ağlayayım mı bilemedim. Altımdaki kot hiç unutmam, o
zamanın çok tutulan modellerinden, ‘’Şalvar Kesim’’ denilen modeldendi. Yani bu
gün erkeklerin giydiği tayt (fit) modelinin tam tersi. Yüksek bel ve bol
kesimdi. Ayağımda da ‘’Jump’’ marka boğazlı bir spor ayakkabı olması lazım.
Bıyıklarım yeni yeni çıkmaya başlamıştı. J Kütüphanemde, en üst rafta görüldüğü gibi ‘’Ana Britannica’’
ansiklobedileri yer almakta. O zamanlar gazeteler kupon karşılığında böyle
insanların kültür ve bilgi dağarcıklarını zenginleştirecek şeyler verirlerdi.
Ama hiç unutmam, babam bunları bütçesini denkleştirip bizzat gidip parasıyla almıştı. Onun bir
altındaki rafsa tam bir efsane; o zamanın bilgisayarının (ya atari’nin
bilgisayar modeliydi, yada commodore’un üst modellerinden biriydi, tam
hatırlamıyorum) oyun kasetleri durmakta. Onun altındaki rafın sağında duran
kaset çalar gibi bir alet var ya, ona takıp yükleme yapıyordunuz. O kasetlerin
yanında, o tarihte, çıkışının üzerinden altı yedi sene gibi bir süre geçmiş
olan MJ’in ‘’Thriller’’ albümünün kaseti bulunmakta. Moonwalk yaparak halı
aşındırdığım, çorap deldiğim zamanlar. J O rafta bir efsane daha var: ‘’Joystick’’
yani şimdiki play station dört kontrol
panelinden çok daha havalı ve zevkli olan şey. O, o dönemin en son
teknolojisiyle yapılmış, en son çıkan modeliydi. Kırmızı düğmeler action
düğmeleriydi, ateş ediyor yada el – ayak hareketleri yapıyordunuz. Joystick’in
altında dört adet vakum vardı. Oynayacağınız düz bir yere yapıştırıyordunuz.
İsmini direkt Türkçeye çevirdiğinizde her ne kadar ‘’Zevk Çubuğu’’ olarak
telaffuz edilse de ve de başka anlamalara çekilip espiri konusu olsa da,
gerçekten o kumandayla oynamak çok zevkliydi. Ve de alt rafta muhteşem
bilgisayarım. Üstünde soket girişi var. Soket şeklindeki oyunlar için. Harici
bellek falan öyle bir şey keşif edilmemiş o zamanlar daha. Yanında eski model
bir ‘’Joystick’’ duruyor. İlk çıkandan. Hiç unutmam babam bir hafta sonu için
kardeşim ve benim için bir ‘’Atari’’ konsolu kiralamıştı. Siyah bir kutuydu ve
üstünden soket şeklindeki oyunları koyup oynuyordunuz. Bildiğiniz orijinal ‘’Atari’’
daha yeni piyasaya çıkmıştı. Babam onu almaya bir bütçe ayıramamış, bir
arkadaşından kiralamıştı. Ben de Atari’yi iade etmek için götüreceği zaman joystick’ten
bir tanesini saklamıştım. Sonra sorun çıkmamıştı öyle hatırlıyorum. Geri alan
adam bir şey dedi mi demedi mi, bilmiyorum. Bana geri dönüşü olmamıştı çünkü. J Kütüphanenin sağ çekmecesinde Blue Jean dergisinin verdiği o zamanın
şarkıcılarının çıkarmalarını yapıştırdığımı görüyorsunuz. Resimde arkamda kalan
görmediğiniz ranzanın üzerindeyse yüzlercesi var. Odanın duvarlarındaysa Blue
Jean posterleri. Kütüphanenin altında bir oyuncak sepeti, içindeyse Star Wars
figürleri olmalı. Sağda üçlü sehpa diye tabir edilen bir mobilyanın üzerinde
yine o zamanın son teknolojisiyle yapılmış bir ‘’Tüp’’lü televizyon var. Bir de
salonumuzda ‘’JVC’’ marka yine o zamanlar yeni yeni çıkmaya başlamış olan video
player ile yine teknolojinin son harikası hem kaset çalar hem de pikap
çalarımız vardı. Salondaki tüplü televizyonumuz ise mavi nokta ‘’Blaupunkt’’tu.
İlk renkli televizyonumuz. Babamın teknoloji merakı ve takibi zamanında işime
çok yaramıştı. Hala da yaramak da. Odamın duvarları o zaman her evin duvarında
olmayan, o zaman daha pek kabul görmemiş duvar kağıdıyla kaplı. Halıfleks diye
bir şey de evimizin yerlerine döşenmişti. Bunlar o zamanlar çok ilginç, lüks ve
yeni keşfedilip denenen şeylerdi.
Evet sevgili okuyucular, geçmiş
geçmişte kaldı. Ama benim için ağzıma bir parmak çaldı. Geri getiremem.
Getirmekte istemem. Bu zamanda çok üzülürlerdi çünkü. Hepsi kalbimde, aklımda.
O zamanları yaşamak ve sahip olmak büyük bir deneyim ve artı oldu benim için.
Şimdi ki neslin o dünyayı görmesini çok isterdim. Kendi maneviyatlarında
göremedikleri şeyleri görür, keşif edemedikleri şeyleri keşfeder ve
şaşırırlardı. Duygularında ne kadar eksik şeyler olduğunu anlar, şaşırırlardı.
Ne yazık ki bu mümkün değil. Geçmişteki güzellikleri rahat bırakıp rahat
uyumalarına izin vermeliyiz. Her şeyin.
Artık, biz ne güzellikler yarattık,
ne güzellikler yaratabiliriz ve iyi yönde nasıl gelişebiliriz için düşünerek harekete
geçmenin hesabını yapmalıyız.