Sayfa Görüntüleme Sayısı

29 Mart 2015 Pazar

POP




İşin tekniğine ve detayına girmeden kısaca ilgilendiğim müzik hakkında birkaç bir şey yazmak istiyorum:
Çoğu kişinin bildiği üzere ‘’POP’’, ‘’popüler olandan’’ anlamına gelmekte. Benim müzik ile tanıştığım dönemlerde var olmamış olan müzik türlerinin günümüzde varolmuş olduğunu görmekteyim.Bu iyimidir,kötü müdür? belki ayrıca ve uzunca tartışılabilir. ‘’Pop Müzik’’ söyleniş ve esere enstrüman katış şekline göre dallara ayrılır:Soul,Funk,Disco,Reggae. Müzik ile ilgilenen kişiler, pop müziği oluşturan dalları (Soul,Funk,Disco,Reggae) kendi içlerinde birbirleriyle birleştirdikleri gibi, Pop'u temel alarak; Opera,rock,caz,rap,hip-hop,arabesk,fantezi,Türk sanat ve halk müziklerini de kendi içlerinde harmanlayarak bir müzik türü yaratmaktadırlar.
Bana göre çıkan türlerin her biri  dinleyicisine ve takipcisine ulaşmaktadır.Ancak her birinin alıcı kitlesinin sayısı farklı olmuştur.Yani ilgi grafiği değişkendir.Bazı icracılar ürettikleri müziğin kitlesinin azlığına rağmen yaptıkları müziğe sahip çıkmaktadırlar.
Özetle;
Her ne kadar müzik eleştirmenleri tarafından popüler müzik hafife alınsa da bu türün de ‘’kaliteli yapılanı’’ ‘’kalitesiz yapılanı’’ olduğuna inananlardanım.
Sevdalı olduğum ve yapmaya çalıştığım müzik türü; ‘’Pop Müzik’’ tir. Bu müzik, her daim sanki bir yiyecekmiş gibi  güncel (taze) bırakılmalıdır. Alıcılar her şeyden çok çabuk zevk alıp onlardan vazgeçebilmektedir.Günümüzde ‘’eski’’ sıfatı; sizin uzun yıllar ve emekler harcayarak ortaya çıkmış eserinize,kolayca bir günde yapıştırılabilir. Bu nedenle bu müzik türüyle ilgilenen müzisyenler diğerlerinden daha üstün bir efor sarfetmeleri ve müziğini gündemde tutmaları gerekmektedir.Kendi adıma kaliteli bir şekilde (magazinsel olmadan) pop müziğinizle gündemde sabitlenmek ve bu kadar seçeneğin arasından sıyrılıp müziğinizi Pop(üler) kılmak oldukça zordur.
Ritminden, gövdesindeki sözlere kadar Pop müzik yalındır. Ama bu içi boş anlamına gelmez.Barındırdığı neşeli yada hüzünlü duyguları direkt ve kolay anlaşılır şekilde ifade eder. Pop müzik ayrıca sosyal mesajların verilmesine de uygun olan,bunu  kolay aktarılabilen bir müzik türüdür.Ama benim için Pop Müzik; asla kitleleri bölecek ve de herhangi bir şahsı yada kurumu taraf tutacak bir müzik türü olamaz.
Yüksek bütçeli prodüksiyonlar gerçekleştirerek, konserinizde müziğinizi; showlar ve sosyal mesajlı görsellerle desteklediğinizde,Popüler olanı seven büyük bir kitle sizi kabullenecektir.Yapabilirseniz bu sizin imzanız olacaktır.Seyirciniz sizin neler yapabileceğinizi,siz de ne bulabileceğini,açıkcası müziğinizin tadını bilecektir.(aynı sevgilinizin kendine has kokusunu bilmeniz kadar özel) Ve üretken olursanız her zaman tadları damaklarında kalacaktır.Seyirci her zaman değişik deneyimler arar ve kendisini en gerçekci şekilde hayatının endişelerinden koparıp hayal dünyasına götürebilecek bir idol…Bunu yapmak içinde benim için Pop Müzik biçilmiş kaftandır.
Hızlı tüketim yapılan bir zamanda talebin düşük olduğu yada tüm bir kesimin almayacağı bir müzik türü yapmak oldukça risklidir. Etnik müzik, Özgün müzik gibi…Pop Müzikte yok olma,tükenme endişesi vardır. Diğer müzik türlerinde ise, ulaştığınız kitle yüzdesinin düşük olacağı endişesi…


www.burakkirmizituna.com

20 Mart 2015 Cuma

KIRMIZITUNA

16. Asır’dan başlayarak Tuna Nehri, Türküler ve Mehter marşlarıyla, ezanla, tekbirle, salat ü selamla, gülbankla şenlenir. Tuna havzasındaki Osmanlı şehirlerinden bir kısmının adını anmak bile Türkler için şan, şeref, yenilgi, hezimet, hüzün, hasret ve gurbet dolu tarih sayfalarında bir cevelan etmek için kâfidir.Osmanlı atalarımız, en parlak zaferlerini ve en acı mağlubiyet, hatta bozgunlarını Tuna boylarında yaşadılar.Osmanlı’nın Balkanlarda var olma mücadelesi ve direnişi, toprağın ve Tuna sularının bağrına bir fidan gibi düşen yiğitlerin ardından yükselen ağıtlarlarla, gurbet ve hasret türküleriyle, benzersiz direniş destanlarıyla insanlığın tarihine abidevi kayıtlar düştü.Tuna Nehri, Osmanlı’ya Balkanları ve Doğu Avrupa hâkimiyetini verdiği gibi 500 sene kadar sonra bunların tümünü çok ağır savaşlarla  geri verildiğine tanık olan nehrin adıdır.
Verdiğimiz savaşlardan en şanlısı da  Plevne Savunmasıdır. Plevne Savunması, Ruslar'ın 1877 yılında Osmanlılara açtığı savaş sırasında, Türk ordusunun yaptığı askerlik tarihinin en büyük ve şanlı savunmasıdır. Aldığı emir üzerine Plevne'ye gelen komutan Osman Paşa Plevne'ye ulaştığı gün Ruslar tarafından yapılan bir taarruza karşı gelmiş ve ilk Plevne zaferini kazanmıştır. Bundan sonra askerlerini yeni bir savaşa hazırlayan, istihkâmlarını düzenleyen Osman Paşa, düşman kuvvetlerinin saldırılarını beklemiştir. Plevne şehrinin bütün yönlerinin düşman kuvvetleri ile çevrili bulunmasına rağmen Osman Paşa komutasındaki kuvvetler, güçlerinden hiç bir şey kaybetmeksizin, günlerce üstün düşman kuvvetlerine karşı koymaktan çekinmemişlerdir. Aradan aylar geçmesine rağmen, hiç bir yerden yardım gelmemiş olmasına rağmen Osman Paşa, savunmadan bir an şaşmamış, yapılan bütün teslim olma tekliflerini reddetmişti. Sonunda, ordunun yiyecek ve silâh yedeklerinin tükenmeğe başlaması karşısında, Plevne şehrinden bir saldırı ile çıkmak kararı verilmiş, her tarafı üstün düşman kuvvetleri ile çevrili Plevne'den süngü kuvveti ile çıkma planları hazırlanmıştır. Bu planlar gereğince başta Osman Paşa olduğu halde bütün askerler ve komutanlar, 10 aralık 1877 günü Vid suyunu geçerek üstün düşman kuvvetlerine saldırmışlardır. Çok kanlı bir şekilde ve süngü süngüye çok üstün düşman kuvvetlerine karşı yapılan bu çıkış hareketi sırasında pek çok Türk askeri şehit olmuş ve Osman Paşa Ruslara esir düşmüştür.
Bu savaşlar sonucu askerimizin nehre akan kanı, soyadımızın ortaya çıkış nedenini oluşturmuştur. Dedelerimizin aldığı Nevi şahsına münhasır  soyadımızı saygı  ve minnetle taşımaktan gurur duyuyoruz.

11 Mart 2015 Çarşamba

MESAFE

Kişisel Alanımız

Tüm insanların kendilerine ait kişisel bir alanı vardır. Kişisel alanlarımız etrafımıza oluşturduğumuz belli büyüklükteki boşluktan oluşur. Bu boşluklar kişiden kişiye değişir. Bu da yetiştiğimiz alanın sıkışıklığı veya genişliği ileilgilidir. Aynı durum hayvanlar için de geçerlidir. Evimizde beslediğimiz evcil kedimizle, Afrika'nın uzak bölgelerinde yetişmiş bir aslanın kişisel alanları da doğal olarak farklılık gösterir. 

Kişisel alanlarımıza kimleri ne kadar yaklaştıracağımız ve bu yaklaşımdan ne kadar rahatsız olacağımız ya da olmayacağımız 4 ana alana göre belirlenir. 

Mahrem Alan

Etrafımızda oluşturduğumuz 45 cm'lik görünmez daire bizim mahrem alanımızı oluşturur ve bu alanı kendi malımız olarak benimseyip, kullanırız. Bu oldukça önemli bir alandır ve sadece anne, baba, kardeş, sevgili, eş gibi duygusal olarak çok yakın bulduğumuz kişilerin bu alana girmelerine izin veriririz. Onların dışında kalan kimselerin bu alana yaklaşmaları oldukça rahatsız edici bir durumdur. Kişi bundan çok rahatsız olur. Bu onun kendini güvende hissetme sınırlarını zorlar. Bu nedenle kalabalık bir otobüste bize fazla yaklaşan kişilere tepki gösterir, bu yakınlıktan fazlaca huzursuzluk duyarız. Bir yabancının mahrem alanımıza girmiş olması fizyolojik olarak da bizi oldukça fazla rahatsız eder. Örneğin kalp daha fazla kan pompalamaya başlar, adrenalin salgımız yoğunlaşır ve olası bir "kaç veya saldır" durumuna hazırlık yapıldığından beyin ve kaslara normalden daha fazla kan gider. Eğer mahrem bölgemize girmiş olan kişiyle sohbet ediyorsak, sohbete odaklanmamız da iyice zorlaşır. 

İnsanlar normal şartlarda bir başkasının mahrem alanına ancak iki sebeple yaklaşır. Bunlardan birincisi ya çok yakın akraba veya arkadaşımızdır veya bize cinsel olarak yaklaşmaya çalışmaktadır. İkincisi de karşımızdaki kişinin bir saldırgan olması ve bize saldırmak üzere yaklaşmasıdır.

Kişisel Alan

Bu bölge kokteyllerde, ofis partilerinde, sosyal etkinliklerde ve arkadaş toplantılarında başkalarıyla aramıza koymuş olduğumuz mesafedir. Yaklaşık sınırları 30 - 75 cm arasıdır. Kişilerle çok samimi olmadıkça bu alanı kullanmayız.

Sosyal Alan

Kısa süreliğine iletişimde olmak zorunda kaldığımız kişilerle aramıza koymuş olduğumuz mesafedir. genel olarak bu kişiler bize yabancıdır. Bir sebepten dolayı onlarla birlikte olmamız gerekmiştir. Postacı, bakkal, çalıştığımız iş yerine yeni başlamış bir kişi bize ancak bu alanın müsade ettiği 120-210 cm lik mesafe kadar yaklaşabilir. Masa, sehpa vb. engellerle bu alanımızı korumaya gayret ederiz. İş görüşmelerinde en çok kullandığımız alanımız sosyal alanımızdır. 

Ortak Alan

Bu alan, kalabalık bir gruba hitap ettiğimizde ya da kalabalık bir grubun içine girdiğimizde paylaştığımız mesafemizi oluşturur. İnsanlara izin verdiğimiz yakınlık en fazla 3 metredir. Özellikle cafe, restaurant, park vs. gibi yerlerde en çok bu alanımızı kullanma ihtiyacı hissederiz. İnsanlardan en uzak mesafedeki masayı veya sandalyeyi seçme sebebimiz ise tamamen bunla ilgilidir. 

Bu alanlar beden dili konusunda önemi şöyle karşımızı çıkar. Örneğin bir yabancının mahrem bölgemize girmesi vücudumuzda fizyolojik değişikliklere neden olur. Kalp kanı daha hızlı pompalar, adrenalin salgısı yoğunlaşır ve olası bir ´kaç veya saldır´ durumuna hazırlık yapılırken beyin ve kaslara daha fazla kan gider.Bu ise kişinin konuya, sohbete odaklanamamasına yol açar, huzursuz bir hale bürünürüz. 



Günümüzde Karşılaştığımız Durumlar

-Kalabalık toplu taşıma araçlarında nefes nefese yakın bir pozisyonda seyahat ederken…
-Sokakta karşınızdakiyle diyalog halindeyken şahsın size yakınlaşıp uzaklaşarak sabit bir mesafede kalmadan konuşmasını sürdürdüğü durumlardayken…
-Karşınızdakinin size söyleyeceği şeyleri kimsenin duymasını istemediğinden dolayı kulağınıza doğru eğilmek isterken…
-Karşıdan gelen bir hapşırık veya öksürükten dolayı kötü hissedeceğiniz bir duruma maruz kalırken…
-Gideceğiniz yolunuz doğrultusunda ilerlerken karşıdan size doğru gelen kişinin garip bir ısrarla kendi yolundan gitmeyi değil de sizin yolunuzu gasp edişi sonucunda meydana gelen itişme,omuz,eldeki torba, çarpışması esnasında…
-Yine gideceğiniz yolunuz doğrultusunda ilerlerken karşıdan size doğru gelen kişinin tekrar garip bir ısrarla yanındakiyle konuşarak sizi görmezden gelip saygı göstergesi olarak yan durup geçmenize izin vermeyerek,sizin yolunuzdan çıkmanıza,kaldırımdan inmenize yada çarpışmanıza neden olduğu durumlarda…
yukarıda bahsettiğimiz kişisel alan mesafelerinin ihlali konusunun gerçekleşmiş olduğu ortaya çıkar.

Bireylerin karşısındaki insanların hareket ve özgürlük alanlarına taşmaları,alanlarını kısıtlamaları tamamiyle kişinin karşısındaki insana psikolojik baskıyla üstünlük kurma çabasından ve egoların tadmin edilme gösterisinden başka bir şey değildir.Bu durum toplumsal bir sorundur.Bireyin topluma kendini kabul ettirmesinin yanlış ve saygısızca bir yoludur.Detaylardan topladığımız veriler doğrultusunda sorunun geçmişte oluşan nedenlerine ulaşabiliriz ve soruna çözüm yolları bulmamızı kolaylaştırırız.


Kaynak: İrfan Hattatoğlu 



1 Mart 2015 Pazar

KARIN TOKLUĞUNA ÇALIŞIRIM - MAKİNE









Tv kanalının birinde programının her bölümünde bir yöre’yi gezip oranın yemeklerini tanıtan bir yemek sever var. Biliyorum bir çok kişiden,bahsedeceğim şeyi fazlasıyla duydunuz.Ben de rahatsız olduğum izlenimlerimi paylaşmak isterim:
İlk dikkatimi çeken; gidilen yerlere ait hiç mi sebze yemeğinin olmadığıdır. Her program ‘’ET’’? Yahu biz herkesin çiftliği olduğu,kasabalardan oluşan,şehirsiz küçük bir ülke değiliz ki…Bu kadar et’i hem maddi,hem de imkan olarak kim nereden bulacak?
Programı sunan kişinin hareketleri ve anlatım tarzı öyle abartılı ki bunun bir senaryo olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.Ama itici bir senaryo… Her programda et’in binbir türlüsü anlatılıyor. Et ızgarada pişerken kameraman akan yağlarını yakın plan çekiyor falan… Sunucu:
-Ohhh getir abi getir… (televizyon dili değilde halk dilinden konuşuyor hesapta)
-Ya bu nasıl bir şey…(başlıyor detaydan etin görüntüsünü anlatmaya.Daha yemeden ağzını şapırdatıyor falan)
Adam bir keresinde etin takılı olduğu şişi ağzına götürüp ağzıyla eti şişten çekmeye çalıştı.Ağzı bir yandı.Resmen dilini dağladı adam.Ya bu nasıl bir yeme sevdasıdır? Gözü kararıyor demek ki.
Ahçı yemeğin tarifini anlatıyor. Sunucu beş saniyede bir ‘’Ohh Ohh’’ çekiyor. Ahçı huzursuz ters ters bakıyor.  ‘’Bana mı yapıyor? Et’e mi yapıyor?’’ diye.
Daha yemek yapılırken adam yemeğin harcını yemeye başlıyor; maydonoz,çiğ kıyma,bayat ekmek,yeşil biber…hiçbir şey bulamasa tırnak pideyi zeytinyağına banıyor adam. Ahçı kaç kez uyarıyor adamı gülerek: ‘’Harcı yemeyelimde lazım olacak çünkü onlar’’ Adam anlamıyor elinde mikrafon kafa sallayıp yemeğe devam ediyor.
İnanın bu programda çok takılı kalmadığım halde beş dakikalık görüntü bile tüylerimin diken diken olmasına yetiyor.
Yeri gelmişken; ‘’eğlence programı’’ olarak sınıflandırdığımız gerek sabah gerekse öğlen kuşağında yayınlanan programların stüdyolarının ortasında hep bir mutfak oluyor. Hep yemeği programın sonuna kadar yetiştirmeye çalışan biri ve yalandan onun yanına arada bir gidip kendine bir kaşık yemek payı çıkarmaya çalışan (ilgilenmedi olmasın) bir sunucu görüyorum J Herkes evde iyi kötü yemeğini yapıyor,eğlence programında insan bir iki şarkı dinlemek değişik show’lar izlemek ister değil mi? Ne yapsın insan her gün evde yaptığı şeyi? Hem biz obez bir toplum muyuz? Nedir bu yemek show’ları anlamış değilim? Derseniz ki:
-Sokakta, evde, otelde, yazlıkta her yerde yeme-içme yerleri görüyoruz. Yeme-içme yaşamak için bir ihtiyaç.Yaşamdan bir parça.
E bende aynı yerlerde Wc’ler görüyorum.O da yaşamak için bir ihtiyaç. Şimdi bunu tv programlarına mı taşımak lazım.
-Evet bu gün ki programımızda ünlü herbokolog Nuri Tertemiz ile birlikte damlatmadan nasıl işeriz? Ve de vaktimiz kalırsa minumum tuvalet kağıtı kullanarak nasıl popo sileriz? sorularına cevap arayacağız. J


Büyük market zincirlerinin birinde hızlı kasa gördüm. Mini bir buzdolabı görünümünde olan bu makine bilgisayar sistemiyle çalışıyor.Başında herhengi bir görevli durmuyor. Kasaların yoğun olduğu zamanlar insanlar bu hızlı kasalardan işlerini halletsinler diye konulmuşlar.Ancak kasanın sorduğu soruların ve sorunlarının ardı arkası kesilmiyor;
-Hoş geldiniz…Lütfen aldığınız ürünü okutunuz.
(Kırmızı alana doğru tutuyorsun,sürtüyorsun…yok olmuyor.Makineden uyarı geliyor.)
-Lütfen daha yakına tutunuz. (her halde belli bir süre geçince karşısındakinin beceremediğini anlıyor ve fırçalama kısmına geçiyor)
-Okuttuğunuz ürünü sepet kısmına bırakınız. (elinde tutarsan ödemeden kaçıp gittiğini sanıyor)
-…….. card’ınız var mı? , ……..marka makarnalarda %20 promosyonumuz var.Bir sonraki aşama için kısa anketimizi cevaplandırmanız gerekiyor….
Bu sıralamadan sonra ve diğer ürünlerinizi de okutabildikten sonra bir sonraki aşama;
-Lütfen ödeme şeklini seçiniz. (bir pencere açılıyor; Nakit,Kredi kartı v.b çıkıyor. Bir de dudak şekli vardı ama onu anlayamadım.)
Mesela ‘’nakit’’ tuşuna bastınız. Makine:
-Lütfen nakti yerleştiriniz. Şeklinde bir argo kullanıyor. J Nakti görelim misali…
Kağıt paranızı göze doğru itiyorsunuz.Makine alıyor geri fırlatıyor.Siz itiyorsunuz parayı çekiyor sonra (paran kadar kadar konuş misali) geri atıyor parayı. On defa karşılıklı para alışverişinden sonra da para üstü geliyor.Örneğin yüz lira vermişsiniz seksen liralık alışverişiniz var.Yirmi lira para üstü ödemesi yapıyor makine…Yirmi tane demir 1 liralık bozuk para.Hani canlı bir kasiyer olsa karşınızda ağlarsınız; ‘’Ya rica etsem bütün olarak verir misiniz? Bunlar bayağı yer kaplıyorda…’’ Yok,makine zaten ister al ister alma modunda…Makine alışverişinizin sonunda;
-‘’Lütfen ürünlerinizi sepetten alınız’’
Uyarısı yapıyor ve işlem tamamlanıyor.Ama bir bakıyorsunuz ki kalabalık diye girmediğiniz kasada kimse kalmamış,kasiyeride ojesini sürüyor.Arkanızdan makine sizi iyi dilekleriyle uğurluyor.
-İyi günler.
Düşünsenize bu makinenin dokunmatik ekranı olmasaydı ve tamamiyle işinizi ses algılama sistemiyle ve sensör’leriyle hallediyor olsaydı.Makinenin karşısına gelen adam hafif iyilerek ekranda tuş arıyor.Makine;
-İyi günler,hoş geldiniz.
Adam hala tuş arıyor.Görevli müdahele etmek zorunda kalıyor.Beyfendi konuşmanız lazım. ‘’Hoşbulduk’’ demezseniz işleminize devam edemezsiniz. 













4 Şubat 2015 Çarşamba

BAYANLAR DİKKAT !




DİLARA TAHMAZ - BUGÜN GAZETESİ


“Evlilik büyük sorumluluk, bana göre değil”, “Aşka ayıracak vaktim yok”, “Hayatıma biri girince, ben çıkıyorum” diyen kadınlar kervanındaysanız; dikkat edin! Siz de filofobik olabilirsiniz.


Filofobi, metropol kadının yeni kâbusu! Aşktan korkma, ilişkiden ve bağlanmadan kaçma anlamına geliyor. Gün geçtikçe de sirayet alanını artırıyor.

Aslında filofobi hastalığı kadın ya da erkek fark etmeksizin her bireyde ortaya çıkabilir. Ancak günümüzde kendi ayakları üzerinde durabilen ve kariyer basamaklarını hızla tırmanan kadının güçlendikçe aşka ve evliliğe olan inancını kaybetmesi, bu hastalığa daha feminen bir anlam yüklüyor. Kısacası metropol kadınının güveneceği bir omuz bulmaya ihtiyacı, yaşam alanını daraltacak bir ilişkiye de niyeti yok!


ZENGiN VE YAKIŞIKLI ERKEK KONTROL EDiLEBiLiR Mi?
Günümüzde evlilik yaşının 20’lerden, 30’lara hatta 40’lı yaşlara ilerlemesi çalışan kadının mükemmeli aramasının getirdiği ‘erteleme’ dürtüsüne bağlanıyor. 
Aile ve Evlilik Terapisti Serhat Yabancı, “Mükemmel erkeği arayan metropol kadını kendi vasıfları arttıkça ne yazık ki ilişkide erkeğin yönlendirmesine tahammül edemiyor. Kariyer basamaklarını hızla tırmanan, seyahat eden ve gün geçtikçe sosyalleşen kadın güçlendikçe, kriterleri de artıyor.

İkileme düşmek olası
Zengin, yakışıklı, sosyal, girişken, kendini ifade eden ama yönetebileceği  bir eş  ve ilgili, sorumlu  baba profillerini birleştirmeye çalışıyor. Bunun yanında  kadın şu çelişkiye de düşüyor. Bu kadar güçlü ve yakışıklı bir adam, senin kontrolüne girer mi” sözleriyle filofobiye düşen bireyin karşılaştığı ikilemi gözler önüne seriyor.

BAĞLANMAKTAN KAÇIYORLAR

Filofobik birey, genellikle karşısındaki kişiden hoşlansa bile ilişki kurma fikrine mesafeli duruyor. Bunun nedenleri arasında geçmişte yaşadığı güvensizlikler, sorumluluk alma korkusu ya da ailesinin  evlilik baskısının oluşturduğu duygu durumu bozuklukları olabiliyor.

DÜŞÜNCE ZiHNE ULAŞMADAN KOVULMALI
Filofobi günümüz şartlarında hemen herkesin içine düşebileceği bir psikolojik rahatsızlık. Peki kurtulmak ya da hiç yakalanmamak için ne yapmalıyız?  Uzmanlar öncelikle kendimize ve karşımızdakine tam anlamıyla güvenebilmenin önemine vurgu yapıyor. Filofobik kişiye göre bütün insanlar ve ilişkiler acı tecrübeler içeriyor ya da muhakkak içerecek. Oysa kişinin bakış açısının daha olumlu olması ve genellemelerden kaçınması daha sağlıklı bir mizaç ortaya koyuyor. Hastanın düşüncelerini takip ederek davranışını ve korktuğu nesneye tepkisini değiştirmeyi öğrenmesi, böylece düşünceyi zihninde oluşmadan kovması, en önemli terapi seçenekleri arasında yer alıyor.

Filofobiye yakalanan plaza kadını, ilişkiyi ertelese de bebek sahibi olma arzusuna direnemiyor. Bu sebeple yalnızca anne olabilmek için kendisinden düşük standarttaki biriyle evleniyor ve genellikle çocuk doğduktan 2-3 yıl sonra boşanıyor.
                                                                                                                                                   
Yukarıdaki yazıya bir kaç parça bir şey eklemek isterim: 
Bir kadının yukarıdaki ruhi haliyeti ''aşk isteyen,beraberlik isteyen bir erkeğe yaşatmaya ne hakkı var.'' diye düşünüyorum. 
Bir de; bu durumda olan bayanlar bunu kendi içlerinde yaşıyorlar. Arkadaşlarına da,  mutluluğu arayıpda bulamadıklarını söylüyorlar nedense...
Yeri geldiği zaman ''hayat'' ile ilgili yazılarımda da bahsediyorum; hep kaçmak,ulaşılması oynamak bayanları yormuyor mu? yada yaptıkları yanlışlar,aldıkları yanlış kararlar mı böyle olmalarına neden oluyor?
Ama her erkek aynı değildir. Çok az olduğunu görsekde ''Eros'' ruhlu erkeklerin de var olduğuna inanarak ayrıca temkinli de davranarak, sınayarak ,onlara bir şans tanımak lazım diye düşünüyorum. Yukarıdaki yazıda belirtilmiş keskin uçları olan düşünceler ve kararlar insanı karşı cinsten soğutabilir ve şefkati,sevgiyi zamanla unutturabilir.Kalbini nasırlaştırabilir insanın...
Bu konuyla ilgili olduğunu ve kadınların erkeklere,sevgiye inançlarını nasıl kaybettiklerine (ve de bu kaybedişe nedenler bulmalarına) iyi bir örnek olduğunu düşündüğüm bir açıklama yapmıştı ''Zerrin Özer'' : ''' Hiçbir şekilde kimseyle birlikte olmak gibi bir niyetim yok. Ben hayatımda kendime yetebiliyorum artık, sevginin var olduğuna inanmıyorum. Ayrıca şunu söyleyim Türkiye Cumhuriyeti'nde erkeklerin yüzde ellisi biseksüel'' .









26 Ocak 2015 Pazartesi

14 ŞUBAT 2015






14 şubat sevgililer gününü ticari amaçlı bir gün olarak görmüyorum. Bu günün anlamını içeren bir çok ürün mağaza vitrinlerinde yer alıp ticarete dökülsede ''sevgi'' kelimesini aynı günde bütün dünya'ya söyletmek için değer diye düşünüyorum.
Benim inanmadığım işin manevi kısmı. Yani bir günde üç farklı kişiyle sevgililer gününü kutlayanı duysam şaşırmam.

Benim yirmili yaşlarımda iletişime açık ve dönük ama hala dinleyecek ve keşif edecek çok şeyi olan insanların arasından flörtümü bulma şansım olurdu. Hiç bir flörtüme ''Aşkım'' demek için yada ''Seni Seviyorum'' demek için acele etmedim.Özellikle otuzlu yaşlarımdan itibaren yanılmadığımı da gördüm. Biz her şeyi tüketmiş ve hiç bir şeyden tadmin olmaz ve zevk almaz bir jenarasyon değildik. (1975) Birbirimize güvenimiz vardı.

 1990'dan itibaren;
-Teknolojinin gelişmesi
-Kişinin hayata bakış açısında aile eğitimi ve desteği almadan hayatının içinde yalnız bırakılması
-Bir bireyin yanlış yapma kredisinin neredeyse özgür bir kotaya yaklaşmasına göz yumulması;

Mutluluğu bir türlü bulamayan,hissedemeyen,değer bilmeyen,kendini ulaşılmaz bir noktaya koyan ve o noktada yalnız kalacağı gerçeğinin farkında olamayacak kadar aileleri tarafından  cahil bırakılan ve de şımartılan bir neslin geleceği korkusu yaratmıştı.
Gelinilen nokta aşikar ortada gözükmekte. Ve o yıllardan bu yıllara kadar gördüğüm değişim beni fevkalade şaşırtmakta. Hep sorguladığım şey; kendi nesline düşman olan bir ırk haline nasıl gelindiğidir.Ayrıca daha ne kadar her şey kötüleşebilir diye düşünüyorum,aklım almıyor.

Bütün güzel şeylerin bir isimde,bir etikette,bir günde karşımıza çıkıyor diye yaşanması inanın beni üzüyor. Bir formalite gibi geliyor bana...Sanki bu işler o merasimler olmadan olmuyormuş gibi.

Bu kötü hisleri ve günleri yaşamamızın tek nedeni; insan beyni ve kalbidir. Beynimize hakim olamamamız,kalbimizin sesini dinlemediğimizdendir.İçlerini güzel şeylerle dolduramadığımızdandır.
Eşleri yada flörtleri tarafından öldürülen insanlar...Sayısı çok çok fazla.Neden aşırı sevgiden mi? Sevgisizlikten mi? Yoksa sevdiğini sanmaktan mı? Bence esasında bu olaylar yüzünden ''sevgililer günü'' kutlanmamalı yas tutulmalıdır. Ta ki insanlar sevdiklerini öldürmeyene kadar.

Sosyalleşmek,tanışmak,fikir ve duygu alışverişi yapmak her bireyin hakkı.Bu çok normal. Ama yukarıda sadece bir kaçını sayabildiğim nedenlerden dolayı kendi hayatını olduğu gibi başkasının hayatını da olumsuz etkilemek kimsenin hakkı olamaz. Her bireyin kendini kendince haklı nedenlerden dışa kapaması büyük bir mutsuzluk zincirine neden oluyor görüyorum.
''Güvenin azalıp'' , ''ben her şeyi bilirim'' in artması bence sevgili olamamanın ve mutluluğu bulamamanın başlıca iki nedeni.

Her güzel ve duygusal kutlama, yaraların sarılması ve bir tamirat için,vesile olsun isterim.
İnsanlar göz göze gelmekten, bir şeyler konuşmaktan çekinmesinler. Ve çok iyi eğitilsinler ki (her şeyin bilincinde olsunlar ki) sağlıklı bir ilişkileri, güzel işleri ve hayatları olsun.
Hiç kimse bilgeliğini,maddi gücünü başka bir insanı ezmek için kullanmasın isterim.Onları paylaşsınlar ki hayatı ve bu dünyayı güzelleştirebilelim. Ve o güzellikleri devam ettirebilecek bilinçli ve güzel kalpli nesiller ortaya çıkaralım.
Olur mu olmaz mı bilemiyorum.Olmaz demeye dilim varmıyor. Gördüklerim ümitlerimi yıkıyor.
Her günü bayram gibi kutlamak.Her günü sevgililer günü gibi yaşamak ister miydin? Evet bu satırları okuyan sen... Yoksa her şey çok doğru ve düzgünmüş gibi yaşamak daha mı çok işine gelirdi?
Dilerim bloğumda yazdıklarımı okuyan sevgili takipçileri yani sizleri, biraz olsun şu yazdığım bir kaç satırla insanlık adına güzel şeyler yapmaya heveslendirebilmişimdir.
''Bir tür güzel bir şeyler yaptım.''  eylemeni aklınıza getirebilmişimdir.

Herkesin birbirine kalpten ''Bir Şans'' verdiği güzel günleri görmek dileğiyle...


















www.burakkirmizituna.com




BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA:






2 Ocak 2015 Cuma

KOMİK



Bu gün sizlere karşılaştığım bir kaç komik durumu anlatacağım. Dilerim benim gülümsediğim kadar siz de gülersiniz.

İnsanlar öyle detayları, kendilerine sorun yapıyor ve hayatlarının vazgeçilmez bir parçası kılıyorlar ki; ekonomik durumu herkesin aynı olmayabilir.Aşikar ortada zaten.Ama bundan utanılacak bir şey olmalı mıdır? Kimisi giyeceklerin orjinalini giyer, kimisi taklidini. Kimisi et yer, kimisi sadece çorba içebilir. Her neyse, yolum çok uygun fiyatlı bir markete düştü.Ordan içecek falan almıştım.Kasa sırasına girdim.Önümdeki gayet düzgün giyimli,bakımlı,full aksesuar takılı :) bir teyze yüklü bir alışveriş yapmıştı.Ödemesini yaptı sonra büyük bir torbanın içinden bir sürü torbalar çıkardı ve aldıklarını onların içine koymaya başladı. Torbaların üzerindeki markalar: ''Migros'' ''Macro Center''....:))
Ne olmuş oldu; teyze oralardan alış veriş yapmış oldu. Ve havasından bir şey eksilmemiş oldu.Bu gerçeği sıradaki bir kaç kişi ve kasiyer biliyor olmuş oldu.Biz önemli değildik. Onun için; muhiti,komşuları ve toplumun onu markalarıyla konumlandırması önemliydi ;)

Yada cebinde doğru düzgün parası yoktur.Borcu harcı vardır. Ekonomik olarak dibe vurmuştur.Ama onun için bu öyle zordur ki; bu güne kadar yarıştığı bilmem kim beyin karısının yüzüne nasıl bakacak, nasıl onlarla kahve içmeye gidecektir.Avm'nin birindeyim.Dükkanlara baka baka dolaşıyorum.Birden yanımdan hızlı adımlarla alımlı bir bayan geçti.Ellerinde ''versace'' ''gucci'' ''beymen'' ''vakko'' torbaları vardı.Az ileride bir dükkanın vitrinine bakmak üzere durdu.Tam arkasını döndü, adamın biri bir omuz koydu kadına.Elindeki iki torba yere düştü.İçinden bir su şişesi ile bir sürü gazete ve kıvrılıp bükülmüş kağıtlar yerlere saçıldı. Bunları görünce diğer iki torbada ne var merak etmedim değil doğrusu. Keşke ünlü markaların torbalarına ıvır zıvır koyup büyük avm'lerde boy göstererek ekonomik durumlar düzelebilse. :)

Yıllardır dikkat ettiğim bir konu da yılbaşlarında noel baba olan animatörler olmuştur. Bu arkadaşlar ekmek parası için soğukda,karda kışda çeşitli mekanların önünde satışı canlandırma amaçlı dururlar. Onlara elbette bir lafım yok. Benim söyleyeceklerim onları görevlendiren animasyon şirketlerine: Yahu hiç mi noel baba görmediniz. Elli kilo noel baba olur mu hiç. ikincisi noel baba elinde sigara ''geç abla geç yılbaşı donları iki lira'' der mi. Noel baba rugan ayakkabı giyer mi. Noel baba kılığındaki arkadaşın çenesine bir avuç pamuk koyarak altındaki kirli sakalının gözükmesine neden sebep olunur. İki noel baba dükkanın önünde karşılıklı kolbastı oynar mı be.  Bizde bu yabancı hayal kahramanlarını canlandırma ve kostümleme sorunu var. Biri ''tweety kostümü giyer kuşun bir gözü aya biri yere bakar'' ''batman kostümü giyerler yarasa mı karga mı anlayamazsın'' geçen yine bir Ninja kaplumbağa gördüm yeminle evdeki pilav tenceresini almış üstünü kumaşla kaplamışlar.(kaplayamamışlar) adamın sırtında tencerenin sapı gözüküyordu. :)) Hesapta kaplumbağanın kabuğu. Gözünede dandik bir yılbaşı maskesi takmışlar....elinede tahtadan bir kılıç, al sana Ninja kaplumbağa. Ama bir ''gazman'' ol desen. Hakkıyla kostümünden, karakteristik mimiklerine kadar canlandırırlar. Çünkü bakış açımız ''yakıştırmamız'' olmuştur. Bir yabancı hayali süper kahramanı hiç bir zaman ezik göremezsiniz.Kendiyle dalga geçilecek hikayelerin içinde yer almaz ve hep o galip gelir.Esasında mevzu her yerde halka yakın,halkın içinden bir kahramandır. Ama bizdeki süper kahramanlar hep halkın içinde kalarak farklılık gösterir. :))

Bir yılbaşı çekilişi macerası yaşamıştım. O zamanlarda bir kuruluşta görev yaparken departman olarak aramızda yılbaşı çekilişi düzenlemiştik. Çok sevdiğimiz ve bizi evlerimize bırakan servis şoförü Hüseyin abimiz vardı.Onu da kattık bu çekilişe.Benim çok iyi anlaştığım bir arkadaşımı çekiliş hileleriyle kendime çıkardım.Çünkü diğerleriyle pek aram yoktu.Onlara bir şeyler almak içimden gelmiyordu.Gülnur diye bir kıza da servis şoförü Hüseyin abi çıkmıştı.Neyse ben hediyemi seçmiştim.Benim arkadaş ''İndiana Jones''un fanatiğiydi.Uzunca bir süre onun fötr şapkasını aradığını ve sonunda da bulduğunu biliyordum.Ben de ona İ.Jones'un kullandığı kırbacı almaya karar verdim.Altından girdim üstünden çıktım ona yakın bir kırbaç buldum.Yılbaşının bir gün öncesi iş çıkışı iş yerine yakın bir cafede hediyeleri vermek üzere toplandık.Yaklaşık on kişi falandık.Bir masanın üzerinde hediyelerimiz duruyordu.Hediyelerin üzerinde de alacak kişilerin isimleri yazıyordu.Bir şeyler içildi ve depertman müdürünün konuşmasından sonra hediyeler sahiplerini buldu.Sıra Hüseyin Abi'nin hediyesine geldi.Herkes aldığı hediyeyi açıyordu.Hüseyin abi gülerek, keyifle hediye ambalajını parçalamaya başladı.Elinde en son kalan bir kırbaç olmuştu.Bir kahkaha tufanı koptu.Adam kıpkırmızı,Gülnur kıpkırmızı...E peki benim arkadaşın hediyesi ne çıkacaktı? Hemen ona adının yazdığı paketi açmasını söyledim.Açtı; kırmızı bir bayan iç çamaşırı çıktı paketten.Hediyeler karışmıştı.Kahkahalar arasında Hüseyin Abi'ye çıkan hediyenin benim arkadaşıma aldığım hediye olduğunu açıkladım.Hikayesini de anlattım.Kırmızı iç çamaşırlı hediyeyi de bir erkek arkadaşın uzun zamandır hoşlandığı ama bir türlü açılamadığı bir bayan çalışma arkadaşına aldığını öğrendik.

Yıllardır toplu taşıma araçlarında meşhur bir bayan kokusu boy gösteriyor: ''Candy''. Bu koku neden tutulmuştu? Erkekler bu kokuya bayılıyor muydu? Merak etmekteyim. Ben şahsen bu kokuyu algıladığımda boğazım yanıyor,gözlerim kızarıyor,geçici hafıza kaybı yaşıyor,eşşek gibi anırmaya başlıyordum.  Bence bu kokunun bir erkeği cezbetmesi imkansızdı. İmha etmesi daha mümkündü. Bütün ergenler bu kokuyu kullanıyordu. Bütün ortadirek ailelerin kız evlatları bu kokuyu  sürüyordu. Açık parfümerilerde bu koku yok satıyordu. Orjinaliyse var mı? Bilmiyorum. Pek de bilmek istemiyorum. Aslında pahalı ve popüler parfümlerin de çoğu baymıyor değil.Çünkü çok sıkınca daha güzel kokacak ve hiç çıkmayacak algısı var. Ne yazık ki kişisel kokuları şikayet edebileceğimiz bir kurum yok :))

Facebook'taki gizli online'lar. Chat kısmında offline gözüküp her daim facebook ile yaşayan kesim. :) Yani facebook'ta online olmak sizin herkese cevap yetiştirmek zorunda olduğunuzu göstermez.Gönül rahatlığıyla gözükebilirsiniz. Hee, ''bu ayrı bir ulaşılmazlık katıyor bana'' yada ''öyle sık sık muhatap olamazsınız benimle'' veyahut ''beni öyle face'de falan göremezsiniz'' imajı çizdiğinizi düşünüyorsanız, yenmiyor bilin. Çünkü offline'ken bir şeyler paylaşıyorsunuz, o zaman zaten sayfa başında olduğunuz anlaşılıyor. :)

''Müşteri Her Zaman Haklıdır.'' Tüketici Haklarında neler var doğrusu incelemedim.Beni ilgilendiren ilk etapta manevi haklar aslında. Ben bir müşteri olarak bize bu hakkı kimin verdiğini merak ediyorum.Çalışan bize bu hakkı veriyor mu? Onun her zaman çenesini kapayabileceğimize, onu paramızla dövebileceğimize, egomuzun altında onu ezebileceğimize ve de günün stresini üzerinde atabileceğimize izin veriyor mu? Heee tabi ya bu izni iş yeri veriyor. Daha çok müşteri, daha çok para....
''Sizin ve kendim için her şeyi yapmaya hazır asgari ücretle tuttuğum insanlar burada buyrun,buyrun efenim bu fırsatı kaçırmayın'' :))
Çalışan zaten o iş yerinde çalışarak her türlü şeyi kabullenmiş oluyor. ''Girmeseydin kardeşim, çık git işine gelmiyorsa'' ;)

Avm tuvaletlerinde ayak yıkayanlar, çekinmeden sümkürenler, tuvalet sifonu çekmiyenler, mağazalarda kabinlere çöplerini bırakanlar, züccaciye mağazalarındaki bardak reyonlarındaki bardak içlerine kabuklu yemiş pisliğiyle dolduranlar, fastfood kuyruklarında yumruk yumruğa sıra kavgası yapanlar, public alanlarda ayakkabısını çıkarıp ayağını uzatarak oturanlar, elindeki bilette koltuk numarası olmasına rağmen sinemada hala perdeyi en düzgün gören koltuğun kendisine ait olduğunu savunanlar, sırt sırta konumlu bir sandalyeyi taaak diye çekerek arka sandalyede oturan birinin 9.8'lik bir deprem yaşamasına neden olanlar,metrolardaki engelliler için konulmuş asansörlere engellileri görmezden gelerek ilk ben bineceğim sevdasında olanlar, oralarada gitmek istiyorsunuz değil mi? İngiltere, Fransa, Kanada.... He he :)

Yılbaşı ve Sevgililer günündeki alışveriş çılgınlığı kendime ''Geçim sıkıntısı ve işsizlik çeken bir toplum, bu günlere, bu kadar çok ve hırsla para akıtabilir mi? '' diye sormama neden oluyor.

Bir bayan elinde yedi-sekiz tane fotoğraf. Ve yedi-sekiz tane çerçeveyi reyondan alarak ve de resimleri değiştire değiştire tek tek çerçevelere koyarak deniyor. Ve de beğenmiyor. Şansını ve bol  zamanını başka bir dükkanda kullanmak üzere devam ediyor.

Tuvalette pisuvar'ın önündeyim.Tuvalet full çekiyor. Bir tek boy özürlüler,boyu kısa olanlar için konulmuş pisuvar boş. Abi 1.90'lık adam nasıl 1.50 oldu görmüş oldum.Herif öyle bir sıkışmış ki dizlerinin üzerine çöküp oraya işedi ya. Yüzündeki ifadeyi bir görmeliydiniz. Yok utanç ifadesi değil, rahatlama ifadesi :))

Son olarak Kırmızı'nın uğruna ve kuş pisliğinin bereketine inanmanın bize bir faydası olmayacağını hatırlatıyorum ve değerli zamanınızı bu satırlara da ayırdığınız için teşekkür ediyorum.




 

 

 

 

 

 

 www.burakkirmizituna.com 

 

 

 


BURAK KIRMIZITUNA VİDEOLARI İÇİN TIKLA: